Cenk Çalışır ile röportajımız:

Polisiye yazarlarımız ile yaptığımız röportajlara Cenk Çalışır ile yaptığımız söyleşi ile devam ediyoruz bu hafta:

Cenk Bey merhaba, öncelikle bize ve sitemizi takip eden polisiyeseverlere zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Siz İktisat bölümü mezunusunuz. Ayrıca biyografinize bakınca basın ve otomotiv sektörlerinde çalıştığınızı ve akabinde reklam ve tanıtım fotoğrafçılığı üzerine kariyerinize devam ettiğinizi görüyoruz. Meseleye buradan bakınca polisiye dünyasına adım atmanız şaşırtıcı görünüyor. Polisiyeye ilginiz nerden kaynaklanıyor? Nasıl başladı polisiye yazarlık maceranız?

Cenk Çalışır
Yazarlığın ilk adımı çoğu yazar gibi bende de okumakla başladı. Okurken heyecanlandığım romanlar, çoğunlukla gerilimi, heyecanı yüksek macera romanları ve polisiyeler oldu. İzlediğim filmler de çoğunlukla bu türlerdeydi. ‘Şimdi ne olacak?’ sorusuyla okuduğum, izlediğim her şeyden büyük keyif aldım. Bir gün elim kalem tutunca beslendiğim yerden üretiyor olmam sanırım doğal bir sonuç.

Öte yandan suç unsurundan yola çıkıyor olsam da ana temam insandır. Suça götüren süreç ve suç planları insanı anlatmanın farklı bir tarafı. İnsana bu karmaşık yanından bakmayı seviyorum.

Türk polisiye edebiyatına baktığımız zaman dünya edebiyatına nazaran alakanın daha düşük olduğunu görüyoruz. Polisiye yazar sayısı açısından da okuyucusu açısından da bu durum böyle. Türk insanının polisiyeye mesafeli duruşunu neye bağlıyorsunuz?


Bu durum öncelikle doğulu yanımızla ilgili sanıyorum. Polisiye, Avrupa ve Amerika’da kendisine daha çok okur buluyor çünkü tarihlerinde, romanlara, filmlere konu olmuş suçlular var. Oysa doğu toplumlarında işlenen cinayetler, öfke patlamaları, alacak verecek meselesi gibi sıradan nedenlere dayanıyor. Planı, dahice zekası ile şaşırdığımız bir hırsız yok. Mafya, kaldırım kabadayısından öte değil. Gerçek hayatta suç ve suçlu arasındaki neden-sonuç ilişkileri çok açık ve sıradan. Okur bu anlamda doğulu polisiye öykülerin gazete haberinden farklı bir şey olmadığını, batılı polisiye öykülerin ise fantastik olduğunu düşünüyor.

Çoğu okur için polisiye roman, cinai romanlarla eş tanımlanıyor. Oysa polisiye ya da suç edebiyatı dediğimiz başlık altında, cinayet muamması dışında birçok konu işleniyor.

Öte yandan okurların birçoğu, edebiyatın ne anlatıldığından çok, nasıl anlatıldığı olduğuyla ya ilgilenmiyor ya da bilmiyor.

Okuru az olunca, yazarı da az oluyor haliyle.

Türkiye’de polisiye yazına merak giderek artıyor gibi görünüyor ama bu alanda eserler kaleme alanlara nazaran tanınırlık ve tiraj noktasında ön plana çıkan isimlerin bir elin parmaklarını geçmediğini görüyoruz. Polisiye edebiyatın belli bir grubun tekeli altında olduğunu düşünüyor musunuz?

Bu anlamda tekelcilik popülerliğin sonunda doğuyor. Türk okuru çoğunlukla popüler olmayanın iyi olmadığını düşünüyor. Yanlış anlaşılmasın popüler olan kötüdür demiyorum. Popüler kültürün hakim olduğu bir pazarda, okurun böyle düşünmesi için şartlanması kaçınılmaz. Hep aynı isimlerin etrafında dönen bir medyada, okur sunulanla yetiniyor. Yerelde butik kitapevleri bu konuda çalışıyor olsalar da yetersiz kalıyorlar.

Son dönemde tema dergileri, bloggerlar, forum siteleri, popülerin dışında bir kültüre sesleniyor. Zamanla bu çember kırılacak ya da bugünkü kadar sert olmayacak diye umuyorum.

Polisiye romanlar, öyküler kaleme alan yazarların başkahramanlarının hep “Başkomiser” olmasını neye bağlıyorsunuz? Bu kişiler neden farklı rütbe ve mevkide olmak yerine Başkomiser olarak seçiliyor? Bunu sizin romanlarınızda da gördüğümüz için soruyoruz.

