Katil Kim Polisiye Hikaye Bölüm 2

Avni Urel bir polisiye hikaye anlatıyor:

Bölüm 2

Polisiye hikayenin birinci bölümünü okumak için buraya tıklayınız.

Recep Gönen gözlüğünü çıkarıp birkaç kez göz kapaklarını ovaladı. Birkaç saniyelik düşünme faslından sonra Avni Urel’e döndü. “Olay anladığım kadarıyla şöyle olmuş: Arkadaşınız önce kendisini vurmak istemiş fakat silahın emniyeti aktif olduğundan bunu başaramamış. Tetiğe basınca korkudan bayılmış olmalı. Daha sonra bu mizansen tekrarlanmış. Bu kez arkadaşınız silahı boş zannederek tekrar emniyet aktifken tetiğe basmış. Fakat tabi ki silah yine ateş almamış. Daha sonra ise silahın içinde kurşun olmadığını zannedip, emniyeti pasif konuma getirmiş ve tekrar tetiğe basmış. Bu kez namlunun ağzında olan kurşun ateşlenerek İzzet’in ölümüne sebep olmuş. İki olay arasında silaha hiç dokunulmadığını kabul edersek (arkadaşınızın ifadesi böyle) silahta, başından beri namlunun ağzına verilmiş olarak tek kurşun bulunuyor demektir. Fakat ilkinde kurşun namlu ağzında olmasına karşın, kızak emniyetinden dolayı arkadaşınız kurtulmuş. İkincisinde ise emniyeti pasif duruma getirip tetiğe basınca da boş sandığı silah patlamış ve ölümüne sebep olmuş.” Recep Gönen olayı çok iyi özetlemişti. Bu olayın başka şekilde olmasına imkân yoktu.

Hüseyin Gürsan uzun süre sonra ilk defa söz aldı. “Ben de İzzet’in bu şekilde öldüğünü düşünüyorum. Fakat hikâyeye müdahale etme imkânımız olmadığı konusunda haklısın.” İş adamı kendi hikâyesine odaklandığı için kafasında sürekli bir şeyler planlıyordu. Bu yüzden anlatılanlara bizim kadar nüfuz edemediğini hissetim. Varlığının kanıtı arada bir kafasını sallamak, birilerine katılmak ya da bir başkasına dönüp ona hak vermekten ibaretti.

polisiye hikaye katil kim

 

Cerrah; “sadece olayı anlatmak istemiştim size,” diye kendini savundu. “Evet, belki bu sizin içine girebileceğiniz tarzda bir hikâye değil ama ne yapabilirim? Sırf sizleri eğlendirmek için gerçeği eğip bükemezdim ya! İlginç olduğunu düşündüğüm bir olayı, nasıl yaşanmışsa o şekilde anlattım sizlere. Bunu köşemde de yazacaktım fakat dediğim gibi eşi yazmamı istemedi. Zaten o sırada gazetenin başı beladaydı ve birkaç hafta sonra da yayınına son verdi.”

Mehmet Baki sinsice gülmeye başladı: “Belki de eşi yazmanızı istemediği için değil de, biraz da kendinizi düşündüğünüz için bunu yazmadınız köşenizde.”

“Ne demek istiyorsun?”

Bu gibi durumlarda nezaketin bir tarafa bırakılması teamül haline geldiği için garipsemedim. Mehmet Baki sigarasını eline aldı. Dirseğini masanın üzerine dayadı ve birkaç nefes çekti. Nereden başlayacağını bilemiyordu. Sonunda kararını verdi ve külleri serpiştirip kafasını salladı. Karşı tarafın açığını yakalamış insanlarda görülen sevinçle yüzü aydınlandı. Cerraha dik dik baktı. “Hikâyedeki bir ayrıntının üzerinde neden yeterince durmuyoruz?” Dudağı yukarı doğru kalktı. Arkadaşımla göz göze geldiler. Bu iki zeki adamın arasında bir yarış vardı. Mehmet Baki, eli çok iyi olan bir kumarbaz gibi şeytani bir kurnazlıkla gülerek Cerrah’a döndü. ‘Neden vicdan azabı çekmediğini merak ediyorum?’

“Neden vicdan azabı çekecekmişim?” Cerrah saf bir samimiyetle kaşlarını çattı. Ancak bir şeyden çekindiğini anladım. Rengi atmış, terlemişti.

