Öykü: Aynadaki Cin

Cin, aynanın içinden odaya dikkatle baktı. Karanlıktan başka bir şey göremeyince, bulunduğu yere diz çöktü. İçini kaplayan acıyla kaskatı kesilmişti. Artık ölümden başka hiçbir şey düşünmüyordu. Başını ellerinin arasına alıp yazgısıyla mücadeleden vaz geçtiğini kendisine ilan etti. Yenilgiyi kabul ediyordu. Tek bir ok atamadan savaşı kaybetmişti. Bundan böyle lanetli bir ruhtu o. Çaresiz ve mutsuz.

Çok uzun bir zamandan beri ne bir ses duymuş, ne de bir kimseyi görmüştü. Bir insanın tahammül edemeyeceği kadar uzun bir süreydi bu. Ancak bir cin dayanabilirdi bu türden bir yalnızlığa. Gerçi, onun için de kolay olmamıştı hayatındaki değişimi kabullenmek.. Bazı günler çıldırmasına ramak kalmış, sonsuza dek sürecek bir tutsaklığa razı olmaktansa ölmeyi tercih edecek hale gelmişti. Başına sardığı belanın, bir oyun olduğunu kabullenerek avunmaya çalışmıştı önceleri. Hayatı eğlenceli yanından görmek, onu keçiboynuzu misali mutlu etmiş, geçici de olsa acılarının hafiflemesini sağlamıştı. Cinlere özgü bir sezgiyle bu oyunun ona bir yararı olmayacağını hissetse de üzerinde durmamış, onu aynanın içine hapseden kadına güvenmeye inatla devam etmişti.

 

hikaye aynadaki cin

Odanın kapısı yıllardır kapalıydı. Pencereler de öyle. Tıpkı bir mezar gibi, sonsuz bir karanlıkla kutsanmıştı sanki heryer. Oysa, biraz ışık, yaşamını iç huzurundan yoksun kalmayacak bir biçimde değiştirebilir, kaybolan uımutlarını yeniden yakalamasına yardımcı olabilirdi. O zaman hiç üşenmez, gün batımlarını ya da gün doğumlarını sayar, böylece zamanla saklambaç oynamaktan kurtulurdu. Evet, bunu kesinlikle yapardı.

Tutsaklığının ilk günlerinde yuvasını kaybetmiş bir yavru tavşan kadar  kaygılıydı. Hatta biraz korkuyordu. Gene de tehlikeli bir işe kalkışmadığını bilecek kadar aklının başında olduğunu gözlemlemişti. En azından kendisine verilmiş bir söz vardı. Yeniden özgürlüğüne kavuşması için çok fazla beklemesi gerekmeyecekti. Onu aynanın içine tıkan büyücü kadın, sahip olduğu en önemli gücü temsil eden lubator adına vermişti bu sözü: Altıncı büyük ay tutulmasından sonra büyü  bozulacaktı. İşte buna inanmamazlık etmesi gülünç olurdu.

Cin, bundan böyle büyücülerle iddiaya girmemeye kesin kararlıydı. Geç verilmiş bir karardı belki ama, yanlış olduğunu kimse söyleyemezdi. Bir kadının esiri olmaktansa, Nepal’de uçan halı ticareti yapmak yüz kere daha az sorunluydu… Kendisini fazlasıyla akıllı hissettiği sıcak bir yaz akşamı, boş bulunup yanlış bir rakamın paldır küldür ağzından çıkıvermesiyle, hayatının cehenneme çevrilmesi arasındaki ilişkinin bu kadar yüksek bir katsayıya sahip olabileceğini kim tahmin edebilirdi? Daha söyler söylemez hata ettiğini anlamıştı ama bunu, bir mazeret olarak  öne süremeyeceğini çok iyi biliyordu. Bir cinin, büyücü olsun olmasın bir kadınla iddialaşırken çok dikkatli davranması gerekirdi.

Başlangıçta herşeyin o kadar da kötü olduğu söylenemezdi. Özellikle, pencerelerdeki kalın perdelerin hiç örtülmediği o bol ışıklı ve aydınlık zamanlarda, hayatı bir parça eğlenceli ve çekilebilir kılan kimi küçük saçmalıklar, Cin’in yaşam deneyi defterine şaşırtıcı sayfaların eklenmesini sağlamışlardı.

