Polisiye Yazari Celil Oker ile Soylesimiz

Celil Oker ‘e konuk olduk bu hafta. Ünlü yazarımız ile kitapları ve polisiye edebiyat hakkında konuştuk. İlgi çekici bir sohbet olduğunu düşünüyorum, umarım zevkle okursunuz:

Sayın Celil Oker bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Celil Oker, 1952’de, Kayseri’de doğdu. Ortaokulu Talas Amerikan Koleji, liseyi Tarsus Amerikan Koleji’nde okudu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1979’da mezun oldu. Ansiklopedi metin yazarlığı, çevirmenlik ve gazetecilik yaptıktan sonra reklam yazarlığına başladı. Uzun süre reklamcılık yaptıktan sonra, 1998’de İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Programı’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Aynı kurumda Yaratıcı Yazarlık Teknikleri atölyeleri yürütüyor, Marka Okulu yüksek lisans programında Hikaye Anlatımı dersleri veriyor. Celil Oker 1999 yılında düzenlenen Kaktüs Kahvesi Polisiye Roman Yarışması’nda birinci olduktan sonra polisiye roman yazmayı sürdürdü. Kitapları Almanya, Hollanda, Yunanistan ve İspanya’da yayımlandı. Beşpeşe’nin yazarlarından biridir. Bir de hikaye kitabı var.

Celil Oker yazar olmaya ya da bir kitap yazmaya nasıl karar verdi? İlk kitabınızın yayınlanması neden oldukça zaman aldı?

İlk gençlik çağlarımdan beri hikayeler yazmak, bir nevi Türkiye’nin Hemingway’i olmak için uğraştım. Yazıyla ilgilenen her gencin yaşadığı bütün aşamaları yaşadım. Üniversiteden sonra, 1980’lerde, Ankara’da yayınlanan Yarın Dergisi’nde bir takım hikayelerim yayınlandı. Polisiye olmayan hikayelerdi bunlar. Sonra uzun süre edebiyatı boşladım ya da o beni boşladı. Kaktüs Kahvesi’nin polisiye kitap yarışması, reklamcılığımın son dönemlerinde, gençlikten gelen polisiye görgümü, reklam yazarlığından gelen ilham beklemeden yazma disiplinimi ve gençliğimden
kalma hikaye anlatma güdümü birleştirdiğim ve üzerinde epeydir düşündüğüm polisiye kitaplar yazma projemi hayata geçirmeme vesile oldu. Ödülü kazanan ilk kitabımı ve bu işe devam edeceğimi gösteren ikinci kitabımı bekletmeden basan Oğlak Yayınları’na müteşekkirim.

Ödüller kazanan bir polisiye yazarısınız, yazarken ödül kazanma anlamında beğenilme kaygısı taşıdınız mı? Özellikle yayın dünyasına bir yarışmada birincilik alarak başlamanızı da dikkate alacak olursak.

Öyle çok ödülüm yok. İki tane. Kaktüs Kahvesi yarışması birinciliğinden sonra, geçen yıl Dünya Kitap’ın Yılın Polisiyesi ödülünü kazandım bir de. Yazarken bir tek ölçütüm var. Kendimin okumaktan hoşlanacağı türden şeyler yazmaya çalışıyorum. Elbette beğenilmek isterim, elbette daha çok satmak isterim. Ancak bu doğrultuda beni yoldan çıkaracak kararlar almamaya çalışıyorum. Reklamda “hedef kitle” çok önemlidir ama edebiyatta hiç değil. Kimin ne zaman okuyacağını bilmediğiniz şeyler yazarsınız. Tek ölçütünüz kendi değerlerinizdir. Bunun sonuçlarına da, şikayet etmeden katlanmanız gereklidir. Gerisi okurların, eleştirmenlerin, yayıncıların sorumluluğuna girer.

Dedektifinizin adı nedir? Nasıl bir karakterdir?