“Siz, bu olayı gazete köşenizde yazmadınız. Çünkü zeki ve dikkatli okuyucular bir ayrıntıyı fark edebilirlerdi. Belki de bundan çekindiniz.” Avukatın konunun etrafından dolaşması, karşısındakinin sinirlerini bozma planının bir parçasıydı. Onun nasıl bir insan olduğunu çoktan anlamış ve hiç hoşlanmamıştım.

Cerrah donuk yüz hatlarıyla; “konuya gelseniz artık Mehmet Bey,” dedi.

Mehmet Baki keyiflendi. “Tabi. Doktor Bey olayı gayet güzel hulasa etti aslında.”

Doktor da sabırsızlanmıştı. “Bildiklerimizi açık açık söyleyelim!” diye ortaya doğru bir uyarı yaptı.

Avukat, Cerrah’a döndü. “Anlattığınıza göre; arkadaşınızın evine koşup onu yerde baygın görünce, silahı kontrol etmiştiniz öyle değil mi?”

“Evet.”

‘Şarjörün boş olduğunu görüp rahatladım,’ demiştiniz yanılmıyorsam.”

“Evet, öyle” Avni Urel’in yutkunduğunu gördüm. Yüzü hafice kızarmıştı. Bir darbe bekliyormuş gibi kendini sıktı.

“Siz silahı tamamen boş zannediyordunuz,” diye devam etti Avukat. “Bunu da arkadaşınıza laf arasında, “zaten emniyet aktif olmasaydı da silah yine de ateş almazdı çünkü içinde mermi yoktu,” diyerek bize de itiraf ettiniz. Oysa şarjör boştu doğru, ama silah sizin sandığınız gibi boş değildi. Namlunun ağzında bir kurşun vardı ve bu kurşun arkadaşınızı ölümüne sebep oldu. Arkadaşınızın silahın emniyeti pasif haldeyken, içinde mermi olmamasına güvenerek, “bu kez de mermi yok içinde, ölmek bu kadar zor mu?” dediğini kendiniz anlattınız bize. Eğer arkadaşınıza bu yanlış bilgiyi vermeseydiniz, şimdi kendisi hayatta olacaktı, öyle değil mi?” Uzun yüzü şeytani bir zevkle aydınlandı. Sivri çenesi ve köşeli hatları gururdan gerilmişti. Arada bir göz ucuyla arkadaşımı kontrol ediyor ve bu acı mağlubiyeti nasıl karşıladığını görmek istiyordu. “Acaba polise bunları da anlattınız mı?” dedi yan gözle bakarak.

Avni Urel ortamdaki tüm havayı içine almak istemiş gibi derin bir nefes çekti. Avukat onu kötü yakalamıştı. Bu ayrıntı önemliydi. Avni Urel önceleri olayın şokuyla farkına varmasa da sakin bir kafayla düşününce bu ölümde payı olduğunu kavramış olmalıydı. Eğer İzzet, ilk deneyişinde ölmeme sebebinin silahın boş olmasından dolayı değil, sadece emniyet kilidinden dolayı olduğunu biliyor olsaydı, emniyeti pasif hale getirip kafasına sıkar mıydı? O, silahın içinde mermi olmamasına güvenmişti. Yani Avni Urel’e!”

Burhan Kemalettin kahkaha atmamak için kendini zor tutuyordu. Sonunda dayanamadı. “Hintli Sih hikâyesi anlatmaya hiç benzemiyor bu, değil mi Avni? Vicdan azabıymış. Peh! Sende vicdan ne gezer be!” Şişeyi büyük bir keyifle ağzına götürdü. Dudağının kenarından akanları elinin tersiyle sildi. Kendisi adına günü kurtarmıştı. Bu intikam beni de rahatlatmıştı. Avni Urel böyle bir dersi hak etmişti doğrusu!

Avukat grubun lideri olarak yine durumu toparlamayı tercih etti. “Yine de fazla yüklenmek istemem. Neticede sen hakikaten silahı boş sanmıştın. Namluda kurşun olduğu aklına gelmemiştir. Bunda bir kasıt yok, hata var.” Galibiyet sonrası mütevazı pozlarına bürünen insanlarınki gibi yapmacık bir tevazu gösterdi. Dudaklarını sımsıkı kapatarak başını salladı.

