hikaye gemileri yakmak

Hikaye: Gemileri Yakmak

Hikaye: Gemileri Yakmak ***

 

Siz hiç gemilerinizi yaktınız mı? Ben yaktım. Hem de pek çok kez. Hissediyorum yakınlarda bir kez daha olacak. Eğer hiç yakmadıysanız nasıl bir duygu olduğunu bilemezsiniz. Söyleyeyim: Muhteşem.

Kök de saldım, zincirlerim de oldu. Onu da denedim ama hep bir ses beni uzaktan çağırdı: bu yetmez bu yetmez sana. Sen sadece bu değilsin! Şimdilerde gözüm gene okyanuslar arıyor. İçim gene kıpır kıpır. Kalbim küt küt. Yüzümde bir gülümseme. Biliyorum bir şeyler olacak. Zamanı geldi. Hissediyorum. Gene yakacağım gemilerimi.

 

gizemli hikaye gemileri yakmak

Uzun zamandır, daha doğrusu bunalım başladığından beri iş yerinin tadı tuzu kalmamıştı. Herkes suratı bir karış, saçma sapan, incir çekirdeğini doldurmayan konulardan dünyanın en önemli konusuymuş gibi konuşan bir tür robotlara dönüşmüştü. Bu robotlaşma sürecine ayak direttiğim için iş saatinde hayallere dalmaya ayırdığım sürenin artmış olduğunu farkettim. Çok geçmeden de garantisi yanında ilginçliğini ve mesleksel gelişme fırsatlarını da iyice yitirmeye başlayan bu işten ayrılmak amacıyla Guardian gazetesinin iş ilanlarına bakmak her hafta yaptığım düzenli bir alışkanlık haline gelmişti.

İşte tam bu sırada İskoçya’da yaşayan eski bir arkadaştan bir email aldım. Antartika’ya gidiyormuş. Bana da teklif ediyordu. Nasıl olur? diye sormama fırsat vermemek için inceden inceye açıklamayı ihmal etmemişti: Amerikalılarla birlikte yapılan bir araştırma projesiymiş. Kendisi bir doktor (tıp doktoru) olarak projeye katılıyormuş. Beni de – eğer kabul edersem tabii – proje geliştirme ve monitor elemanı olarak teklif edecekmiş. Proje sonuçlarını, etkilerini denetlemedeki deneyimim –özellikle hep sosyal konularda çalışmış olmam büyük avantajmış- onların tam aradıkları bir şeymiş. Üstelik etnik kökenimin değişik olması da çalışmanın bütünü için bulunmaz bir bonusmuş. Bana pek inandırıcı gelmese de projeyi öğrendikten sonra kendimin çalışmadaki yerini hayal edebildim ve arkadaşımın haklı olduğunu anladım.

İşte o günden beri ayaklarım yerden kesildi. Bir kaç gün kimseye bir şey söylemeden fikri aklımda evirip çevirdim. İyice düşünüp sonunda gitmeye karar verdim. İşte o andan itibaren uçmak için sabırsızlanan bir kuşun mutluluğu, yerini endişeye bırakmakta gecikmedi. Fakat bu endişe projeye ya da Antartika’da bu yaşta -49- nasıl yaşayacağıma dair değil de bütün bunları aileme, iş çevreme nasıl anlatacağım, onların tepkilerini nasıl gögüsleyeceğime dairdi. Özellikle sevgili eşiminkilerini tabii:

“Çocuklar büyüdü ama yine de sana ihtiyaçları var.”

“Evet kız 25 yaşında; kocası ve bir yaşındaki çocuğuyla Paris’te yaşıyor. Oğlan da 24ünde ve kız arkadaşıyla beraber dünyayı geziyor.”

“Altı ay orada ne yapacaksın?”

“Herkes ne yapıyorsa onu.”

“Tam yaza girecekken orada tekrar kış yaşayacaksın”

“Na’pıyım?”

“Soğuktan donarsın!”

“Güldürme beni, bu teknolojik düzeyde?”

“Bütün bir yıl boyunca hiç güneş yüzü görmemiş olacaksın.”

“Bolca D vitamini alırım yanıma. Güneş ışığı lambaları da var.”

“Tek bir ağaç yok!”

“Resimlerini götürürüm yanımda.”

“Daha yeni taşındık şu eve, ağız tadıyla bir yıl bile oturmadan sen hemen havalandın.

“Ev kaçmıyor ki, altı ay sonra geri döneceğim..

“Sabbatical* bile alamazsın, bu ekonomik bunalımda vermezler”

“Vermesinler.”