Remzi Ünal olur kendileri. Emekli bir Hava Kuvvetleri pilotu, uzun süre sivil uçak uçurmuş ve mesleğinden atılmış birisidir. Hayatını kazanmak için yapar işini. Sıradan ve küçük işler alır, işin ucu cinayetlere varınca, biraz da kendi paçasını kurtarmak için çözmeye çalışır. Öyle adaletin üstünlüğü gibi yüce amaçlar peşinde koşmaz pek. Polislerden, savcılardan, hakimlerden uzak durur.

Remzi Ünal’la Celil Oker arasındaki ilişki nasıldır? Remzi Ünal sizin bir alt kimliğiniz mi yoksa aranızdaki ilişki sizin için bir liseden sınıf arkadaşı ya da bir apartman komşusu kıvamında mıdır?

Aşağı yukarı söylediğiniz gibi. Üniversite günlerinden kalma eski bir arkadaş. Az konuşan. Arada sırada Bebek Kahve’de buluşup birbirimize olan biteni anlattığımız bir dostluğun keyifli beraberliği. Lafı ağzından kerpetenle çektiğiniz, kendisinden yaptıklarından bahsetmekten hoşlanmayan bir adam. Benim bir tür alt kimliğim olmadığı açık. Zaten hikaye anlatıcılarının, yazarların, kendi yaşamlarında dolduktan sonra bunu yazarak içlerinden çıkarmaları sürecine hiç inanmayan biriyim. Üstelik, yukarıdaki özgeçmişimde görüldüğü gibi, son derece sıradan, domestik bir günlük hayatı olan birisiyim. Hayatta gördüğüm cesetler, hastalıktan, yaşlılıktan ölen yakınlarımındı. Bir daha da görmek istemem.

Remzi Ünal gerçekte kaç yaşında? Yani ne zamandan beri yazılarınızda boy gösteriyor ya da en azından zihninizdeydi?

Remzi Ünal, aslında yukarıda bahsettiğim Yarın Dergisi hikayelerinin bir ikisinde belirmiş bir kahramandı. O zamanlar özel detektif falan değildi. Normal, Türkiyeli, şehirli, zamanın dertlerini taşıyan birisiydi. Yıllar sonra polisiye kahramanıma isim gerektiğinde hiç tereddüt etmeden onu kullandım. Yazar olma heveslisi günlerime
bir selam belki…
Remzi, devlet nezdindeki göbek adım. Ünal annemin ailesinin soyadı. Birleşince Remzi Ünal oldu epey zaman önce. Yaşına gelince, bir sonraki uçak yolculuğunda, uçağa girerken, açıksa kokpite bir göz atın. Oradaki en genç olmayan pilot kaç yaşında geliyorsa size, o yaşta.

Remzi Ünal, belki de diğer dedektiflerin aksine daha ufak tefek görünen işleri de kabul ediyor ama sonrasında işler, adeta kazın ayağı perdeli dedirtiyor. Neden Remzi Ünal’a daha basit, sıradan görünen bu işleri kabul ettiriyorsunuz ya da kendisi kabul ediyor?

Evet, yine yukarıda belirttiğim gibi tüm maceraları böyle başlıyor. Türkiye’de polisiye yazmanın temeli nasıl olmalıdır konusundaki hazırlık düşüncelerimin bir sonucu bu. Bizim anladığımız anlamda, Batı edebiyatı ve sinemasında var olduğu biçimde özel detektifler yok Türkiye’de. Kendine bu adı veren birileri var ama onlar aldatan çiftler, yakınları takipler, borçlu bulmalar gibi işler yapıyorlar. Ülkemizde kimse bir cinayet gibi ciddi bir olayda, o insanlara gitmez.
Benimki, gerçeklik duygusu verebilecek bir durum yaratabilmek için alınmış bir tedbir. Yazdıklarım bir polisiye olduğu için, o ilk basit iş, cinayetlerle ciddileşir hep, karışır. Remzi Ünal da başının çaresine bakmaya çalışır. Sonuç olarak bir katil bulmalı, olayın tüm bağlarını çözmeli ki, hepimizin içi rahat etsin.