Cerrah hafifçe öne eğildi. Birkaç kez yutkundu. Burnundan konuşuyormuş gibi mırıldanarak; “yemin ederim boş zannetmiştim silahı,” dedi. “İzzet gözümün önünde ölünce olayı anlamlandırmamıştım hatta. Boş silah nasıl ateş alır diye sorup duruyordum kendi kendime. Tabi daha sonra hatamı anladım. Polis meselesine gelince, söylemedim ama söylesem de suçlu bulunmazdım ki! Bu hataydı sadece, hata.” Sanki bize konuşmuyor kendine izahat veriyordu. Köşesinde büzülmüş ve kamburu çıkmıştı. Mendiliyle yüzünü sildi. Bu gece, herkesi bir şekilde pişman etmeye devam ediyordu.

Saat üçe doğru yaklaşıyordu. Mehmet Baki ‘sıradaki’ der gibi bize baktı. Hüseyin Gürsan ilgiyle olanları izliyor fakat müdahale etmiyordu. Günün en sakin adamıydı. Avni Urel köşesinde kalmaya niyetliydi. Recep Gönen ve Burhan Kemalettin ise ellerini masanın üzerine koymuş bekliyorlardı. Recep Gönen’in bir hikâye anlatıp anlatmayacağı konusunda tereddütte kaldığını tahmin ediyordum. Belki de bu son olanlardan sonra vaz geçmişti. Eğer böyle düşünüyorsa ona sonuna kadar hak veriyordum. Neme lazım gruptan biri bir açığından faydalanarak, birini tedavi ederken yanlış bir teşhis koyduğunu, ya da alkollüyken ameliyata girdiğini filan anlayabilirdi.

İş adamı da o eski isteğini kaybetmiş, önündeki kutuya boş boş bakıyordu. Önündeki ahşap sandık muhtemelen Halife Abdülmecid’den beri böyle garip bir ortamda bulunmamıştı.

İçimizde yine en garip davranışlar sergilemeyi Mithat başardı. Düşünceli biçimde yüzünü eğmiş, ellerini saçlarının arasında dolaştırıyordu. Sanki unuttuğu bir şeyi hatırlamak istiyordu. Kollarını masaya dayamış, kafasını yere eğmişti. Gözbebekleri sabit bir noktaya kilitlenmiş, yaşamsal hiçbir tepki vermiyordu. Aslında birkaç dakika önce Avukat silah ile ilgili ayrıntıyı anlatıp Cerrah’a yüklenirken canlanmış ve tüm dikkatini olaya vermişti. Fakat sonra bu geçici canlanma devresini hayal kırıklığı takip etti. Tekrar kendi düşüncelerine daldı.

Herkes suskun biçimde bekliyordu. Belki de geceyi burada bitirmek isabetli bir karar olacaktı. Ayyaşlar bile olağan kavgalarından sonra uykuya dalmıştı. Mithat’ın kıvranmaları bu hareketsiz ortamda dikkat çekmeye başladı. Herkes arkadaşımın zihninden geçenleri söylemesini bekledi.

“Mehmet Bey bu kez sizi mat etti Mithat Bey!” Doktor piposunu kenara bırakmış dişlerini göstere göstere gülüyordu. Arkadaşım kafasını kaldırıp kırışık bir çehre ile ona baktı. “Avni Bey’in silahı boş sanıp arkadaşının ölümüne sebebiyet vermesini mi kast ediyorsunuz?” dedi dalgın bir tavırla. “O çok basit bir şeydi. Üzerinde durmaya bile değmez.” Parmaklarıyla havada daire çizdi. “Bundan çok daha önemli bir şey gizli bu hikâyede… Beni çok rahatsız eden bir eksiklik var, fakat bunun ne olduğunu tam olarak çözemedim.”

Avukat ve Doktorun bakışları, Mithat’ın yenilgiyi kabullenemeyip durumdan vazife çıkarmaya çalıştığını düşündüklerini gösteriyordu. Arkadaşım kafasını eğip düşünmeye başladı. Sanki bu döngü saatlerce sürmüş gibi geldi bana. Hakikatte ise üç dakikadan fazla zaman geçmemişti. Mithat parmaklarıyla masaya vuruyor, ayağıyla bilinçsizce tempo tutuyordu. Gerginlik had safhaya ulaşmıştı. Bir süre böyle bekledikten sonra kafasını yavaşça kaldırdı. Zihnen dünyamıza teşrif etmişti nihayet. Gözlerini artık fizik ötesi şeyleri görmek istermiş gibi boşluğa dikmiyor, var oluş amacına uygun kullanıyordu. Bu bakış çok tanıdıktı. En son, sergi günü, Hüseyin Gürsan’ı rezil etmezden hemen önce karşılaşmıştım bu bakışlarla. Göz bebekleri parıldıyordu. Avni Urel’e baktı uzun bir süre. Avni Bey yüzüne dikilmiş bir çift göz yüzünden hayli rahatsız oldu. Arkadaşımın gaz yağının aydınlattığı yüzünde ürpertici bir görüntü vardı. Birden cinnet getirip eline geçirdiği bıçakla üzerimize yürüyecekmişçesine gergindi. Elini alnına götürüp başını eğdi. Birden kafasını kaldırıp Cerrah’a baktı. “Silahı bana verir misiniz?”