“Geri geldiğinde işsiz ne yapacaksın?”

“Hele bir geri geleyim, düşünürüz.”

“Geri geldiğinde kilidi değişmiş bulursan hiç şaşırma!”

“Haahhhhaaaaaaa. Sen bilirsin.”

Biliyordum eşim kırılmıştı bana. Haksız da sayılmazdı. Ne de olsa bir çok gemiyi birlikte yakmış bir o kadarını da birlikte inşa etmiştik.Fakat ne yeni evin ne de endişe, uyarı ve nihayet tehdit arasında değişen bu duygusal yaklaşımların üzerimde hiç bir etkisi olmadığını büyük bir ilgi ve şaşkınlıkla gördüm. İçimden gelen o ses habire bu fırsatı kaçırmamamı söylüyordu. Başka fırsatlar için önümde fazla zaman da kalmamıştı zaten.

İstifa dilekçemi verdim. Pasaportumu yeniledim.Vizemi ayarladım. Beni bekleyen bu maceranın bana bu yaşımda neler getireceğini / götüreceğini kestiremeden Yeni Zelanda’ya Hong Kong’tan aktarmalı uçak biletimi aldım. Tabii bunların parasını araştırma kurumu ödüyordu.

Uzun zamandır görmediğim arkadaşımla derin, içten sohbetlere dalarak bütün işlemlerimizi – sağlık kontrolleri, aşılar, röntgenler, MMRlar, kan tahlilileri – yaptık. Psikolojik kontrolden de geçtik. Kavgacı, çabuk sinirlenen tipler olmadığımıza kanaat getirdiler. Zor koşullar altında bir de olumsuz kişilik özellikleriyle uğraşmak istemiyorlardı haklı olarak. Dayanıklı, çözüm arayıcı, destek verici insanlardı aradıkları. Her şeyden önce meslekleri ne olursa olsun hayatta kalma yetenekleri olmalıydı bu insanların.

Verilen eğitimleri de tamamladıktan sonra nihayet Yeni Zelanda’ya uçma vakti geldi. Çocuklara telefon ettim. İyi yolculuklar ve eğlenceler dilediler bana. Kocam dargındı. Bir şey demedi.  Anahtarı yine de aldım ve çantamın özel fermuarlı bölümüne yerleştirdim. Nasıl olsa dönene kadar ona bir ihtiyacım olmayacaktı. Güneşli bir bahar gününde Hong Kong’a uçtuk. Orada bir gece kaldık. Bütün yol boyunca ve otelde hep uyudum. Londra’daki koşturma, sorulara cevap, eğitim, eşimin surat yapması farketmeden yormuştu beni. Ertesi sabah erkenden Yeni Zelanda’nın Christchurch kentine uçtuk.

Christchurch’te bile kafam yastıktan kalkmadı. Jet lag dediler. Neyse ki orada bir hafta havanın uçmaya elverişli hale gelmesini bekledik de şehri gezmeye fırsat buldum. Şehir kışa hazırlanıyordu. Her yer yapraklarla kaplıydı. Arkadaşım o zaman söyledi neden bu görevi kabul ettiğini. Eşi onu aldatmış ve ayrılmak zorunda kalmıştı. Kendine gelebilmek için coğrafya değiştirmek istemişti. Benim asıl nedenim neydi? “Hiiiiiiiç,” dedim. “Hava değişikliği.” Nedense o anda gerçek nedeni söyleyememiştim: Gemi yakma tutkusu! Belki bana inanmayacağını düşünmüştüm. Ne de olsa kocam beni aldatmamıştı. Bir sevgilim de yoktu. E nasıl açıklayabilirdim dünyanın dibine gitmemi. Kim inanırdi gerçek nedene?

Christchurch’te beklerken nemli parklarda gezdik, buğulu kafelerde oturduk. Kapalı gökyüzünün ne zaman açılacağını merak ettik. Herkes dünyanın değişik şehirlerinden geldikleri için anca burada hepsini görebilmem mümkün olmuştu. Yedi kadın onbir erkektik. Yaş ortalaması 35 ti. Kimisi  karı kocaydı. Kimisinin ilk, kimisinin ikinci gidişiydi. En yaşlıları bendim. Doktor arkadaş, ben ve bir de ahçı hariç hepsi değişik dallarda mühendistiler. Onlar doğada araştırma yapacaktı, ben de onların üzerinde. İnsanların zor koşullarda nasıl fiziksel ve psikolojik savunma mekanizmaları geliştirdiklerini; nasıl birlikte bir toplum içinde yaşadıklarını; nasıl dayanışma oluşturduklarını; ya da oluşturamadıklarını; kısaca sosyal dinamikleri inceleyecek, veriler toplayacaktım. Bunun için minyatür bir topluluk geliştirme planıyla gidiyordum oraya. Bölgeye bizden önce gitmiş iki grup daha vardı ama onların yerleşim merkezleri bizimkinden uzaktı ve biz onlarla çalışmayacaktık. Çok zorunlu durumlar olmadıkça  görüşebilmemiz bile imkansızdı.