Dedektiflik piyasasının parsellendiğini düşünelim sizce hangi konu için hangi Türk dedektifinin kapısını çalmamış lazım. Mesela bir adam kaçırma işine kim bakar ya da bir miras konusu ile kim – hangi Türk polisiye yazarının dedektifi – daha iyi ilgilenir?

İyi bir spekülasyon konusu ama, ben hiç girmeyeyim. Hiçbir meslektaşımın eserine ilişkin değerlendirme yapmamak temel prensiplerim arasında.

Bir yazar olmanın en güzel yanı nedir?

İnsanlığın en iyi bildiği işlerden birinin hikaye anlatmak olduğuna inanıyorum. Binlerce yıl önceden gelen mitolojik hikayelerle çağdaş hikayelerin ortak bir amacı olduğunu düşünüyorum. Toplam insanlık tarihinin kimi büyük küçük anlarından oluşan hikayelerini anlatarak bu tarihe katkıda bulunmak. Bunun bir kimse için yapılacak en muazzam işlerden biri olduğunu düşünüyorum. Kadim bir sürecin parçası olmak. Katkıda bulunmak. Yoksa yazarların seçilmiş, özel insanlar olduğuna falan inanmam.

Bilgi Üniversitesi’nde İletişim dersleri veriyorsunuz bir anlamda genç iletişimciler yetiştiriyorsunuz, kitaplarınızın kapaklarında, tanıtım materyallerinde ya da isimlerinde İletişimci kimliğiniz ile ticari kararlar alıyor musunuz? Mesela ilk kitaplarınızda Ceset kelimesini
bunun için mi kullandınız ya da daha sonra vaz geçtiniz?

Kitaplarımın kapakları, arka kapak yazıları gibi işlere hiç karışmam. Benim işim kitabı yazmak, kitabı bir ürün olarak hazırlayıp okurlara sunmak yayıncıların işi. Onlardan iyi bilecek değilim ya işin ticari kısmını. “Ceset”li kitap adlarına gelince: İlk başladığımda, bu kitapların bir dizi olarak devamının geleceği, bu kahramanın ilerde yeniden karşımıza çıkacağı bilgisini iletmek için, ilk beş kitabı öyle adlandıra geldim. Bir süre sonra fark ettim ki, ben bile, o kitaplardan söz etmem gerektiğinde, adlarıyla değil, birinci kitap, üçüncü kitap gibi terimlerle tarif ediyordum. Bu beni rahatsız etti. Her birinin aynı ve bütünlüklü bir kitap olduğu hissinin ağırlık kazanması için, sonra gelenlere ayrı ve “normal” isimler verdim.

Boğaziçi Üniversitesi de dahil olmak üzere çeşitli gözde okulların bünyesinden geçmişsiniz. Peki Celil Oker, Bebek ya da Etiler’deki bir yaşama mı daha yakın; oradaki yaşamları mı daha iyi bilir yoksa Beyoğlu’ndaki ara sokaklarda sürüp giden yaşamları da tanır mı?

Bir birey olarak yaşantımın kitaplarıma geçmesi, onları şekillendirmesi ancak bir ölçüye kadar söz konusu. Yazarlığın “uydurmak” olduğuna inanan birisi olarak, anlatının gerektirdiği çevreleri, okura gerçeklik duygusu, neden söz ettiğimi bildiğim duygusu aktaracak şekilde yazmaya çalışıyorum. Hayatımda cinayete kurban gitmiş bir ceset görmedim, görmek istemem de. Önemli olan olanı, olması ihtimalinde, gerçeğe en yakın anlatmak. Bunun ise çalışmakla gerçekleştirilebileceğine inanıyorum. Geçmişte yaşadığımız hayat biçiminden doğrudan aktarılacak bir şey
değil. Ha, bunu her zaman başarıyor muyum, bunu bilemem. Okurlarımdan biri, adını vermeden, Hukuk Fakültesi’nde okunan ders kitaplarından birini, Adli Tıp Dersi kitabını göndermişti bana yıllar önce. Demek ki bir iki hata gördü, acıdı, adam okusun da, doğrusunu yazsın bundan sonra dedi kendi kendine. Kendisine teşekkürlerimi
gönderiyorum bu vesileyle.