“Efendim?” Avni Urel başını eğdi.

“Silahı diyorum. Verir misiniz?” Elini Avni Urel’e uzattı. Herkes tedirgin olmuş bir vaziyette olacakları seyrediyordu. Bu minik ölümcül aleti eline alınca ilk işi namludaki kurşunu boşaltmak oldu. Ardından elini masanın altına soktu ve tabancayla hızlı hareketlerle bir şeyler yaptı. Sonunda gülümseyerek tabancayı masanın üzerine koydu. Tüm bakışlar onda kilitlenmişti. “Silahla yaptığım bu küçük tecrübe sonrası size şunu açıklayabilirim; İzzet ölmedi, öldürüldü!”

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Mithat boş atıp dolu tutan bir insan değildi. Muhakkak bu tezinin de altını dolduracaktı. Ama nerden anlamıştı? Silahla birkaç saniye boyunca ne yapmıştı ki, bu kadar kesin konuşabiliyordu? Mehmet Baki gözlerini kısmış kaçırdığı bir nokta olup olmadığını düşünüyordu. Burhan Bey’in Avni Urel’e olan kızgınlığı yerini derin düşüncelere bırakmıştı. Kafalar refleks olarak eğildi. Recep Gönen önündeki şişeyle oynuyor, gözlerini masanın üzerinde gezdiriyordu.

“Açıklamayı düşünmüyor musunuz Mithat Bey? Nereden çıkardınız adamın öldürüldüğünü?” Avukat ağzındaki sigarayı dişlerinin arasına sıkıştırdı.

Avni Urel tereddütle; “sanırım onu benim öldürdüğümü filan iddia etmiyorsunuz Mithat Bey,” dedi.

Mithat kaşlarını çattı. “Bu da nereden çıktı?”

“Ne bileyim! Bana sanki ben suçlanacakmışım gibi geldi.”

Arkadaşım duymazdan geldi. “Silahı getirdiğiniz için teşekkür ederim. Aksi halde durumu anlamayacaktım. Hikâyenizi birkaç eksik nokta dışında çok detaylı bir şekilde anlattınız. Fakat siz de o önemli noktayı gözden kaçırmışa benziyorsunuz.” Dirseklerini masaya dayadı ve parmak uçlarını birbirine değdirerek nutuk atar gibi, “efendiler,” diye bağırdı. “Önünüzde düşünmek için bolca zaman var. Katili tahmin etmenizi beklemiyorum. Bunu ben de bilmiyorum zaten. Fakat ben size diyorum ki, şu silahı biraz inceler ve hikâyeyi iyice düşünürseniz bir şeylerin yerine oturmadığını göreceksiniz. Yapbozu tamamladıktan sonra geriye kalan fazlalık bir parça… Yemyeşil ormanın içindeki bembeyaz bir kutup ayısı… Aslında orada olmaması gereken, bulunduğu yerde sırıtan bir şey…” Arkasına yaslandı. O kadar gerindi ki gözleri neredeyse tavana bakmaya başladı. “Umarım bu kulüp isminin hakkını veren azalara sahiptir,” dedi dudağını kıvırarak.

Kulüp üyeleri bu tahrik edici konuşma karşısında sıkıntıyla yerlerinde kımıldandılar. Arkadaşım zekâsı ile hepsine meydan okumuştu. Yıllardır bu tür hikâyeleri çözüme kavuşturmakla övünen üyeler, samandan adama karşı zafer kazanmayı bırakıp, kendilerini ispatlamalıydılar.

“Yani sadece silaha bakarak mı bunu anladınız?” Bir an varlığını unuttuğum Hüseyin Gürsan’ın gür sesiydi bu.

“Evet, silaha bakarak ve hikâyeyi dikkatlice dinleyerek…” Ayağa kalktı. Silahı ve kurşunu masanın üzerine koydu. “İşte silah, işte kurşun! Bunun çalışma prensibini de hepimiz biliyoruz artık!” Çırağına, ‘hadi, sıra sende, göster marifetini’ diyen usta gibi oturdu ve kollarını göğsünde kenetledi. Şimdi bize, problemi çözmek kalmıştı.