Bir hafta sonra hava açtı. Dediler uçak hazır. Uçağa binerken elimize Antartika’nın geçmişi hakkında bir kitap tutuşturdular. Kıta 1911’de  Norveçli Roald Amundsen tarafından keşfedilir.. Köpeklerin çektiği kızaklarla güney kutbuna varan Amundsen dönüş yolunda da köpekleri  yiyerek yaşamını sürdürür ve sağ salim medeniyete döner. Sonra 17 Ocak 1912’de İngiltere’den Robert Falcon Scott ve dört arkadaşı güney kutbuna varıp da Norveç bayrağı ve terkedilmiş bir çadır bulduklarında büyük bir hayal kırıklığına uğrarlar. Scott günlüğüne “bu kadar zorluktan sonra bu korkunç yere gel ve de ilk gelenin sen olmadığını anla…” diye yazar. Bu araştırmacılardan hiç biri -Scott da dahil – bir daha evlerine geri dönemezler. Korkunç hava koşullarından bir türlü yiyecek ve malzeme depoladıkları kulübeyi bulamazlar. Halbuki sadece yirmi kilometre uzaklıktadır. Arkadaşlarından biri donarak öleceğini anlayınca onlara daha fazla yük olmamak için çadırdan “ben biraz dışarı çıkıp geleceğim,” diyerek çıkar ve bir daha geri gelmez…..Kalanlar da açlık ve soğuğa yenilirler. Scott günlüğüne “Tek tesellim kendimle ve dünya ile barışık olarak ölüyorum – korkmadan,” diye yazar. Sekiz ay sonra baharla birlikte aramaya çıkan bir ekip tarafından donmuş cesetleri çadırlarının önünde bulunur ve orada buzun altına gömülürler.

Yedi buçuk saatlik bir uçuştan sonra beyazlar kıtasına vardık. Her yer, her şey beyazdı, uzakta görünen araştırma binasının karaltısından başka. Uçak yaklaşan kar fırtınasına kalmamak için fazla beklemeden bizi bırakıp hemen havalandı. Birden bire bu uçsuz bucaksız sessizlikler diyarında denklerimiz, bavullarımız ve çantalarımızla kalakaldık. Üzerimizde on kat giysiler, eldivenler, balaklavalar, kalın kar botları -56 derece (C) a karşı teşkilatlı bir şekilde elli metre ilerdeki binaya doğru yürümeye başladık. Eşyaları binadaki kar arabalarıyla geri gelip alacaktık. Nasılsa çalınması mümkün değildi. O sırada arkamdan güçlü bir rüzgar ile yere savruldum. Pilotun korktuğu fırtına bu olmalı diye düşündüm yerden kalkmaya uğraşırken. İki dakika içinde burnumun önünü göremez olmuştum. Karlar gözlerimin içine giriyor, kalkmaya uğraştıkça karlara batıyordum. Arkadaşların seslerini duyuyordum ama ne anlayabiliyordum ne de cevap verebiliyor. Ne kadar çabuk gelişti bu fırtına, diye düşündüm. Pilotlar haklıymış. Binaya bile ulaşamadık. Ayağa kalktım ama gene yere kapaklandım. Yüzüm karın içinde. Bir arkadaş kolumdan tutup kalkmama yardım etti. Bir şeyler söyledi ama anlamadım. Birbirimize dayanarak rüzgara ters yönde yürümeye başladık. Böyle ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum ama kar ve rüzgar biraz azalır gibi oldu. Bir kaç adım ilerde kavuniçi bir karaltı gördüm. Biraz yaklaşınca bunun kavuniçi renkte bir çadır olduğunu anladım. Önündeki bir arkadaş da gelin gelin diye bize işaret ediyordu. Zor zahmet yaklaşınca bez kapıyı kaldırarak hepimize yol açtı. Çadır küçük ama sağlamdı. İçeride rüzgar pek hissedilmiyordu. Karlarımızı silkeleyerek kar zemine oturduk. Bir köşede uyku tulumları bağlanmış çantaları bulunuyordu. Birinin adı Robert, diğerininki Bill’di. Anladığım kadarıyla bizden önce buraya gelen gruptandılar ve araştırma için merkezlerinden uzaklara gelmişlerdi, tıpkı bizim de yapacağımaz gibi. Bana termoslarından çay ikram ettiler. Şekerleri de vardı. Epeydir burada oldukları için hep geldiğim yerlerden sorup hasret gidermeye çalıştılar. Bizi getiren uçağın postayı almak için bile olsa hiç beklememesini kınadılar. Benim altı ay sonra geri gideceğimi öğrenince Robert çantasının ön gözünden çıkardığı bir zarfı bana  uzattı.