Çok iyi bir Twitter kullanıcı olduğunuzu görüyoruz. Teknoloji ile aranız iyi ancak polisiye kitaplarınızda Remzi Bey’i daha cep telefonu kullanırken okumadık, oysa cep telefonu artık hayatımızın her alanında, bu konu hakkında ne diyeceksiniz?

Remzi Ünal’ın cep telefonu kullanmaması, tümüyle kitapların dramatik yapısını korumak için alınmış, bilinçli bir önlemdir. Burada dramatik hikaye teknikleri anlatmak istemem, yerli dizilerle yabancı dizilerdeki cep telefonu kullanma oranlarına ve biçimlerine dikkatle bakılırsa, ne demek istediğim anlaşılır.

Twittefrika hakkında bize biraz bilgi verir misiniz? Nedir? Kimin fikridir ve nasıl tepkiler alıyorunuz?

Twittefrika, epeyi önce yeni bir kitabım çıkacağında, yakın çevreme bir tür haberleşme olanağı olarak düşündüğüm bir şeydi. Kitaptan parçaları twitlediydim önce. Sonra, bunun pekala yeni bir tür hikaye anlatma yolu olabileceğini düşündüm. Kendi zorlukları ve keyfiyle. Her gün 140 vuruşluk edebiyat düşüncesiyle yarım düzineyi aşan hikayeler yayınladım orda. Çok fazla değil takipçim, 1500 kadar. Hikayelerin birinde Remzi Ünal bir Rus ruleti vakasında, kendi kafasına sıkacak gibiydi. Bir iki takipçiden “Yapma Remzi Agbi, çekme o tetiği!” gibi karşı twitler geldi. Çok keyifliydi. Devam edeceğim.

Polisiye yazan ancak henüz kitabı basılmamış yazarlara neler tavsiye edersiniz?

Kitaplarını son bir kez, büyük bir dikkatle yeniden okuyup, son halini verince bir yayınevine götürmelerini. Ülkemizde salt polisiye yayın yapan yayınevleri var. Labirent Yayınları gibi. Onlara ve yaptıkları işe büyük bir saygı duyuyorum. Genç yazarlar, yaptıkları işin bir şeye benzeyip benzemediğini anlamak için, eserlerini başka yazarlara gönderirler fikir almak için. Bunu yapmasınlar. Editörlerin kararı, beğenin beğenmeyin, en gerçekçisidir. Koyun kitabınızı bir editörün önüne, iyi kitaplar yayınlama görevleri onların, bakıp karar versinler.

Yaratıcı yazarlık nedir? Belki siz ‘uydurmacalık’ demeyi daha uygun bulacaksınız ama, yaratıcılık öğrenilebilir mi? Hayal gücümüzü ve yaratıcılığımızı geliştirmek için bize birkaç tiyo verebilir misiniz?

Anglo sakson dünyanın fiction dediği şeyi anlıyorum o terimden. Elbette baştan aşağı, “uygun biçimde uydurmaktır” ve yolları bilinirse pek ala yapılabilir. Yaratıcılığı ve hayal gücünü geliştirmenin bilinen en garantili yolu, okumaktır. Çok okumaktır. Bilim kurgu türünün ustalarından Ray Bradbury, ön gençliğinden beri her gün bir hikaye, bir şiir ve bir makale okumuş. Her gün. Hangimiz yapıyoruz bunu? Ve yapmıyorsak, Ray Bradbury kadar yaratıcı fikir bulamıyorsak, kime kızmalıyız? Tanrıya ya da genlerimize mi?

Yayımlanmış olan kitaplarınızın isimleri nedir?

Sağdan sayalım:
Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Bin Lotluk Ceset, Rol Çalan Ceset, Son Ceset, Bir Şapka Bir Tabanca, Yenik Ve Yalnız, Ateş Etme İstanbul. Bunlar roman. Beyaz Eldiven Sarı Zarf adında bir kısa hikaye kitabım var. Bir de Beşpeşe romanının beş yazarından biriyim.

