Polisiye Hikaye: Muhami

Kısa polisiye öykü: Muhami

Yüksek tavanlı duruşma salonunda Ağır Ceza Mahkemesi başkanının tok sesi yankılandı:

“Sanık Ali Duran Kanmaz.”

Ali Duran iki yanında oturan jandarmaların arasından hakimin seslenmesiyle ayağa kalktı. Diğer sıradan kalkıp yanına gelen jandarma çavuşunun kelepçesini çözmesini bekledi. Sanık kürsüsüne yaklaşıp duruşmanın başlamasını beklemeye koyuldu. Mahcubiyetle sağ yanına düşen başı, nemlenen gözleri ve titreyen elleriyle bitkin bir görüntüsü vardı. Onu o halde görenlerin masumiyetine inanmamaları neredeyse imkansızdı. Oysa on altı yaşında bir genç kızı hunharca nasıl öldürdüğünü ve kızın ölü bedenine tecavüz ettiğini bilen salonda çok az kişi vardı.

Sanık kürsüsünün arkasına tribün misali basamaklar halinde dizilen ve izleyiciler için ayrılan oturaklardan birinde Ali Duran’ın burada olmasını sağlayan Başkomiser Musa Vural oturuyordu. İzmir Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği’nin en çetrefilli dosyalarını takip eden Musa belki de ilk defa bir dosyayı ister istemez şahsileştirmişti. Cinayet mahalline ilk gittiğinde karşılaştığı kızın cesedi gözlerinin önünden günlerce silinmemiş, kurbanın yüzündeki donuk bakışlarda kendi kızının aksini görmüştü. On gün süren araştırmalardan sonra kızın üzerinden aldıkları DNA’ların Ali Duran ile eşleşmesi ve adamın da cinayeti zorluk çıkarmadan itiraf etmesiyle üzerine düşeni tamamlayıp adaletin tecellisi için zanlıyı adli makamlara teslim etmişti. Ama vicdanı hâlâ yakasını bırakmıyordu. Katili yakaladığı halde onun en ağır cezayı almasını umut ediyordu. Duruşma gününü bile sırf bu yüzden iple çekmişti.

“İddianameyi dinledin.”

Hakimin gür sesinin salonda yeniden yankılanmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı Musa.

“Merve Şekerci’yi öldürmek ve maktule cinsel saldırıda bulunmakla suçlanıyorsun. Avukatın huzurda. İstersen kendini savunabilirsin. Ancak susma hakkını da kullanabilirsin. Savunma yapacak mısın?”

Ali Duran’ın çatlamış dudaklarından hırpani sesi zorlukla döküldü:

“Savunulacak bir şey yok ortada. Hakkımdaki bütün suçlamaları kabul ediyorum. En ağır cezaya razıyım Hakim Bey.”

Hakimin zabıt katibine seslenmesiyle kızıl kıvırcık saçları olan kilolu kadın klavyenin tuşlarına dokunmaya başladı:

“‘Hakkımdaki suçlamayı anladım. Huzurdaki avukatla birlikte savunmamı yapacağım. Suçlamaları kabul ediyorum. Maktul Merve Şekerci’ye cinsel saldırıda bulunduğum ve onu öldürdüğüm doğrudur,’ dedi.”

Cesedi buldukları günü anımsadı Musa. 22 Eylül günü sabah beş buçuk sularıydı. Kil kızılı renkte gökyüzünün denize düşen aksiyle birlikte durgun deniz koca bir kan gölünü andırıyordu. Sabaha yeni kavuşan şehrin karşı kıyısındaki titrek ışıklar kan denizini aydınlatıyordu. Merve’nin cesedi Karşıyaka’nın balıkçı teknelerinin sıralandığı kayalıklara yakın sahilinde çırılçıplak duruyordu. Gırtlağı boydan boya kesilmişti. Başı neredeyse boynundan ayrılmak üzereydi. Boğazından süzülüp bütün vücuduna yayılmış kanlar kasıklarından denize dökülüyordu. Dalgalı deniz Merve’nin kanıyla boyanmıştı sanki.