Benim romanlarımda birincil kahraman başkomiser değil aslında. Çözüm ekibinin içindeki kahramanlardan biri. Zihinsel kurguyu daha çok komiserler üzerinden işliyorum. Ama polisiye türünde çoğunlukla başkomiser öne çıkıyor. Çünkü Emniyet Teşkilatı’nda bir suçun çözümünde ilk adım suçun tanımlaması ile başlıyor. Bu tanıma göre ilgili departman görevlendiriliyor. Departman, ister cinayet masası ister narkotik olsun mutlaka bir hiyerarşi var elbet. Askeriye gibi ast üst ilişkisi söz konusu. Suçlunun peşindeki birimleri sokakta ya da masada yöneten rütbe başkomiser. Hikayede gerektikçe Şube Müdürü ya da Emniyet Amiri girebileceği gibi, komiser ya da komiser yardımcısı da konu olabilse de çözüm ekibinin amiri kendinden çok söz ettiriyor.

İçlerinde büyük yayınevlerinin de olduğu geniş bir kesim Wattpad gibi sosyal medya uygulamalarında popülarite yakalayan ve ekseriyeti çok genç yaşta olan kişilerin edebi kaygı gütmeden yazdıkları öyküleri, günlükleri ve denemeleri kitaplaştırma yoluna gidiyor. Yayınevlerinin edebiyata bu kadar ticari yaklaşmasını doğru buluyor musunuz?

Edebi kaygılardan uzak çalışmalar için çok da iyi niyetli bir bakış açısı olduğunu düşünmüyorum. Yazar olmak arzusundaki isimlere mavi boncuk dağıtarak, hayallerini ticari malzeme yapıyorlar. Burada alan memnun satan memnun durumundan farklı sonuçlar doğuyor. Öncelikle pazarın kalabalıklaşması, okurun nitelikli esere ulaşmasını engelliyor. Okur, parasını ve zamanını boşuna harcadığını düşünüyor, sonrasında ‘Ben zaten Türk yazar okumuyorum ki’ cümlesini çok okudum biliyorum inancıyla kurup, savunuyor. Yazar olmak yolundaki arkadaşlar, eserlerini bu kadar kolay yayınlayınca, kendilerini geliştirme gereksinimi duymuyorlar. Yazar olmakla yazan olmak arasındaki farkı bilmiyorlar.

Ticari demişken bir de şu var; başka alanlardaki birikimleri ya da yetenekleri ile marka olmuş isimlerin edebi ilk çalışmaları, daha rafa çıktığı gün çok satanlarda yer alıyor. Sanki bütün Türkiye sıraya girmiş çıksa da alsak diye bekliyor. Çok samimi bulmuyorum. Bu noktada çok satanla çok sattırılan ya da çok sattırılmaya çalışılan gibi farklar olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarınızdan yola çıkarak, kendinizi polisiye dünyasının hangi dönemine ait hissettiğinizi söyler misiniz? Siz bir Altın Çağ polisiyecisi misiniz, yoksa Kara Romancı mısınız? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Yayınlanmış beş romanımın alt başlık olarak türleri farklı. Mizahın, gerilimin, psikolojinin, maceranın öne çıktığı, polisiye ile kol kola girdiği ayrı çalışmalar. Bu anlamda altın çağın katil kim muamması ile kaleme alınmış eserler değil. ‘Kim yaptı?’ sorusu baskın ya da tek soru değil. Cinsellik ve şiddet içermesi açısından hard-boiled denilen Amerikan türüne daha yakın sayılabilir. Ancak çerçeveyi sorunuzdaki kadar geniş tutarsak, suç ve suçlunun nedenleri açısından kara roman demek yanlış olmaz.

Türkiye’de polisiye edebiyat kadar polisiye sinema da gösterime giren filmlere nazaran bir hayli yetersiz. Oysa Hollywood’a bakınca yılda en az 4-5 civarında polisiye-macera filmi çekildiğini ve ünlü oyunculara yer verildiğini görüyoruz. Millet olarak macerasever olduğumuz ortada iken polisiye film türünün ülkemizde yaygın olmamasını nasıl yorumluyorsunuz?

Türk Sinemasını, Hollywood gibi dev bir sektörle kıyaslamak, çok da hakkaniyetli bir durum olmaz aslında. Türk sineması sektör haline gelebilmiş değil. Bütçe bu işin en önemli parametresi. Yapımcı, düşük maliyetli, yüksek gişeli işler arıyor. Bunu başarmış örneklerin izinden gidiyor. Filmler seri furyası olarak yer tutuyor. Cesurca yaklaşanların ise cesaretlerini, hayallerindeki görüntüyü perdeye aktaracak sermayeleri yok. Böyle olunca ucuz, maceradan, aksiyondan uzak filmler çıkıyor. Sonuçta polisiye severlerin bile ilgi göstermediği bir tür olarak bu fasit dairede tıkanıyor.

Son olarak polisiye okurları için neler söylemek istersiniz? Tavsiye ve tekliflerinizi dinlemek isteriz.

Kendi dilimizde yazan, bizim sokağımızda işlenen suçları, bizim parklarımızda yaşanan aşkları anlatan çok sağlam kalemler var. Yeni yazarlarla tanışmaktan korkmasınlar. Edebiyata araştırmacı bir gözle, kendi favori yazarlarını arayarak bakmalarını, bu konuda bilinçlenmelerini isterim.

Bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz. Yeni kitaplarınızı merakla bekliyoruz.

Polisiye Durumlar

Yorumlar

yorum