Son Ceset isimli kitabınızın bitiminde Agatha Christie’nin Poirot’sununkilere benzer bir son sahne yoktu. Demek istediğimiz kitaptaki karakterler, dedektif tarafından toparlanarak bir çözüm sahnesinde boy göstermediler. Bu konuda birşeyler söylemek ister misiniz?

Çözüm sahneleri polisiyenin en keyifli yeri, yazan içinse en zor yeridir. Hata etmeden toparlamanız gerekir. Okuyucuyu sıkmadan, ancak çok da erken açıklamalardan kaçınarak. Çoğu kitabımda o sahneler var. Son Ceset’te ise, yalnızca çözümleyici ile suçluyu karşı karşıya getiren bir sahneyi, ilave zorluklarını bilerek ve meydan okumayı kabullenerek yazdım. Durum şu: detektifiniz kitabın sonunda, birisiyle karşı karşıya. Kitap polisiye olduğuna göre, katil o. Okuyucu tam o noktada bütün yaptıklarınıza lanet edip, okumayı bırakabilir. Hem, tamam katil bu hissini biraz verip, lan galiba bu değil kuşkusunu da sonuna kadar taşımanız gerekir. Başarılı olup olmadığımı bilmiyorum, okurlar karar verir. Aynı dümeni Raymond Chandler, Dashiell Hammet ve sözüme inanın, Mickey Spillane çok iyi yaparlar.

Romanlarınızdaki karakterleri nasıl seçiyorsunuz?

Remzi Ünal için yazmaya başlamadan önce çok çalışmıştım. O elde var bir. Elbette her kitapda bir miktar değişmesi gerekir ama çok değil. Diğerlerine gelince, konunun getirdiği gereklilikler çerçevesinde uyduruyorum. Hakkında yazdığınız her kimsenin hem çok tipik hem aynı zamanda ayrıksı, tekil olması gerektiğini hiç
unutmadan.

Okuyucular için son kitabınız hakkında ne söylemek istersiniz? Gidip hemen alın dışında 🙂

Mekanizmasını çözemedim ama, son kitap sanki hep diğerlerinden daha değerli gibi geliyor yazarlara galiba. Genel olarak da, yaptığınız işi en iyi, yaparak öğrendiğiniz için, son kitaplar teknik ve dil açısından öncekilerden daha iyi kotarılmış gibi geliyor bana. Kitaplar şahane şeylerdir, çıktığı yıl okumazsınız da, beş yıl sonra karşınıza çıkıverir. Öyle bekler sizin onu keşfetmenizi. Sadece benimkileri değil, bütün kitapları okusun isterim okurlar.

Sizi en çok destekleyen ve köstek olanlarkimlerdi? Neler yaptılar? Hatırlatalım İsim vermek zorunda değilsiniz. 🙂

Köstek olan kimse yok, baştan söyleyeyim. Niye bana köstek olsunlar ki? Öyle şeylere inanmam. Her yazar, her kitap hak ettiğini bulur diye düşünüyorum. Destek olanlar ise elbette uzun bir liste. Eğitimime katkıda bulunan herkese şükran duyuyorum. Gençliğimde okuduğum her kitabı yazan her yazara şükran duyuyorum. Okuduğum
polisiyeleri yazarlara şükran duyuyorum. Somut olarak, ortaya çıkmama vesile olan Kaktüs Kahvesi işletmecilerine, o yarışmanın jürisine, yaptıklarımda haber değeri bulan bütün gazetecilere, yaptığım işi anladıklarını bildiğim bütün eleştirmenlere, okurlara ve yeni kitap ne zaman diyen okurlara, çalıştığım bütün yayınevlerinin yöneticilerine, editörlerine sonsuz teşekkür borçluyum. Kişisel olarak elbette en büyük desteğim, eşim Sevtap,

Yeni bir kitap projeniz var mı?