Olay Yeri İnceleme Ekibi, cinayet mahallini sarı şeritlerle anında korumaya almıştı. En ufak bir ipucunun bile gözden kaçmadığından emin olmak için ceset üzerinde ve çevresinde titizlikle çalışıyorlardı. Kızın cesedinin bulunana dek deniz suyuyla yıkanması ipuçlarının birçoğunun yok olup gitmesine sebep olmuştu.

Otopsinin yapılmasıyla birlikte Olay Yeri ekiplerinin hüsranlı başarısızlığı yerini umuda bırakmıştı. Kızı öldüren aynı zamanda kıza tecavüz de etmişti. Kızın bacak aralarında ve cinsel organında kızın DNA’ları ile uyuşmayan başka bir DNA örneği daha tespit edilmişti. Veri tabanında kayıtlı olan herkesle bulunan DNA örnekleri karşılaştırıldığı halde bir netice elde edilememişti. Geriye işi eski usullerle halletmekten başka çare kalmamıştı.

Ailesi, yakın arkadaşları ve hatta erkek arkadaşına kadar herkesin tek tek ifadeleri alınmıştı. Cinayetin işlendiği saatlerde kızın nerede ve kimlerle olduğunu aradıkları halde kayda değer hiçbir şey bulamamışlardı. Merve’nin anne ve babası yıllar önce boşanmış ve kız annesinin velayetine bırakılmıştı. Doktor olan annesinin nöbetçi olmasından istifade eden kız da o geceyi belli ki dışarıda geçirmeye karar vermişti. Hayatına mal olan gecede nerede ve kimle olduğunu bir türlü tespit edemiyorlardı.

Nihayet yaşadığı apartmanın girişini uzak bir mesafeden de olsa kayda alan bir güvenlik kamerasına ulaşmışlardı. Görüntüleri izlediklerinde evden hızla çıkan Merve’yi alan gri renkli sedan bir araç belirlenmiş, plakasının sorgulanmasıyla bir araba kiralama firmasının yolunu tutmuşlardı. Cinayet günü aracın kime kiralandığının bulunması, kiralama şirketinin kayıtlarının tetkiki ile kısa sürede mümkün olmuştu. Ali Duran Kanmaz adına kiralanan araç için firma tarafından hazırlanan sözleşmenin ekinde şüphelinin kimliği, telefon numarası ve adres bilgileri de yer alıyordu. Hiç vakit kaybetmeden sözleşmede kayıtlı adresin yolunu tutmuş ve hırdavat dükkanındaki Ali Duran’ı aman vermeden tutuklamışlardı.

“Olay günü neler olduğunu anlat bize.”

Hakim, Ali Duran’ın itirafıyla yetinmek niyetinde değildi. Önündeki dosyada Ali Duran’ın Emniyet’te ve Savcılıkta verdiği ifadeler, otopsi sonuçları, DNA eşleştirmeleri, güvenlik kamera kayıtları, kiralama şirketinin hazırladığı araç kiralama sözleşmesi ve daha nice delil olmasına rağmen duruşmayı olayın geçmişinden başlayarak irdeleme niyetindeydi. Musa ise bir an evvel bu caninin hükmünün verilmesini istiyordu. Yargılama usulüne rıza göstermesi gerektiğini çok iyi bildiği halde sabrının tükendiğini hissediyordu.

“Ben o gün bir araba kiraladım.” Ali Duran’ın ağlamaklı sesi güçlükle işitiliyordu. “Kiraladığım arabayla kızın evinin önünden geçiyorken gördüm. Arabamı durdurup kıza seslendim.”

“Ne diye seslendin peki? Ne söyledin kıza?”

