Kısa hikaye: Nöbet

bu topraklarda ölmüş tüm gençlere,
Kısa hikaye oku Nöbet

Kısa Hikaye: NÖBET

BEN-

– 2- 4’ü sana kitlemiş!

– Yapma be.

– Vallahi öyle ya, nöbet defterine bak istersen.

– Onun ben…

– Duyacak ulan, sinirli zaten patakladı durdu milleti bugün.

– Haydi ya, kimi dövdü?

– Osman’la, Ömür’ü.

– Ha ha. Saat kaç?

– 9.

– Oo daha çok var; ben yatıyorum, kaldır beni.

– Kendin kalk!

– Başlarım şarap çanağına..

Soyunma odasının ışıkları kapalı, normalde bu saatte açık olması lazımdı. Kapıyı açıp içeriye girdim. Florasan parça- parça odayı aydınlatmaya başladı, odanın yüzeyi beyaz seramik, duvarlar kireç boyalı olduğundan daha bir aydınlık oluyor. Dolapların arkasından fısıltılar geliyor, kafamı uzattım.
– Oğlum emzik gibi elinde, bırak konuşmayı da yat.

– Ya ağbicim bu telefonda olmasa kafayı yeriz burada.

– Bak geçen Ahmet az daha yakalayacaktı seni, başımıza iş açma, zaten marazlaşmaya yer arıyor.

– Yok yakalanmam.

– Tamam dikkat et.

Sabah akşam cep telefonları ellerinde ulu-orta konuşuyorlar, ben yakalanacağım diye ödüm kopuyor, bunlar gayet rahat; deli cesareti.

Acaba, eşofmanları giysem mi? Yok içlikle yatayım, kalkınca giyinmesi kolay olur.

– Krem var mı Ali?

– Bitirmişler vallahi, çıkarken ışığı kapat.

– Oğlum eller zımpara kâğıdına döndü ya.

Yarın aldırmak lazım, para da iyice suyunu çekmeye başladı. Kapıyı açıp çıktım.

– Işıkkkk!!

– Tamam, ulan bağırma.

Koğuşun kapısını açtığımda iğrenç bir koku ciğerlerime doldu. İlk çağ mağaraları da mutlaka böyle kokuyordur. Aslında çok kalabalık değil, yirmi kişi ama hava almayınca ayak kokusu çıkmadığı gibi bütün gece de burnunun ucunda asılı kalıyor.

– Kim aldı ulan benim battaniyeyi?!

Çıt yok, uyumuş hepsi, boş yataklardan iki battaniye aldım, geceleri çok soğuk oluyor, kaloriferlerde doğru-dürüst yanmıyor zaten. Battaniyelerin birini altıma, diğerini üstüme alıyorum, böyle birazcık ısınabiliyoruz.

Cep telefonumu yastığın altından çıkardım. Bir mesaj alındı.

‘Seni çok özledim’.

Kontör de bitmiş iyi mi! Ne yapalım yarın birinden alıp mesaj yollarım, bir an önce uyuyayım bari. Üç buçuk saat sonra kalkacağım.

SEN-

Sen şimdi yalnızlığınla üşüyorsun, ileri ki tepelerden pencerenin ucuna kadar gelen rüzgâr bile ilişmiyor sana. İki J.G.K. battaniyesi arasında, ellerin diz kapaklarına siper, titriyorsun. Pencereler boydan- boya buz, hiçbir yeri göremiyorsun, kuşları görmek isterdin oysa. Ama burada kargadan başka kuş yok! Kargaya, hiç kuşgözüyle bakmadın ki! Onlara yapılan bin vefasızlığa senin ki de eklendi, kabul bunu. Kabul et köpek!

On beş yaşına giren, horozu öten her çocuk kaçtı buralardan, bu toprakları lanetle andılar, gittikleri yerlere bu laneti bulaştırdıklarını unuttular. Onlarca sene sonra ikinci el binek arabalarla on günlük turistik gezilere geldiler; çocuklarına, ilk çağda nasıl yaşandığını gösterdiler. Burun kıvıranları bile oldu, sen görmedin bunu.

Ama kargalar hep buraydı, oğullarının bırakıp gittiği anaların dizlerinden hiç ayrılmadılar. Her gün düzenli ziyaretleri oldu samanlıklara. Boku bile değerli bu ermiş hayvanların, senin bokunu koyacak yer bulamıyor belediye!

Hey! Sen kim oluyorsun da kuş sıfatına sokmuyorsun onları, içinde bulunduğun tarlanın bile yedi kuşak sahibi onlar. Kargalar bu toprağın vicdanı!