Olmaz mı? Yeni bir kitabın tam ortasındayım. Adı Sen Ölürsün Ben Yaşarım. Geçtiğimiz yaz boyunca, Kayseri’de, babadan kalma bağda, hem uyudum, hem düzenli çalıştım. Hala çalışıyorum. Ne zaman biter, bilemem. Bitse iyi olur ama.

Beğendiğiniz yazarlar ve sanatçılar kimdir?

Of, inanılmaz uzun bir liste bu. Sayamam. Dönüp dönüp okuduğum çok yazar, çok kitap var.
Gençliğimden beri seyrettiğim filmler var. Hayranlıkla baktığım tablolar, heykeller var. Gittiğim oyunlar var. Şu anda, sorularına çalışırken bile dinlediğim müzikler var. Hangisinin elini öpsem, diğerlerine ayıp olur.

Başucu olarak adlandırdığınız kitaplarınız var mıdır? Hangileridir?

Şu anda masamda Nijat Özün’ün Dil Kılavuzu var. Hep orada durur. Teorik olarak Aristotle’ın Poetika’sını kütüphanemde üç dört ayrı çeviri ve İpad’imde İngilizce olarak taşıyorum.

Tanık olduğunuz en büyük suç neydi?

Dediğim gibi, sıradan domestik bir hayatım var. Öyle büyük suçlara şahit olmadım. Öte yandan, ülkemizin tarihi boyunca, hep birlikte şahit olduğumuz o kadar büyük şuçlar, katliamlar, haksızlıklar vb. var ki. İçinde yaşadığımız günlerde, katlanarak çoğalan, insanı yaşadığı ülkeden sıtkını sıyırtacak kadar olağanlaşan suçlar ise, karşılaştığımız en ağır suçlar. Türkiye’nin bu suçları haklarıymış gibi işleyen kimseleri çok daha uzun süre taşıyamayacağına içtenlikle inanıyorum.

Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Hobileriniz nedir?

Hobi sayılırsa, en çok uyurum. Çalışmaktan kaçınmak için iyi bir yol elbette. Eşimle yabancı polisiye dizileri seyretmek en sık yaptığımız zaman öldürme yolu.

Burcunuz nedir ve burcunuzun özelliklerini taşıdığınızı düşünüyor musunuz?

Başak. Çok takılmam burç meselesine ama her gün bakarım. Titiz derler Başak için ama günlük hayatta benim kadar titiz olmayan birisi zor bulunuz. Eşimle en büyük kavga nedenim bu.

Başka bir meslek seçmek zorunda olsanız hangi mesleği seçerdiniz?

İyi ki zorunda değilim. Aynı sırayla: dolu dolu bir öğrencilik, kafamın uyduğu insanlarla reklamcılık, özgür bir üniversitede hocalık ve polisiye roman yazarlığı. Değiştirmezdim.

En beğendiğiniz kitap hangisidir?

Söyleyemem.

En beğendiğiniz film hangisidir?

Söyleyemem.

Sayın Celil Oker, kitaplarınız diğer dillere çevriliyor. Bildiğimiz kadarı ile Almanya ve Yunanistan gibi ülkelerde yayınlanıyor. Kitaplarınızın yabancı dillere çevrilmesi nasıl oldu? Bu ülkelerde, bir Türk ya da bir Asyalı yazarı okumak gibi bir talebi mi karşılıyorsunuz yoksa yabancı dillere çevrilen bir Türk yazar olarak bu pazarlarda kitaplarınız kendi taleplerini mi oluşturuyor?

İspanya ve Hollanda’yı da ekleyelim listeye. 2000 yılında, İsviçre kökenli ama kitapları Almanca yayınlayan bir yayınevi, tüm dünya ülkelerinin polisiyelerini yayınlayan bir dizi yaptıklarını, benim de olmamı istediklerini belirterek
iletişim kurdu. Unionsverlag adındaki bu yayınevinin, Metro adlı bu dizisinin editörü, Avrupa’nın konusunda en çok tanınan editör/eleştirmenlerinden Thomas Wörtche idi. Sevinerek kabul ettim elbette. Öteki ülkeler ise, birbirinden
görerek yayınladılar kitaplarımı. Sorunuzun ikinci bölümüne gelince. Yurtdışında aldığım eleştiriler ve festivallere, okuma günlerine gittiğimde yüzyüze geldiğim okurlardan anladığıma göre, Türkiye’deki okurlara çok benziyorlar diyebilirim. Zaten benim kitaplarımda, işin oryantalist taraflarına hitap eden pek bir şey yok. Özenle kaçınıyorum bu
zayıflığa düşmekten. Özetle, çeşitli ülkelerden insanların, İstanbul’da katil kovalayan bir özel detektifin maceralarını okuması gururlandırıyor beni.