“Niyetim laf atmaktı sadece. Gel seni istediğin yere götüreyim dedim. O da hiç itiraz etmeden arabama bindi. Önce şaşırdım. Sonra dedim şimdiki zaman gençleri, korkusuzlar. Arabayı sahile çektim. Birlikte biraz oturacaktık. Sonra kızla sevişmek istedim, direndi. Yardım için bağırmaya başlayınca yakındaki balıkçıların duyup gelmelerinden koktuğum için başını hızla arabanın önüne vurdum. Torpidodan çıkardığım bıçakla kızın boğazını kestim.”

“Kızın başını vurduğunda yaşıyor muydu yoksa o anda ölmüş müydü?”

“Bilmiyorum. Başını çarpınca hareketsizce koltuğuna düştü. Başından kan akıyordu. Ama yine de yaşıyorsa ve öyle bırakırsam beni ihbar eder diye korktum. Boğazını kestim.”

Musa hırsla sıktığı yumruklarını yerinden fırlayıp bu adamın yüzüne patlatmamak için zor zaptediyordu kendisini. Salondaki hemen herkes iğrenerek bakıyordu adamın yüzüne. O kadar sakin bir tonda konuşuyordu ki, sanki önemsiz bir hatırasını anlatır gibiydi. Midesinde hasıl olan bulantı giderek artıyordu. Adamın her ifadesinde olay yerinde buldukları cesedin kanlar içindeki hali gözünde canlanıyordu.

“Sonra ne yaptın peki?” diye sordu hakim.

“Kızı arka koltuğa taşıdım. Elbiselerini çıkardım. İşte sonrası belli.”

“Doğru dürüst anlat. Belli olan ne? Ne yaptın sonra?”

Artık hakim de öfkesini kontrol edememeye başlamıştı. Bulunduğu makam icabı sinirlerini kontrol etmek ve sanık ne derse desin yargılamasını sürdürmek zorunda olduğu halde, adamın büyük bir soğukkanlılıkla suçunu ikrar edişi onu da çileden çıkarmaya yetmişti.

“Birlikte olmaya çalıştım kızla.” dedi Ali Duran titrek bir sesle. “Ama midem kaldırmadı.Arabanın her yeri kan olmaya başlamıştı. Üstelik iğrendim. İşimi bitiremeden kızı arabadan çıkarıp kayaların üzerine bıraktım ve kaçtım.”

Hakim, Ali Duran’ın söylediklerini kelime kelime duruşma zaptına geçirtti. Avukatlığını yapan genç kadın bile söyleyecek fazla bir söz bulamadı. Yaptığı savunma o kadar kısa sürdü ki, hakim onun sadece yazılı olarak beyanda bulunmak için süre istediğini duyabildi. Aleyhte olan bir sürü delil ve müvekkilinin açık ikrarı karşısında onun da eli kolu bağlanmıştı besbelli.

Merve’nin ne annesi vardı duruşma salonunda, ne babası, ne de yakınlarından herhangi biri. Belli ki bu adamla karşılaşmak, kızlarının ölüm anını onu öldürenden duymak istememişlerdi. Buna dayanmak kızlarının ölümüne dayanmaktan çok daha zordu elbette. Ama ailesini temsilen avukatları duruşma salonunda hazırdı. Otuzlu yaşlarının sonlarında, şakakları kırlaşmış, donuk bakışlarını sanıktan ayırmadan anlattıklarını dinleyen adam söz sırası kendisine gelince ayağa kalktı. Cüppesini düzeltip ceketinin önünü ilikledi. Her şey bu kadar ortada olmasına rağmen konferans verecekmiş edalarıyla uzun uzun nutuk atmaya hazırlanıyor gibi davranıyordu. Elindeki kalemi sallayarak konuşmaya başladı:

“Sanığa bazı sorularım olacak sayın başkan.”

Kısa bir sessizlik oldu. Ali Duran da herkes gibi avukatın yüzüne bakıyordu. Belli ki, kendisine sorular surulacak olması onu heyecanlandırmıştı.