O zamanlar, odanın içi  parlak kumaşlardan yapılmış çeşit çeşit elbiseler, pembe, beyaz, dantelli külotlar, korseler, renk renk çoraplar, türlü biçimde ve renkte şapkalar,  birbirinden güzel ayakkabılar, parfümler, kürkler, mücevherler ve daha başka bir çok güzel kokulu, hoş eşyaların kondoğu dolap ve kutularla doluydu. Tavandan kristal kandiller sarkar, kırmızı saçaklı, brokar perdelerin aralandığı pencerelerden rengarenk bahçeler ve karlı dağlar görünürdü. Bir de kocaman, yüksek arkalıklı bir koltuk vardı aynanın tam karşısında. Küçük, ipek yastıklarla bezenmiş, yumuşacık ve alçak bir koltuk. Özel olarak ısmarlanıp yaptırıldığı söylenirdi Girit’teki yaşlı bir marangoza. Bazı günler, Cin’i aynanın içine hapseden kadın, bir su perisi güzelliğiyle o koltuğa oturur ve sorardı:

– Ayna, ayna… Güzel ayna…. Söyle bana… Dünyadaki en güzel kadın kim?
Kadının bu soruyu aslında kendisine sorduğunu bilen Cin, hiç düşünmeden cevabı yapıştırırdı:
-Siz, Kraliçem. Elbette dünyadaki en güzel kadın sizsiniz.
Aynanın içine hapsettiği küçük yaratığın, geçmişteki tüm olgular hakkında sonsuz bir bilgiye sahip olduğunu, ve ona bir soru sorulduğunda  daima doğruyu söylemesi gerektiğini bilen Kraliçe, aldığı bu cevapla tepeden tırnağa ruhunu tazeler, adeta gençleşerek koltuğunda uyuyakalırdı. Cin ise, kıskançlık ve öfke karışımı bir ruh haliyle onu izler, üqbu gizemli yeteneğinin neden sahibine bir yararı olmadığını düşünerek, karamsarlığının beynini kemirmesine izin verirdi. Kendi kendisine çok sorular sormuş ama, hiçbirine karşılık bulamamıştı. Oysa insanlar için cevaplamayacağı soru yoktu. Bazıları ne kadar şanslılardı bu dünyada.
Sayısız tekrarlarla bıkkınlık getiren bu soru-cevap oyunu, büyücü kadınla Cin arasında yıllarca sürdü. Her seferinde aynı soruya aynı cevap verildi ve Kraliçe Cin’in karşısında sereserpe yattı uyudu. Aradan yıllar geçti, Kraliçe yaşlandı ama güzellik unvanını kimseye bırakmadı.