Sen yine soğuğa matematiksel küfürler et, iki kere iki eşittir: ben buranın taşını…

Seni buraya kim gönderdi? ‘vatan kurtarmak’ derdindeydin, kar kürüyorsun şimdi. Neden senin değerini bilmiyorlar? Bilmezler tabi. Kurtarılacak vatan mı kaldı ki ortalıkta, her yer kar, soğuk, tipi, oysa kitaplarda yoktu bu, işten eve mutlu dönen babanın etrafındaki çocukların neşesini ne zaman kaybettik? Hem alay komutanı gelecek hafta sonu, yerde iki metre kar, nasıl kaldırılacak, boşuna mı okudun salak! Hem sonra sen birazdan kalkacaksın. Kamuflajını giyip, kırküç numara postalları ayağına geçirmeden önce üç yünlü çorap içine sokacaksın ayaklarını. Silahlığa gidip 882564 numaralı G-3 Piyade tüfeğini, iki dolu bir boş şarjörle alıp, hücum yeleğini giyerek nöbete çıkacaksın. Bırak boş işleri. Kapı önü tilki kaynar, uyuma ısırmasınlar!

– Işıkları kapayın lan!

– Paşam saat ikiyeonvar. Kalk!

İşte senin bu haline bayılıyorum, dostum. İçliğin kıçından düşecek, gözlerin açılmamış, ütopik küfürler salyalarınla beraber ağzından sızıyor.

O-

Karakolun ön kapısından çıktı. Çamurlu postallarını, her sabah fırçayla temizlediği kırmızı halıya değdirmeden basamakları teker çifter indi. Nöbeti devralması gereken saati beş dakika geçirmişti. Nöbetteki asker için bu beş dakika işkencedir. Gecenin ayazında, bu kara topraklarda her dakikalık gecikme bir yıla denktir.

Karakol baskınları genelde uzayan nöbetlerde olur; bedenini, beynini, dikkatini sadece iki saat dinç tutmaya programlamış asker, bu zamanın uzamasıyla konsantrasyonunu aşama aşama yitirir, bunun için nöbet değişimleri tam zamanında yapılmalıdır. Ayrıca nöbetteki asker geç kalan silah arkadaşından başlayarak rütbe atlamaksızın genelkurmay başkanına uzayan bir listeyi soy sop sıradan geçirir, inanın her iki taraf için de hiç eğlenceli bir durum değildir bu.

İki asker yan yana gelip omuz hizasından göz göze geldiler, tüfekler gökyüzüne doğrultulmuştu, ‘çek, bırak, tetik düşür, mekanizma kontrol et’ dolu şarjör hücum yeleğinin cebine bir merasim edasıyla koyulur. Nöbeti devreden askerin boynu kıvrılıp başı öne düşer, buradan ranzasına uzanacağı zamana kadar hiçbir şey düşünemez; şefkatli bir anne, güzel bir sevgili, ferah bir yuva, sıcak bir çorba yoktur, vatan, pislikten sararmaya yüz tutmuş çarşaf, ağız suları yer yer akmış yastıktır. Baş yastığa yavaş hareketlerle bırakılır, işte askerlik budur, battaniyeyi üzerine çekip, sabah yeniden toplamamak için yorgana el sürmezsin.

Bir metrekarelik bir konteynır, nöbet kabini olarak kullanılır, tabanı dört sıra tahta. Camlar buharla kapanmış şöyle bir avuç içiyle temizlenir. Ayrıca kulübede her zaman açık vaziyette bir katalitik soba vardır ki, normal şartlarda ve yönetmeliğe göre orada bulunması yasak olan edevatlardandır, ama – 25 derecede yönetmeliğin değeri, saman kağıdına yazılmış liseli şiirlerinden daha fazla değildir.

Kulübe içersindeki sıcaklık uykuya elverişli bir ortam yaratacağından askerimiz ara sıra buradan çıkmak zorundadır ve kapı boyunca volta atmak, karakol etrafına göz gezdirmek elzemdir. Aslında bu ayazda; su uyur, düşman uyur, kar uyur, tipi uyur, yalnız uyumaması gereken Türk askeridir. Kurt uyumazsa köye iner, gerilla uyumazsa karakol basar, kar uyumazsa yol kapatır, bunların uykuda olmaması güvenlik sorunudur, mülki idari amirinin sorumluluğudur; bu mezradan terfi köyün mülki amiri, yirmi yaşındaki Türk askeridir. Sorumluluk ağır, omuzlar kuvvetsizdir.