“Hakkınızda biz de kısa bir tahkikat yaptık.”

Avukat kendinden emin, hafif kibirli ve ukala bir tavırla konuşuyordu. Bu hali,bütün salondaki dikkatleri üzerine çekmesine yetmişti.

“Siz çevresinde sevilen ve saygı gören, iş güç sahibi bir insansınız. Komşularınız, esnaf arkadaşlarınız, yakın akrabalarınız sizin karıncayı bile incitemeyecek mizaçta, namazında, niyazında, az kazanıp huzurlu bir hayat süren biri olduğunuzdan bahsettiler hep. Siz suçunuzu ikrar etmiş olsanız da sizin asla bunu yapabileceğinize imkan ve ihtimal vermiyorlar.”

“Ben de insanım işte. Şeytana uydum.”

Musa, avukatın bu soruları ile nereye varmak istediğini anlamış değildi. Müştekilerin avukatlığından çok Ali Duran’ın avukatlığını yapıyormuş gibi, zanlının suç işleme potansiyeli olup olmadığını ortaya koymaya çalışıyordu. Ama yanlış yolda yürüdüğü kesindi.Yıllardır cinayet soruşturmaları yapan Musa,  ne namaz, ne iman, ne de o güne kadar sürdürülen masum bir hayatın suç işlemeyi engellemediğini tecrübeleri sayesinde çok iyi biliyordu.

“Diyelim ki öyle,” diye devam etti avukat. “Diyelim ki şeytana uydunuz. Peki sizin karakterinizdeki bir insan, gecenin bir vaktinde yanından geçtiği kızın yanında durup da onu arabasına davet eder mi? Diyelim ki cinsel olarak arzuladınız ama bugüne kadar böyle bir teşebbüste dahi bulunmayı zul addeden birisi böyle bir teklifte bulunur mu?”

“Avukat Bey nereye varmaya çalışıyorsunuz?” Mahkeme Başkanı araya girdi. Belli ki, o da avukatın sorularının bir sonuca ulaşma gayesinden uzak olduğunu düşünüyordu. “Siz müşteki tarafı temsil ediyorsunuz. Tarafları karıştırdınız sanırım.”

“Ben kimin avukatı olduğumu gayet iyi biliyorum Başkanım. Müsaadenizle sorularımı yöneltmeye devam edeceğim.”

Avukatın çıkışı salondakileri de şaşırttı. Başkan ise usul icabı onun bu soruları yöneltmesine izin vermek zorunda olduğundan  suskun kalmayı tercih etti. Herkes avukatın meseleyi nereye getirmek istediğini anlamaya çalışıyordu.

“Lütfen cevaplayın sorumu,” diye Ali Duran’ı ikaz etti avukat.

“Ben sorunuzu anlamadım. Evet o güne kadar yapmadım böyle bir şey ama o gün nefsime yenik düştüm. Arabamı durdurup onu arabaya davet ettim.”

“Nasıl davet ettiniz peki? Aranızdaki konuşma ne kadar sürdü? Hiç itiraz etmedi ya da sorgulamadı mı o kız sizi?”

“Hayır hiç tereddüt etmedi. Arabayı durdum ve camı açıp gideceğin yere kadar bırakayım dedim. O da teşekkür edip arabaya bindi.”

“Yakalanmanı sağlayan güvenlik kamerası kayıtlarını izlettiler mi sana?”

“Evet izledim.”

“Ben de defalarca ve defalarca kez izledim. Senin araban sokağın başında uzun bir süre bekliyor. Birden araba hareketlenip apartmanın önüne geliyor ve bırak senin arabanın camını açıp kızı davet etmeni daha araba tam durmadan Merve arabanın içine atlıyor. Sanki Merve’nin gelişini bekler gibi. Oradan tesadüfen geçmiyordu o araba.”