Bir sabah Büyücü Kadın hışımla odaya girdi ve her zamanki gibi koltuğuna uzandı. Asık suratının karanlığından keyifsiz olduğu belliydi. Eflatun örtüsü beline kadar sarkan ve simle işlenmiş kalın bir mindere benzeyen şapkasını çıkartıp bir kenara fırlattı. Gözlerini kapatıp beş dakika dinlendi. İçine onbeş çocuğun sığabileceği çan biçimindeki geniş eteğini etrafına yaymış, ayaklarını karşısındaki yumuşak bir pufa uzatmıştı Gözlerini yeniden açtığında yüzü gülüyordu. Bu kısa huzur yolculuğu onu yeniden mutlu etmeyi başarmıştı. Kuğu gibi ince, uzun boynunu öne doğru uzatarak sordu:
-Ayna, ayna… Güzel ayna… Söyle bana… Dünyadaki en güzel kadın kim?
Cin hemen cevabı patlattı.
-Siz demeyi çok isterdim ama ne yazık ki sizden daha güzel bir başkası var artık Kraliçem.
Kraliçe duyduklarına inanamamıştı. Sarkmaya başlayan gerdanını titreterek çığlığı koyverdi.
-Neeee?….
Cin, böyle durumlarda ne yapmayı bildiğinden değil, kulakları tırmalayan bu bağırtının bir soru olup olmadığına karar veremediğinden sustu..
Kraliçe’nin toparlanması bu kez daha uzun sürdü.
-Kimmiş o, kim? Çabuk onun bana adını söyle.
O güne kadar Kraliçe’yi hiç bu kadar öfkeli görmemişti Cin. Kızgınlıktan ateşe dönmüştü yüzü. Gözlerinden, ağzından, burnundan ve kulaklarından, kısacası kafasındaki yedi delikten alevler fışkırıyordu.
-Genç bir kız, Kraliçem. Yakın zamana kadar küçük bir çocuktu ama şimdi büyüdü. Çok güzel bir genç kız oldu. Üzgünüm ama dünyada ondan daha güzel hiç kimse yok artık.
Kraliçe boğulurcasına inledi.
-Kim o? Kim? Nerede yaşıyor?
-Çok yakında Kraliçem. Sarayınızda. Onu her gün görüyorsunuz. Sizin üvey kızınız o. Kocanızın ilk eşinden olan kızı.
-Biliyordum, biliyordum, diye acı bir sesle kükredi, aslında gizli bir büyücü olan Kraliçe.
Evet, biliyordu. Gözlerinin önünde büyüyen, büyüdükçe güzelleşen üvey kızının günün birinde kendisine rakip olacağını biliyordu. Saraya daha ilk geldiği gün anlamıştı yazgısının kimin elinde olduğunu. Buna rağmen beklemişti. İçindeki celladı frenlemiş, küçük kıza karşı mesafeli ama iyi bir anne olmaya çalışmıştı. Ama işte herşey buraya kadardı. Artık ana-kız değil, birbirlerine rakip iki düşmandı onlar. Neyse ki, kızın bundan haberi yoktu. Kısacası, Kraliçe bir adım öndeydi.
Geldiği gibi hışımla odadan dışarı çıkan büyücü kadının ardından bakakaldı Cin.  Olup bitenleri anlamış, bu yüzden fazla sesini çıkartmamıştı. Ama, efendisinin aklından geçen kötülükleri asla tahmin edemezdi. Buna uzun uzun kafa yormaya da kalkışmadı. Kendi derdi ona fazlasıyla yetiyordu. Neyse ki, o günlerde oyalanacak çok şey vardı odada. Perdeleri kapatmak kimsenin aklına gelmediğinden, geceyle gündüzü ayırdetmek bile başlı başına bir eğlenceydi. Sonra o ağaçlar, arasıra geçen at arabaları, güvercinler, uzaktaki karlı dağlar… Bütün bunları görebilme keyfinden mahrum edilmediği için, arasıra kendisini şanslı bir mahkum saydığı bile olurdu.
Bir hafta sonra, Cin, saçak altına yuva yapan bir kırlangıçın ustalığını garip duygularla izlerken, kapı açıldı ve Kraliçe tepeden tırnağa bir mutluluk çağlayanı halinde içeri girdi. Siyah, uzun saçlarını savurarak bir kelebek hafifliğiyle koltuğuna oturdu. Kendinden emin, şen bir sesle aynaya seslendi:
-Aynam, sevgili aynam. Söyle bakalım bana, dünyanın en güzel kadını kim?
Öyle cilveli bir edayla sormuştu ki bu soruyu, Cin bir an için Kraliçe’nin kendisine kur yaptığını sanmıştı. Ama hemen toparladı kendisini. Böyle bir durum asla söz konusu olamazdı. O köleydi. Karşısındaki kadın ise onun efendisi. Hiç zaman kaybetmeden Kraliçe’nin merakını giderecek hazin cevabı verdi:
-Keşke ‘siz’ diyebilseydim, sorunuza karşılık olarak. Ama diyemiyorum. Hala üvey kızınız ilk sırada. Dünyada ondan daha güzel hiç kimse yok.
Kraliçe boğulur gibi bir sesle bağırdı:
-Yalan! Yalan bu! O öldü. O yok artık.
Cin, önünde debelenen kadının sahip olduğu güçleri hatırladı ve yaşadığı şu zavallılık karşısında dehşete kapılmadan edemedi. İnsanları yargılamak onun görevi değildi ama, en güçlü olanların bile böylesine isterikleşmesine bir anlam veremiyordu.