Kimseden bir hamle gelmeyince membaını bilmediğim bir cesaretle; “ilk ben deneyeyim,” diyerek hiç vakit kaybetmeden kandil lambasını önüme doğru çektim. Silah ve kurşunu Mithat’ın önünden aldım. Işık şimdi sadece beni aydınlatıyordu. Tüm bakışlar üstümdeydi. Herkesin rahatça görebilmesi için ayağa kalktım. Büyük bir özgüvenle şarjörü çıkardım ve kurşunu içine koydum. Ardından şarjörü yerine yerleştirdim ve kızağı çektim. Emniyeti aktif hale getirdim. İzzet’in kendini öldürmek isterken silahının pozisyonu tam olarak bu şekildeydi. Namluyu boş bir hedefe yönelterek tetiğe bastım. Çıt sesi odada çınladı. Buraya kadar hiçbir şey dikkatimi çekmedi. Arada bir odayı süzüyordum. Kımıldamadan beni süzen gözleri görünce rahatsız oldum ve tekrar bakışlarımı silaha verip, odaklandım. Silahın şarjörünü çıkardım. Boştu. Kurşunu silahın beyni ya da kaba ifadeyle namlunun ağzına vermiştim az önce. O anda aklıma bir şey geldi. Acaba kurşun şimdi olduğu gibi namlunun ağzındayken tabancanın şarjörü takılı olmasa bile, silah ateş alır mıydı? Mehmet Baki silaha bakıp duraklamamdan ne düşündüğümü anlamıştı.

“Benim de aklıma bu takılmıştı Cemay Bey,” diye fısıltıyla seslendi.

Hareketlerimi hızlandırdım. Şarjörü masanın üstüne bıraktım. Silahı karşı duvara doğru tuttum. Emniyet kilidini pasif hale getirdim. Titrek ellerle tetiğe yüklendim. Yüzlerini ekşidi. Herkes büyük patlamayı bekliyordu. İşaret parmağım ile tetiğe bastım. Odada çınlayan cılız bir çat sesinden başka hiçbir şey olmadı. Mithat açıklama yapmak için söz aldı.

“Az önce merak ettiğim ve masanın altında silahla tecrübe ettiğim şeylerden biri de buydu. Silahın şarjörü takılı değilken namlusunda kurşun olsa dahi ateş almıyor. Bu her silahta böyle mi bilmiyorum fakat bunda böyle bir emniyet var. Anladığım kadarıyla silahın tetik irtibatı şarjörün yerine yerleştirmesi ile sağlanıyor.”

Avni Urel “O kadar detaylı ben de bilmiyordum,” dedi. “Bilsem anlatırdım zaten.” Adam her şeyi üstüne alınıyor ve sürekli savunma mekanizmasını devreye sokuyordu.

Kutsal bir görevi yerine getirmiş gibi gururla oturdum ve sanki bir tepeden aşağıyı izliyormuş gibi etrafı buğulu gözlerle süzdüm. Mithat, bu birkaç saniyelik zafer sevincinin bana yeterli olduğunu düşünerek, “bravo Cemay,” dedi. “Peki, neyi kanıtlamış oldun şimdi?” Cevap bekleyen gözleri bana dikildi. Bu sözleri üzerine, binlerce kişi benden hayati önem arz eden bir şey söylememi bekliyormuş gibi bir baskı altına girdim. Hafifçe yerimde kımıldandım. Tekrar ayağa kalkıp devam etse miydim? Ama silahla ne yapacaktım ki? Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Beynimin kapasitesini zorlayarak İzzet’in hikâyesini başından sonuna düşünmeye başladım. Aslında kısa bir hikâyeydi. Önceleri intihar etmek isteyen bir genç şansının da yardımıyla kurtuluyor daha sonra hayatında her şey düzelmeye başlıyordu. Ardından geçmişi hatırlayarak zamanında yaptıkları kendisine gülünç geliyor ve eğlenme amacıyla intihar sahnesini kendi kendine tekrarlıyordu. Fakat bu mizansen sonucu dikkatsizlik ve şansızlık sonucu canına kıyıyordu ya da Mithat’ın deyimiyle öldürülüyordu. Fakat öldürülüyordu da ne demek? Neticede kurşunu kafasına kendisi sıkmamış mıydı?