Ali Duran olduğu yerde kıvranmaya başladı. Sesi tereddütlü ama şiddetliydi. Hala suçlu olduğunda ısrar ediyordu: “Ben kızı beklemiyordum. Sordum. O da arabama bindi. Hepsi bu kadar. Kızı ben öldürdüm diyorum zaten, hâlâ neyin peşindesin sen?”

“Sükunet!” Başkan yeniden araya girdi. “Üslubuna çeki düzen ver evlat. Burası mahkeme salonu. Buradaki hiç kimseye bağırarak, kızarak konuşamazsın.”

“Önemi yok Sayın Başkan,” dedi avukat. “Zira Ali Duran bir şeyleri gizliyor. Gizlediği şeylerin ortaya çıkmasından korkuyor. O yüzden sinirinden bağırıyor aslında.”

“Benim bir şeyi gizlediğim yok. Her şeyi anlattım.”

“Peki kıza nasıl tecavüz ettin?”

“Anlattım az evvel.”

“İçine girdin öyle değil mi kızın?”

“Evet ama…”

“Yani ereksiyon olmuş muydun?”

“Ne?”

“Aletini kaldırabilmiş miydin?”

“Şey… Evet… Ben…”

“Sen dört sene evvel yitirdin erkekliğini Ali Duran. Sertleşme sorunun yüzünden yıllarca doktorlara gittin ama bir türlü çare bulamadılar. Sen de bunu kabul ettin. İki yıldan beridir de tedaviyi bile kestin. Cinsel hayatı olmayan birisin sen. Nasıl olur da kızla ilişkiye girebilirsin?”

“Yani şey… Şeyimle değil elimle…”

“Ya kiraladığını söylediğin araba? O araba tek kapılı, küçük, spor bir araba. Senin cüssende birinin o arabaya bırak binmesi sığması bile mümkün değil. Senin yaşında biri öyle bir araba niye kiralasın?”

“Canım öyle istedi de kiraladım. Yasak mı?”

“Peki kızın boğazını arka koltukta mı kestin?”

“Evet.”

“Az önce boğazını kestikten sonra arka koltuğa geçirdim demiştin. Hem senin cüssende biri o arabanın arka koltuğuna nasıl kızı taşıdın da tecavüze yeltendin?”

Ali Duran’ın alnında damla damla biriken terler yanaklarına süzülüyor, avukatın her sorusunda bocalıyor, saçmalıyor, öfkeyle bağırmaktan başka bir şey yapamıyordu.

“Zaten o yüzden bir şey yapamadım, küçük diye araba.”

“Yani kızın kesik boğazından iğrendiğin için değil de araba küçük olduğu için mi vazgeçtin?”

“Hem o, hem de o.”

“Peki hangi elinle tecavüz ettin kıza?”

Ali Duran kısa bir an durakladı ve tereddütle cevap verdi:

“Sol. Sol elimle.”

“O kadar küçük arabada sağ elinle destek almadan sol elini kızın organına nasıl sokabilirsin ki? Senin kolunu sokacak kadar yerin yokken sol elini mi kullandın yani?”

“Kullandım evet.”

“Oysa sen solak bile değilsin. Hiçbir zaman bir işi halledeyim derken sol elini kullanma ihtiyacı hissetmezsin, öyle değil mi?”

“Şey, sağ da olabilir. Bilmiyorum, hatırlamıyorum.”

Avukat giderek sesinin tonunu artırıyor, Ali Duran’ın neredeyse cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden araya giriyor, her soruda Ali Duran’ı biraz daha terletiyordu.

Musa ise şaşkındı. Avukatın üzerinde durduğu ayrıntıları kendilerinin atlamış olmalarına inanamıyordu. Yoksa katil Ali Duran değil miydi? Ama bu imkansızdı. Adamın itirafı bir tarafa, kızın kasık arasında bulunan DNA örnekleri Ali Duran ile bire bir uyuyordu. Araç kiralama şirketinden arabayı kiralayan da Ali Duran’ın kendisiydi. Kimlik fotokopisi bile vardı kiralama sözleşmesinin arkasında. Avukat olayı şüpheli hale getirerek neyi amaçlıyordu belli değildi. Üstelik de kızın ailesinin avukatlığını yaparken.