Sakin ve kararlı bir sesle konuştu:
-Ben asla yalan söylemem. Bu yüzden de buradayım.
Kraliçe bu imayı anlamayacak kadar kendinden geçmişti.
-Gördüm, kanlı elbiselerini gördüm!
Cin, buz gibi bir sesle,
-Onlar bir ceylanın kanıydı, diye mırıldandı.
Kan beynine sıçrayan Kraliçe, görünmeyen bir yaratığı avuçlarında sıkarcasına inledi.
-Onu öldürmesi için bir servet verdim Avcıbaşı’na!
Cin, bu itiraf karşısında küçük bir reverans yaptı.
-Evet verdiniz. O da sizden aldığı altınlarla İskenderiye’ye pupa yelken gidiyor şimdi.
Kraliçe’nin kızaran suratı alev alıp yanacak hale gelmişti neredeyse. Duyduğu şiddetli kıskançlığın yanı sıra, aldatılmış olmak da onu öfkeden deliye döndürmüştü. Birbiri ardınca sorular soruyor, Dünya Güzeli’nin ne durumda olduğunu öğrendikçe perişanlığı büsbütün artıyordu.
-Prensesi öldürmekle görevlendirdiğiniz adamınız size ihanet etti. Üvey kızınızı öldürmeye kıyamadı.  Elbiselerini bir ceylanın kanıyla boyadı ve kanıt diye size getirdi. Siz de ona inandınız.
Kraliçe, ağlamaklı bir edayla boynunu büktü.
-Hayatımın en güzel üç günüydü. Ne kadar mutluydum. Kabussuz, huzur ve neşe dolu üç güncük.
Cin sesini çıkarmadı. Başını sallamakla yetindi. Kraliçe’ye acımıyor, hatta ona kızıyordu. Neyse ki, kötü niyetle kurduğu plan işlememiş, yeniden dünyanın en güzel kadını olmayı başaramamıştı.
Bir parça kendine gelen büyücü, sonunda doğru soruyu sormayı akıl edebildi.
-Peki, sevgili aynam, söyler misin bana? Üvey kızım olacak o lanet prenses nerede şimdi?
Cin, istemeye istemeye açıkladı:
-Ormanın ortasındaki küçük bir evde, yedi kısa boylu erkekle birlikte.
Kraliçe saçlarından bir perçemi parmağına dolayarak kıkırdadı.
-Yok daha neler? Yedi erkekle ne yapıyor bu kız? Krallığımızın namusunu da mı düşünmüyor?
Cin, olup biteni kavramak için serinkanlılıkla bekledi. Acele etmek, bazan olguları yanlış anlamaya yol açıyordu. Başını ciddi bir belaya sokan bu gerçeği, bir süre önce girdiği iddiayı kaybederek öğrenmiş ve bir daha çabuk kararlar vermemeye tövbe etmişti.
-Düşündüğünüz gibi değil Kraliçem. Bu yedi kısa boylu erkek, ki en uzun olanın boyu altı karış bile değil, Prenses’i kız kardeşleri gibi görüyorlar. Prenses onlara yemek yapıyor, elbiselerini yıkıyor, evi temizliyor.
Kraliçe bir elini beline koydu, diğer eli ise hala saçıyla oynamakla meşguldü.
-Hıh… Haspaya da bak sen. Ne kadar da meraklıymış hizmetçiliğe… Demek ormanın ortasındaki bir evde ha? Yedi ufak adamla beraber…
-Evet Kraliçem. Ufak adamların yedisi de sabah erkenden evden çıkıp ormana avlanmaya gidiyorlar. Güneş batarken eve dönüyorlar. İşlerini bitiren Prenses de pencerenin önünde onları bekliyor.
Büyücü kadın ayağa kalktı, odanın içinde bir o yana bir bu yana yürümeye başladı. Arada bir kendikendine bir şeyler söylüyorsa da Cin bunlardan hiçbir şey anlamıyordu. Gene de onun kötü bir takım planlar yaptığını sezinleyebiliyordu. Yüzündeki şeytanca ifadeyi görünce yanılmadığını anladı.
Kraliçe, önce gidip kandilleri birer birer yaktı, perdeleri sımsıkı örttü. Sonra büyük dolabın kapısını açıp dışarıya bir sandık çıkardı. Sandığın içi, kıpkırmızı elmalarla doluydu.
-Kendi işimi kendim görmeye karar verdim, diye açıkladı aynanın içindeki Cin’e.
-Elmaları yiyerek mi güzelleşeceksiniz, diye sordu Cin, kurdun karşısındaki dereden su içen saf kuzu gibi.
Kraliçe çıngıraklı bir kahkahayla inletti odayı uzun uzun.
-Bu da fena bir fikir sayılmaz. Apriados’lu kadınlar elma şırasıyla yıkarlarmış her sabah yüzlerini. Ama bu elmalar bildiğin elmalardan değil. Onu yiyen bir daha kalkamaz yerinden.
Cin, kıpkırmızı, iri, iştah kabartan elmalara ağzı sulanarak baktı. Kraliçe elmalarla kızı zehirleyecekti demek.
-Prensesi ortadan kaldırma onurunu bu kez kime vereceksiniz?
-Kimseye! Geçen defa ne olduğunu gördük. Artık kimseye güvenemem. Bu sefer işi ben halledeceğim.
Cin, bir an düşündü, fikrini açıklamadan duramadı:
-Sizi hemen tanır, Kraliçem. Elmayı da yemez.
Kraliçe aynaya doğru küçümser bir tavırla baktı.