“İzzet öldürüldü demiştin Mithat,” diyerek aniden arkadaşıma döndüm. “Öldürüldü derken neyi kastediyorsun?”

Şaşırarak, “İzzet’in öldürüldüğünü tabi ki,” dedi.

“Fakat kafasına sıkan kendisi değil mi? İzzet silahı kendi kafasına dayayıp ateşlemedi mi?”

“Evet.”

“E o zaman nasıl öldürülmüş oluyor?”

“Şöyle söyleyeyim. Katil, İzzet’i kasten öldürme amacı gütmese de bu cinayete sebebiyet vermiş oldu.” Bu karmaşık problemin altından mevcut bilgilerle kalkamayacağımızı anlayınca istifini bozmadan, “peki,” dedi. “Size bir ipucu daha vereceğim!” Avni Urel’e bakarak sesini yükseltti. “Arkadaşınız kendisini öldürmek istediği ilk seferde bunu başaramamış ve siz de olayı anlatmasını ondan istemişsiniz,” dedi. “Daha sonra aklımda kaldığı kadarıyla İzzet’in şöyle dediğini aktardınız bize.” Robot gibi vurgusuz, tonlamasız, tek düze ve mekanik bir şekilde konuşmaya başladı. ‘Tabancanın kızağını çekmek istedim ama zaten çekiliydi. Allah Allah ben bunu ne zaman çekmiştim ki diye düşündüğümü anımsıyorum. Ama zaten kafam karmakarışıktı. Çektiysem de hatırlayamamışımdır. Üstünde durmadım. Aslında silahlarla aram iyi değildir!’

“Evet. Buna benzer şeyler söylemişti.”

Arkadaşım iki elini yana açtı. “İşte ipucu bu!”

“İzzet’in söyledikleri mi?”

“Evet. Fakat hala anlayamadınız mı?” Talebelerinin öğrenme hızını beğenmeyen hocalar gibi elini beline koydu ve yan yan baktı.

Burhan Kemalettin boğuk sesiyle, “vallahi çözemedim. Benden pes!” dedi. Hüseyin Gürsan, “al benden de o kadar” diyerek kaptanı destekledi. Mehmet Baki, Avni Urel ve ben hala düşünmeye devam ediyorduk. Bir süre sonra herkes aynı sonuçta mutabık kaldı. Olayda tespit edilebilen hiçbir açık bulunamamıştı.

Mithat, “dikkatinizi vermiyorsunuz,” diyerek sitem etti. Amirimizden azar işitmiş gibi kafamızı yere eğdik. Arkadaşım ellerini sertçe masaya vurdu. “Pekâlâ! Beni hayal kırıklığına uğrattınız dostlarım. Açıklıyorum! İzzet, ‘ben bu kızağı ne zaman çektim’ diyerek şaşırmış. Aslında şaşırmakta haklı idi. Çünkü kızağı çekmemişti! Kızak daha önceden çekiliydi!” Tepkilerin değişmediğini görünce; “anlamıyor musunuz?” diye bağırdı. “Silahın içinde bir kurşun vardı ve birisi onu namlunun ağzına verip emniyeti aktif hale getirmişti.”

Mehmet Baki araya girdi. “Nereden biliyorsunuz? Belki de sürgüyü kendisi çekmişti ama hakikaten hatırlamıyordu?”

“Hayır, kendisi çekmedi. Kendisi çekemezdi!”

“Neden çekemesin?” Mehmet Baki neredeyse isyan ederek ellerini açtı.

Mithat, ayağa kalktı. Silah elindeydi. Gözümüzün önünde namludaki mermiyi boşalttı. Kızağı attırmak için tetiğe bastı. konuyu anlamamış insanlara yapılan o sinir bozucu konuşma tonu ile tane tane anlatmaya başladı. “Gördüğünüz gibi silah boş. Hem şarjörde hem de namluda kurşun yok. Ayrıca kızağı çekili değil ve emniyeti de pasif. Tamam mı? Şarjörü çıkarıyor ve içine mermiyi yerleştiriyorum.” Yavaş hareketlerle dediğini yaptı. “Şimdi de şarjörü yerine yerleştiriyorum ve kızak emniyetini aktif hale getiriyorum.” Tabancanın gövde ile şarjör arasından kalan emniyet tırnağını yukarı kaldırdı. “Şimdi de mermiyi namluya vermek için sürgüyü çekiyorum.” Eliyle sürgüyü çekmek istedi ama bunu yapamadı. Çünkü sürgü emniyeti aktifti. Emniyet tırnağı sürgünün geri gelmesini engelliyordu. Mithat birkaç kez deneyerek olmadığını gösterdi.