“O sen değilsin Ali Duran!” Avukatın yaptığı çıkış mahkeme heyetini bile şaşırtmıştı. Herkes Ali Duran’dan çoktan uzaklaşmıştı.

“Benim.”

“Sen değilsin. Ama katili tanıyorsun. Kızı öldüreni tanıyorsun. Onu saklamak istiyorsun. Onu korumak.”

“Yalan!”

“O kadar çok sevdiğin biri ki onun uğrunda hapse girmeyi, ömrün boyunca katil ve tecavüzcü olarak anılmayı bile göze alıyorsun.”

“Hayır yok öyle birisi.”

“Var Duran. DNA örneklerinin alındığı bölge ile tenasül uzvu arasındaki mesafe tecavüz ihtimalini sıfıra indiriyor. Üstelik otopsi raporunda tecavüzün kondom kullanılarak yapılmış olması ihtimalinin çok yüksek olduğu çünkü kondomlarda bulunan bir sıvıya kızın organında rastlanıldığı yazıyor. O sen değildin Duran. Sen, gencecik bir kızın hayatını karartıp onu gırtlaklayan birini koruyorsun. İnandığını söylediğin Allah’tan da mı korkmuyorsun?”

“Avukat Bey, lütfen hukuki bir üslup kullanın.” Başkan dahi yaşananların şaşkınlığı ile kontrolü sağlamakta zorlanıyordu.

“Kim Duran? Ömrünü hapislerde sürünerek geçirmeyi göze alacak kadar çok sevdiğin kim? Merve’nin de sevenleri vardı. Annesi, babası, arkadaşları, öğretmenleri, komşuları. Merve doktor olmak istiyordu Duran. Hastaları iyileştirmek, insanlara yardım etmek istiyordu. Sen böyle bir kızın hayatını mahvedecek kadar gaddar biri değilsin. Bize katili ver Duran.”

“Yeter!”

Hakimin kürsüye vurduğu elinin gürültüsü tüm sesleri bastırdı.

“Avukat Bey!”

“Senin de bir evladın var Duran. Ölen senin oğlun olsa da öldürenler bulunmasın ister miydin?”

Ali Duran ağlayarak dizlerinin üzerine kapandı. Hemen arkasındaki jandarmalar hızla ayaklanıp Duran’ı kollarından yakaladı ve ayağa kaldırdı.

“Oğlum. Oğlum yaptı.”

Musa, Ali Duran’ın tükürüklü boğazından hıçkırıklarına karışarak dökülen kelimeleri duyunca bir balyoz yemişçesine geriye savruldu. Yanılmıştı. Hislerine yenik düşüp olayı tüm yönleriyle araştırmamıştı. Avukatın art arda sıraladığı ayrıntıları atlamış ve adamın ikrarını, kızının gözlerini yüzünde okuduğu Merve’nin cesedini yeter kabul etmişti. Kalbinin atışları hızlanıyor adrenalin dolan damarları daha hızlı kan pompalıyordu şimdi.

“Oğlum yaptı. Kızı o öldürdü. Bana geldi, ağladı, çok ağladı. Kızın cesedinin yanına gittik. Kontrol ettim ki kızı ölmüştü. Ne yapacağımı bilemedim ama onu yakamazdım. Alıp kaçırdım oğlumu. Polisler gelip beni dükkandan aldıkları anda her şeyin ortaya çıktığını anladım ve o anda üstlenmeye karar verdim. Benim oğlum, Ali Duran’ın oğlu yaptı bunu.”