İskandinav polisiyesi tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Kitaplarınız İskandinav dillerine çevrilip bu ülkelerdeki okuyucularla da buluşacak mı?

Bilmem. Keşke.

Türk polisiyesi hakkında düşünceleriniz nedir? Polisiye edebiyatın bizde neden gelişemediğine ilişkin neler diyeceksiniz?

Türk polisiyesi, araştırmacı Erol Üyepazarcı’nın kitapları ve makaleleriyle, son zamanlarda bir takım akademik çalışmaların da, öteden beri gösterdiği gibi, büyük bir geleneğe sahip bir edebiyattır. O geleneğin bir parçası olmaktan özel bir mutluluk duyuyorum. O yüzden gelişemediği toptancı yargısına katılmam. Özellikle son dönemde ciddi bir gelişme gösteriyoruz, çok eski kitaplar yeniden yayınlanıyor, var olan yazarlarımız yeni kitaplar yazıyor
ve sayısı her gün artan yeni yazarlar ortaya çıkıyor. Daha ne isterim?

Daha önce görüştüğümüz sevgili Suphi Varım, görüşeceğimiz bir sonraki polisiye yazarına, yazma eyleminin onu değişitirip değiştirmediğini sormak istemişti, aynı soruyu size de yöneltelim yazmak sizi değiştirdi mi? Ne yönde değiştirdi?

Eylem insanı değiştirir. Çalışmak insanı değiştirir. Galiba kendimi en çok, önceki bir soruda değindiğim, insanlığın kadim hikaye anlatıcılığının bir parçası olarak hissetmek konusunda değiştim.

Siz de gelecek hafta görüşeceğiz sıradaki polisiye yazarına bir soru yöneltmek ister misiniz?

Birlikte bir kahve içip, laflayabilir miyiz?

Yazılarınız ile sizi www.polisiyedurumlar.com da görecek miyiz?

Eleştiri, değinme ve inceleme gibi şeyler istemezseniz benden, neden olmasın?

 

Turgut Şişman

Yorumlar

yorum

turgutsisman Yazar

Yorumlar

    Adsız

    (Kasım 11, 2014 - 4:36 pm)

    Celil Hoca ile Bilgi Üniversitesi'nde çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdim. Kendisi Türk polisiye yazarları arasında kalburüstü bir yere sahip. Benim gibi bir polisiye yazar adayını da büyük bir içtenlikle dinledi ve samimi tavsiyelerde bulundu. Sıradaki polisiye yazarının -o her kimse- birlikte kahve içip, laflamasını şiddetle salık veririm.

    Turgut Sisman

    (Kasım 12, 2014 - 1:18 pm)

    Merhaba, keşke isminizi bıraksaydınız. Bloğumuzun kapısı herkese açık. Çalışmalarınızı merak ettik. Yazılarınızı veya denemelerinizi bloğumuz üzerinden yayınlamak ister ve polisiyeseverlerden oluşan takipçilerimizden geri dönüşler almak isterseniz biz yardıma hazırız. Mail adresimiz: polisiyedurumlar@gmail.com

    Adsız

    (Kasım 13, 2014 - 1:25 pm)

    Hatirladigim kadari ile Celil Hoca yurt disindan polisiye alaninda bir yarismaya juri uyesi olmasi icin davet edilmisti oldukca da prestijli bir yarismaydi o konuya da deginseydiniz keske, olayin aslini astarini ogrenmis olurduk.

Yorumlar kapalı.