-Bazan, senin akıllı bir yaratık olup olmadığın konusunda ciddi kuşkulara kapılıyorum. Evet, çok özel yeteneklere sahipsin ama, aslında akılsızın birisin sen. Kuş kadar aklın yok be senin. Ormandaki klübeye kraliçe olarak mı gideceğimi sandın? Böyle bir enayiliği yapamayacak kadar gururlu bir kadınım ben. Hem kendimi, hem kılığımı değiştireceğim. Ak saçlı, tatlı dilli, çirkin ama iyi kalpli bir kocakarı olacağım. Ve asıl haber şimdi: Elmayı o sürtüğe yedirdikten sonra, sana ihtiyacım kalmayacağından, döner dönmez seni aynanın içinden çıkartacağım.

Cin, duyduklarına inanamadı. Duaları kabul olmuştu işte. Sonunda yeniden eski hayatına dönecek, iki boyutlu hapishanesinden kurtulacaktı. Kraliçenin bütün kötülüklerini, şeytanca kurduğu planları unutup, ona övgüler düzmeye, güzelliğini göklere çıkartmaya başladı. En ufak bir utanç hissetmedi bunları yaparken. Yeniden özgür olabilmek uğruna bütün değerlerini paspas yapıp çiğneyebilirdi. Mutluluktan dans edemese de zıplayabiliyordu. Bu onun uzun zamandır yaşadığı en güzel gündü. Ödülünü Prenses’in ölümüyle alacaktı ama bunu dert etmesi gerekmezdi. Çünkü hayat böyleydi. Birileri ölür, birileri kalırdı. Coşkusundan başı öyle dönmüştü ki, yüzlerce fıçı şarap içmişcesine sarhoş hissetmeye başlamıştı kendisini. Bu yüzden, Kraliçe’nin kandilleri söndürmesine rağmen, perdeleri açmadan çekip gittiğini farkedememişti.

Özgürlük sevincinin krizi sona erince gözlerini karanlığa alıştırmaya çalıştı. Eşyaların, dolapların, koltuğun nerede olduklarını biliyordu ama göremiyordu. Sanki kendi dışındaki dünya ile arasına siyah bir perde çekilmişti. Evhamlı biri olsaydı, görme duygusunu kaybettiğinden kuşkulanır, ağlamaya, bağırıp çağırmaya başlardı. Neyse ki, böyle bir durum söz konusu değildi. Arkadaki gümüşe yansıyan soluk gölgesini görür görmez anlamıştı kör olmadığını. Kör olmamıştı ama, içinde bulunduğu ortamın geçici ya da kalıcı bir körlükten farkı yoktu. Odadaki eşyaların hiçbirini görememek başka nasıl adlandırılabilirdi ki?. Herhangi bir ses de duymuyordu. İşte ilk kez o zaman, kendisini bir mezara konmuş gibi hissetti. Korkmadı ama endişelendi.

Zaman geçiyor, Cin ise bunu algılayamıyordu. Perdeler kapalı olduğundan, ne güneşin doğuşu belliydi ne de batışı. Zamanın akışı yavaşlamış, neredeyse durmuştu. Kraliçe’yle en son ne zaman konuşmuşlardı? Dün müydü yoksa bir hafta önce mi? Yoksa aradan sadece birkaç saat mi geçmişti?  Neyi, ne zaman düşündüğünü bile sıraya koyamaz olmuştu.

Bütün bunlara rağmen mutluydu ve zaman-mekan konularında alimlerle aşık atacak değildi. Nasıl olsa efendisi birkaç güne kalmaz gelecek ve büyüyü sona erdirecekti. Karanlıktan da, mezar sessizliğinden de kurtulacaktı o zaman. Sıcak yaz gecelerinde çayır böceklerinin şarkılarını dinleyecek, ıslak, yeşil çimenlere sırtüstü uzanacak, yıldızları seyredecekti.

Bu tatlı hayallerle kendini oyalayan Cin, Kraliçe’nin bir sepet dolusu kırmızı elmayla çıktığı yolculuğun beklenmedik bir felaketle sonuçlandığını elbette bilemezdi. Onun gibi kurnaz bir büyücünün ormanda yolunu kaybedebileceğine inanmak, güneşle ayın yer değiştirdiğine inanmaktan daha zordu.

İş bununla kalmamış, yedi kısa boylu  adamdan kaçarken nereye bastığını göremeyecek kadar panikleyen Kraliçe,bir anda yüksek bir uçurumun tepesinden aşağıya yuvarlanıvermişti.Kral’ın muhafızları onu bulduklarında yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Kanlar içindeki yaşlı ve çirkin kadın çoktan ölmüştü. Kimdi, kimin nesiydi belli değildi. Sepetindeki elmalar ise dört bir yana dağılmıştı.

Yorumlar

yorum