“İşte bu yüzden İzzet, istese de kızağı, yani sürgüyü çekemezdi. Sürgüyü çekebilmesinin tek yolu vardı, o da emniyet tırnağını indirerek emniyeti pasif hale getirmek. Emniyet aktifken kızak geriye gitmez! Bu yüzden şarjördeki kurşunu namlunun ağzına veremez. Oysa onun emniyet düzeneğinden haberi bile yoktu. Zaten bu cehaleti onun ilk deneyişinde hayatta kalmasına neden olmuştu. O halde, demek ki biri önceden kurşunu yerleştirip sürgüyü çekerek mermiyi namlunun ağzına vermiş, daha sonra ise emniyeti aktif hale getirmişti.”

Mithat anlaşılma kaygısı yüzünden salağa anlatır gibi aynı noktaların üzerinde geçerek adeta kafamıza vura vura yaptı konuşmasını. Sandalyesine çöker gibi oturdu. Yarım dakikalık sessizlik sırasında herkes bilgileri zihninin doğrulamasını bekledi. Ardından Avni Urel sigarasını ağzına koyarak ayağa kalktı. Diğerleri de onu takip ettiler. Bir anda alkış fırtınası koptu odada. Herhalde dışarıdan bakıldığında çok komik bir sahneydi yaşananlar. Belki yarın bunları hatırlayınca gülmekten katılacak ve hatta bir parça kendimizden utanacaktık. Ancak buna rağmen bu duygu dolu anda onu tebrik etmek için sıraya geçen insanlar gözüme hiç komik gelmemişti. Onların arasında ben de vardım. Mithat’ı kutlamak için elini sıkıyorduk. Arkadaşımınki hakikaten nadir rastlanılan ince bir zekâya sahipti. Ayrıntılar konusunda müthişti. Avni Urel dudağının sigarayla dolmadığı kısmıyla bravo diye bağırıyordu. Ben de omzuna bir kaç kez vurarak tebrik ettim arkadaşımı. Mehmet Baki gülümseyerek; “tebrikler” dedi. Recep Gönen; “bu topluluk sizin kadar zekisini görmemişti!” diye onore etti dostumu. Herkes, kibrini bir tarafa bırakmıştı. Mithat dedektiflikte gösterdiği başarısını tevazu konusunda sergileyememesine rağmen yine de elini göğsüne götürdü ve başıyla hepimize teşekkür etti. Daha sonra ortalık duruldu. Herkes tekrar yerine geçti.

“Bir şeyi merak ettim, Avni Bey?” dedi Arkadaşım.

“Buyurun Mithat Bey?”

“İzzet’in silahını nasıl ele geçirdiniz. Bu, poliste değil miydi?”

Avni Urel tüm dişlerini göstererek keyifle gülmeye başladı. “Orasını ne siz sorun ne ben söyleyeyim!” Şişeyi kafasına dikti.

Hüseyin Gürsan konuşup konuşmamakta kararsız gibi Avni Bey’e elini uzattı. Neden sonra vaz geçerek geri çekti. Bunun birkaç kez tekrarlanması Avni Urel’in de dikkatini çekmişti. “Bir şey mi vardı Hüseyin Bey?” dedi sakin bir sesle.

“Evet, Avni. Yanlış anlamazsan bir şey rica edecektim senden.”

“Tabi söyle.”

İkisi de sakince konuşmasına karşın ortamda bir gerginlik vardı.

“O silahı bana verir misin? Koleksiyonuma katmak istiyorum da!”

“Silahı mı?”

“Evet silahı. Bunun için yüksek bir ücret önerebilirim.”

“Hüseyin Bey aslında silahla beraber hikâyeni de satın almak istiyor Avni,” dedi Mehmet Baki. “Umarım fark etmişsindir.”

Cerrah başını salladı. “Tabi, olur. Neden olmasın? Karşılığında bir şey vermene gerek yok.”

Böyle bir cevap herkesi şaşırtmaya yetti. Hüseyin Gürsan’da olanlara şaşırmış olacak ki bir an ne diyeceğini bilemedi. Sanki kafasında bu silaha karşılık bir değer biçmişti ve bu şaşırtıcı cevapla söyleyecekleri ağzına tıkılmıştı. Yine de kekeleyerek, “karşılığında-” dedi ancak konuşması Avni Urel tarafından bölündü.