“Madem Londra’ya döneceksin, senden ricam, oraya vardığında bunu postaya atarsan çok sevinirim. Buraya uçak bir daha ya gelir ya gelmez bu kış. Londra’dan at ki garanti olsun, Christchurch’ten atma.”

“Tabii,” dedim, mektubu yanımdan ayırmadığım çantamın özel bölümüne, evin anahtarının yanına yerleştirirken, “memnuniyetle.”

Fırtına dinmişti ama hava indiğimiz zamana göre iyice kararmıştı. Merkezi kendim bulabilmem imkansız olacağı için beni oraya kadar götürdüler. Bütün ısrarlarıma rağmen içeri girmeyi reddederek on metre kala bana veda edip kendi yollarına gittiler.

Zaman hem çabuk geçiyordu hem de sanki hiç bitmeyecek gibi yavaş. Ne çok zamanı vardı insanın bu sonsuz sessizlik ve beyaz gölgelerde. Her günüm dolu dolu geçiyordu. Haftada bir gün tatilimiz vardı ama aslında o gün de çalışıyorduk. Doğrusunu söylemek gerekiyorsa ben özellikle çalışıyordum. Hazırladığım toplumsal gelişme planında eğitimlerin yanı sıra şiir, kitap okuma günleri, tiyatro, kukla gösterileri de vardi. Gönüllüleri yönetmek çok zamanımı alıyordu. Bundan da pek memnundum doğrusu: Evi, geride bıraktıklarımı özlememi engelliyordu. Arada bir dışarıdaki araştırmalara da katılıyordum. Dışarıda çadırda kalırken, bir fırtına, tipi çıktığında gözlerim sanki birilerini arıyordu ama bir daha öbür gruplardan kimseyle karşılaşmadım.

Sonunda altı ay başarıyla bitti. Londra’ya döndüm. Eşim beni havaalanında karşıladı. Beraberce eve geldik. Üzerimde tuhaf bir sakinlik olduğunu o da farketmişti. Sakin ama mutlu. Kendimle ve dünya ile barışık. Kim demişti bunu?

Bir hafta sonra çocuklar geldiler. Biricik torunum iyice dillenmişti. Bana verilen mektubu çoktan unutmuştum. Bir gün anahtarlarımı ararken onların yanında buluverdim. Postahanede tam pulu üzerine yapıştıracaktım ki  bir de ne göreyim: Adres bizim adresin aynısı. Bir solukta eve geri geldim. Durumu eşime anlattım. Beraberce mektubu açmaya karar verdik.

Mektup bir kadına yazılmıştı. Yazan kişi onu sevdiği halde bırakıp böyle uzaklara gittiği  için özür diliyordu. Ne yazık ki yapması gerekiyormuş bunu. Yoksa kendisi olamazmış. Kendisi ve dünya ile hiç bir zaman barışık olamazmış, iç huzurunu bulamazmış. Onu ölene kadar unutmadığını ve unutmayacağını söylüyordu. Tarih 10 Ocak 1912 idi ve imza yerinde Robert Falcon Scott yazıyordu. Önce bu ismi nereden bildiğimi hatırlayamadım fakat sonra çorap söküğü gibi geldi tabii.

Falanca ünlü kişi bu binada oturmuştur diye yazan plakalardan bir tane de Robert F. Scott için alıp evin ön cephesine astırmadan içimin rahat etmeyeceğini anladım. Belediyeye başvurdum. Araştırdılar. Doğru çıktı. Plaka hakettiği yere asıldı. Fakat mektubu kimselere gösteremedim, eşim hariç.

* Sabbatical: Üniversite ya da bazı işyerlerinde çalışanlara verilen uzun süreli, ücretli veya ücretsiz izin.

Londra – Mart 2016 – Necva Esen

Yorumlar

yorum