Ali Duran’ın hıçkırıkları dermansız sesini soldurmuştu. Başkan duyduklarını zapta geçirmekle uğraşırken mahkeme heyeti şaşkın gözlerle olan biteni takip ediyordu. Sanığın ifadeleri, avukatının beyanlarından sonra söz sırası yine bir cinayet büro başkomiseri gibi Ali Duran’ın ağzından itirafı almayı başaran avukata geldi.

“Cinayet dosyası gerek Emniyet makamlarınca ve gerekse de iddia makamınca yeterli düzeyde incelenmemiştir. Olaydaki tüm deliller toplanmadan ve toplanan delillerin muhakemesi doğru yapılmadan hükme varılmış ve sanığın ikrarı yeter kabul edilmekle eksik soruşturma yapılmıştır. Sanığın sağlık durumu, otopsi raporu, olay yerinden alınan ikinci bir DNA örneği daha olması, bu DNA örneği ile sanığın DNA’larının benzerlik göstermesi ve buna rağmen diğer DNA örneğinin sahip veya sahiplerinin kim olduğuna yönelik yeterli araştırma yapılmaması, gerçek suçluların adli merciler önüne getirilememesine sebep olmuştur. Ali Duran, sadece oğlunu korumak içgüdüsü ile hareket etmiş olup bu durum ifadesi ve dosya münderecatı ile de sabittir. Bu sebeple takdiri sayın mahkemenize ait olmak üzere asıl faillerin yakalanıp yargılanması hususunda gereğinin yapılmasını talep ediyoruz.”

Duruşma ertelendi ve Ali Duran yeniden tutuklanarak cezaevine gönderildi. Avukatın dosyayı yeni bir şekle soktuğu açıktı. Ali Duran’ın ifadeleri doğrultusunda oğlu Mehmet’in yakalanması için gerekli kararlar süratle çıkarıldı.

Musa hiç vakit kaybetmeden asıl katilin peşine düşmek konusunda kendi kendini görevlendirmişti bile. Profesyonelliği bir kenara itmenin acı sonucunu iliklerine dek hissediyordu. Duruşma salonundan çıkarken cüppesini çıkarıp koluna asan avukatın yanına yaklaştı. Kimliğini gösterip kendisini tanıttı. Güleç bir ifadeyle kendisine cevap veren avukat, cinayeti araştırmakla görevli detektifin karşısında olduğunu anlayınca anında ciddileşti, kaşları çatıldı. İşini doğru dürüst yapamamış bir polis olmanın mahcubiyetiyle bakışlarını kaçırarak teşekkür ve özürlerini sıralayan Musa’nın sözlerini tamamlamasını bekledi. Söyleyecek sözünün kalmadığını anlayınca boğazını temizleyip konuştu:

“Ben sana işini öyle yap, dosyalarını böyle takip et diyecek değilim. Özür dilemen gereken kişiler de ben değilim. Merve’nin annesi, babası ve hatta içeride oğlu için hapse girmeyi göze almış o babadan özür dilemelisin. Hiçbir cinayet yoktur ki, ardında şüphe bırakmasın. Ancak hiçbir şüphe yoktur ki, hukukun kılıcıyla dağılmasın. Adalet sadece kulağa hoş gelen bir laf değildir. Bizler, yani avukatlar, hukuku icra edenler bu sözün güzelliğiyle savunma yapmaktan çok, onu hakikatte yaşatmak için çalışırız. Şeytanın günahkarlar ordusuyla değil, suçun bizzat kendisiyle savaşırız. Mesele bir suçluyu aklamak ya da bir masumu savunmak değildir. Mesele hukukun vicdanını ve onurunu kurtarmaktır. Bugün oğlu yerine Ali Duran mahkum olsaydı hukukun namusu iki paralık olurdu. Ben namusumuzu savundum…”

Yazan: Oğuzhan Aslan
Editör: Genco Sümer

Yorumlar

yorum

turgutsisman Yazar