“Önemli değil. Biz seninle eski dostuz bunların lafı mı olur?” Silahı mermisi ve susturucusuyla birlikte iş adamına uzattı. Hüseyin Gürsan bunu sandığına koydu. Tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki cerrahın karşılığında bir şey istememesi iyiye işaret değildi. “Şu pembe elmasına yakından bakabilir miyiz?” dedi kısık bir ses tonuyla. “O gün kalabalıktan dolayı inceleme fırsatımız olmamıştı.”

Hüseyin Gürsan kutuyu tam kilitleyecekken bu istek karşısında boynunu büktü. Silahı, mermileri, susturucuyu ve kurşunları kutunun içinden çıkardı. Cebinden çıkardığı eldivenlerini eline geçirdi ve iç cebinden çıkardığı küçük kap içindeki pembe elması kutunun içine koydu. “Sırayla bakın isterseniz.”

İlk işim kutunun içindeki elması elime alıp ışıkta incelemek oldu. Hüseyin Gürsan; “lütfen sadece bakın, elinize almayın,” diye neredeyse ağlamaklı bir tonda beni uyardı. Elması tekrar kutuya koydum. Abdülmecid’den kalma kutu artık ilgimi o kadar çekmiyordu. Elbette çok değerliydi, ancak içindeki elmasın büyüleyiciliği karşısında ikinci planda kalıyordu. Bence Abdülmecid’in torunları burada olsaydı onlar da aynen böyle düşünürdü!

Kandili elime alarak kutunun içindeki doğa harikası parçaya baktım uzun süre. Pembe elmas aydınlığın etkisiyle parıldıyor, kandil ışığını adeta içine hapsediyordu.

Daha sonra bunu yanımdakine verdim. Sırayla herkes kutunun içine bakıyordu. Bu karanlıkta birisi onu hızlıca çalsa kimsenin ruhu duymazdı. İş adamı da bunu anlamıştı ki sandık tekrar kendisine gelince çaktırmadan içine göz ucuyla baktı. Daha sonra rahatlamış bir şekilde nefesini serbest bıraktığını fark ettim. Kafasını kaldırıp gözleri bizlerle karşılaşınca yaptığı hareketten biraz mahcup olmuştu. Elması alarak tekrar ceketinin iç cebine attı. Daha sonra silahı, kurşunları ve susturucuyu kutuya koyarak asma kilidi kapattı ve sırıtarak Cerrah’a baktı. “Avni istesen de silahı geri alamazsın artık. Çünkü kilidin anahtarı yanımda değil!”

Avni Urel cevap vermeye bile tenezzül etmeyince odaya bir süre sessizlik hâkim oldu. Recep Gönen zifiri karanlık havayı işaret ederek, “aslında ben de size bir hikâye anlatmayı düşünüyordum ama bayağı geç oldu” dedi. “Bugün hikâyeleri biraz uzun tuttuk galiba. Bu saatten sonra ne bizde anlatacak kafa ne dinleyicilerde sabır kalmıştır, en iyisi bunu başka zamana ertelemek.” Bunları söylerken Gürsan’a bakmayı ihmal etmedi. İş adamı da kafasını sallayarak doktoru onayladı. Tadında bırakmak en iyisiydi. Zaten alkolün etkisiyle herkeste bir yorgunluk ve sersemlik baş gösteriyordu. Avukat kendi açtığı oturumu yine kendisi kapatmak üzere ayağa kalktı ve gecenin noktalandığını söyledi.

Ayağa kalkarak elime aldığım lamba ile duvar saatinin önüne geldim. Saati karalık yüzünde gece boyunca görememiştim. Fakat herhâlde üçü geçmiş olmalıydı. Işığı yüksekçe bir noktada tutarak gözümü kıstım. Saate bakınca şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Saat tam 12’yi gösteriyordu!

Saniye ilerlemesine rağmen akrep ve yelkovan oldukları yerde mıhlanıp kalmışlardı. Saniye turunu tamamladığı her seferde ileri atılacak gibi zıplıyorlar fakat sanki görünmez bir el tarafından yapılan müdahale ile eski yerlerinden bir milim dahi oynayamıyorlardı. Duvar saati çalışmamasına karşın, sırf saniyenin o rahatsız edici tik takları bilinçaltımıza işlesin diye duvardaki yerini almış olduğu çok barizdi. Işığı yerine koyarken, doktorla cerrahın bıyık altından halime güldüklerini fark ettim. Şaşkınlığım onları eğlendirmişti.

Süleyman Baş

Yorumlar

yorum