Sevin Okyay ile Çay Sohbeti

Sevin Okyay

Gazeteci, yazar, çevirmen ve radyo programcısı Sevin Okyay ile tanışmayı uzun zamandır çok istiyordum. Kısmet bu gidişimeymiş. İstanbul’dayken kendisini aradım. Tanışma talebimi ilettim. Çok memnun oldu ve beni NTV’de çay içmeye çağırdı.

Maslak’taki kurum binasına biraz erken ulaştım. Görevlilerin geldiğimi haber vermelerinden birkaç dakika sonra Sevin Okyay karşımda duruyordu.Samimi bir tanışma faslının ardından uzun sohbetimiz başladı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Daldan dala atlıyorduk ama Sevin Hanım’ı dinlemenin keyfini bozmamak için konuşmanın akışına müdahale edemiyordum. Zaten bunun bir tanışma toplantısı olması gerektiğini düşündüğümden önceden hiçbir soru hazırlamamış, notlar almamıştım. Çaylarımızı yudumlarken, aklıma ne gelirse onlardan söz edecektim. Önceden söz etmeyi planladığım tek konu kendimle ve Polisiye Durumlar’la ilgili olanlardı.

Sevin Okyay içtenlikle düşüncelerini açıkladı. Ondan pek çok şey öğrendim ve öğrenmeye de devam edeceğimi umuyorum. Bu bir mülakat ya da röportaj değildi. O yüzden tıpkı sorular gibi, cevaplar için de bir hazırlık yapmamıştım. Ne bir teyp ne de kalem kağıt vardı yanımda.

Sevin Okyay’ın dile getirdiği düşüncelerinden kalın çizgilerle aklımda kalanlarının bir kısmını kendisinin de onayını alarak Polisiye Durumlar izleyicileriyle paylaşmak istiyorum.

* Polisiyenin Altın Çağı bu adı gerçekten hak ediyor. Aslında bu dönemi zamansal bir oluşum olarak değil, Britanya’ya özgü bir ekol olarak değerlendirmek gerekir. Nasıl ki, Agatha Christie, Amerika’ya mal olamamışsa, Hammet ve Chandler da Birleşik Krallık’a ait olamamıştır. Okunup okunmama açısından değil, özelliklerini taşıma açısından.

* Georges Simenon‘u severim. Özellikle Flaman Hikayelerine bayılırım. Flamanlar zor ve kapalı insanlardır. Bu hikâyelerin bazıları da korku hikâyelerine benzer.

* Leonardo DiCaprio haketmesine rağmen Oscar’ı yıllarca alamadı. Bu yıl almasına kimsenin itirazı olmaz ama daha iyi oynadığı filmler vardı. Alejandro G. Iñárritui’nun da çok daha iyi işleri vardır. Öte yandan, Leonardo DiCaprio, çok iyi oyuncu, Brad Pitt gibi. Bence gene onun gibi çok güzel oluşunun cezasını çekiyor. Yıllardır ikisine de Oscar vermediler, ikisi de beş kez aday oldu. DiCaprio daha çok sevilir, ben Pitt’e antipati duyulmasını biraz da Angelina faktörüne bağlıyorum. Tom Cruise’a gelince, onlar kadar yakışıklı olmasa da iyi oyuncu. Aynı zamanda çok çalışkan ve disiplinli. “Born on the First of July / Doğum Günü Dört Temmuz”la da bunu kanıtlamıştı. Ne var ki, karizmadan yana eksiği var. Bunu da “The Last Samurai / Son Samuray”da karşısına Ken Watanabe çıkınca görmüştük.

* Ben jürilerin bazı yarışmacılara, “O daha genç, nasılsa ileride kazanır,” diye ödül vermemesine karşıyım. Ne münasebet? Genç olması ne ifade eder ki? İleride daha iyi oynayacağı ne malum? Hakkı neyse, o verilmeli.

* Türkiye’de polisiye edebiyat gelişiyor demek zor. Evet, polisiye yazanlar çoğalıyor, bir ölçüde de satılıyor ama ilgi odağı olmasının nedeni bu değil. Sadece önce Osman Aysu, şimdi de Ahmet Ümit çok satıyorlar.

* Kitap bastırmak, dünyanın her tarafında bir sorun. Türkiye’de yayınevleri, genç yazarların kitaplarını riskli buldukları için basmak istemiyor. İyi de, baskı rakamları atla deve değil ki. 40-50 bin baskı yapmayacaklar, topu topu 1000-1500 basıyorlar. Neyin riskiymiş bu?

* Küçük kitabevlerinin raflarında genç yazarların kitaplarını bulamayabilirsiniz. Ama büyüklerde var. Az da olsa bütün kitaplar satılıyor. Eninde sonunda birileri fark ediyor ve satın alıyor. Hemen satılıp bitmese de sonunda satılırlar.

* Ben her zaman yapıcı eleştiriden yanayım. İster film, ister roman olsun, bir eseri yerden yere vurmaktansa, hakkında yazmamayı tercih ederim. Yani beğenmediğim bir eser hakkında yazı yazmam. Zaten yazıp bastırmak, ya da diyelim ki film yapmak yeterince zor. Polisiye romana gelince, bir-iki istisna dışında hepimiz eleştiriden çok tanıtım amaçlı yazıyoruz zaten.

* İsveç Polisiyesi’ni beğeniyorum. Kendine özgü, egzotik bir havası var. Uzak Doğu ya da Pasifik adaları egzotizmi gibi bir şey değil elbette. Altı ay gece, altı ay gündüzün yaşandığı bir diyara özgü bir egzotiklik. Önce insanlara, onlardan kitaplara, romanlara yansıyor. Bunu hissediyorsun, bana da çekici geliyor.

* Türkiye’nin polisiye edebiyat tarihini öğrenme bakımından hepimiz Erol Üyepazarcı’ya çok şey borçluyuz. Çoğumuz, Türkiye’de polisiye edebiyat Osman Aysu ve Ahmet Ümit’le başladı sanıyorduk. Oysa yüz yıldan uzun bir tarihi var.. Ne yazık, Erol bey iki ciltlik “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes”u yazana kadar, 1950’ye kadar olan polisiye edebiyatımızı bilmiyorduk. Bunun Osmanlı ve cumhuriyetin ilk yılları dönemleri de var. Örneğin, Zuhal Kuyaş’ın varlığından haberim yoktu. Oysa öyle güzel dönem romanları yazmış ki. Bana, yaş icabı, o dönemleri yaşadığım için çok yakın ve tanıdık geliyor. Yalılarda oturan eski varlıklı, güngörmüş aileler vardı çocukluğumda. Geçinmek için evdeki eski ama değerli eşyalarını satarlardı. Yazık ki polisiyeyi çok erken bırakmış.

* Yeni teknolojik aletleri kullanıyorum. Ama çok da hevesli değilim. Geçmişin, çocukluk yıllarımın daha güzel olduğunu düşünüyorum. Belki şimdi hayat daha kolay, daha eğlenceli. Ama geçmişi sevmek de bizim hakkımız.

Yorumlar

yorum

gencoysumer Yazar