Karakolun sürgülü, beyaz boyalı, demir kapısı ekim ayından itibaren soğuktan donar, bu yüzden kapı hep açıktır. Yüz binlerce askerimizle, dev tanklarımızla milyon dolarlık ordumuzun dünyanın en ileri teknolojisi ile yönetilen en kuvvetli askeri güç olduğundan dem vururuz oysa yaptığımız derme çatma karakolumuzun kapısı bile kapanmaz! Patika yol üzerine inşa edilmiş karakol köyü, karşıdaki yüksek tepelerle arasında köy olduğundan toprak damlı evler, karakolu korur.

Köyün girişinde iki far yanıp söndü. Askerin üst gözkapağı alttakine yapışmış, motor sesiyle usulca açılarak iki kara göz karanlığı yardı. 30–40 km. hızla bir Murat 131 karakola yaklaşırken, asker tüfeğinin mekanizma kolunu çekerek, aydınlatma fişeğini yuvasına sürdü.

Şimdi buraya bir parantez açmak gerekir. Türk jandarmasının kullandığı şarjörlerin ilk kurşunu aydınlatma fişeğidir, eğitimsiz askerin bir başkasına zarar vermemesi için alınan yegâne önlemdir bu. Fakat düşmanla karşılaşan eratın ilk kurşunu karşısındakine saplanmak yerine, gökyüzüne kırmızı bir aydınlık saçar. Bu yüzden ilk kurşunu bulutların kalbine sıkan tek kolluk kuvveti Türklerindir! Bu kurşunu sıkmak içinde belli prosedürleri geçmek gerekir;

‘ havaya, ayağa, kafaya ‘ diye özetlenir askeri jargonda.

Sol üst cebinden plastik düdüğünü çıkartıp dudaklarına götürerek iki kısa aralıkla öttürdü. Dur! Araca on metre mesafeden bir “dur” daha.

Erat, nöbet esnasında bir başkasına on metreden fazla yaklaşamaz; sanırım burada ileri atılmak suretiyle uzanma eriminin ortalama mesafesi baz alınmış. Durmuş vaziyette çalışan bir araca ön taraftan yaklaşılmaması gerekir, bu tip durumlarda en güvenli nokta yan dikiz aynasından şoför gözlemlenerek sağ arka taraftan şoför kapısına yaklaşmaktır.

Bizim askerimiz de şu an bu kuralların tümüne riayet ederek araca yaklaştı;

– Ellerinizi torpido üstüne koyun!

– Çavuş, hayırlı nöbetler.

– Gecenin bu saatinde nereye böyle?

– Kasaban geliyorum. İnek doğuruyor, veteriner beyi götürüyorum.

Şapkasını yukarı kaldırarak başını öne uzatıp, yan koltukta oturan veterineri görmek istedi. Temiz yüzlü, ince bıyıkları dudak hizasından kesilmiş, kaşları burnunun üstünde birleşip düğüm oluşturmuş, yeni mezun, gencecik güleç bir oğlan.

– İyi nöbetler.

– Sağ olun.

Aracın etrafında bir tur attıktan sonra yollarına devam etmelerine izin verdi. Anahtar yuvasında dönüp, motor iki tekledikten sonra hafif bir patinaj yapan araç ilerleyip gitti.

Aralık. Bu toprakların efendisidir. Hükmüne karşı gelinmez, bir günde yolları kar ile örtüp, üç ay kapalı bırakır. Kasabaya, şehre, ülkeye, dünyaya kapalı üç ay.

Aralık karı iridir, tutkalla kuvvetlendirilmişçesine düştüğü topraktan uzun süre kalkmaz. Yılın son ayı buralar için bir türlü ölüm hali demek. Donmuş yollar, donmuş dereler, donmuş tezekler demek. Gülüşler, hayaller tümden donmuştur, artık güneşin bu sarp dağlar ardından ne kadar yükselip sıcaklığını yeryüzüne ne kadar ulaştırabilirse belki bir buz çatlar, bu çatlaktan yüzyıllardır, taze, temiz umutlar fışkırır.

O yüzden aralık ayının son gününü yılın ilk gününe bağlayan gece buranın bayramıdır.

Saatinin alarmı 3.00’te çaldı, kaldı bir saat. Şuan toprağın ve havanın ve suyun en karanlık halidir. Bu saatte, köydeki yaygın inanışa göre; su içilmez, dışarıda gezilmez, tuvalete gidilmez. Gecenin üçü zifir sessizliktir. Gerilla bu saatte kurşun sıkmaz, çünkü karanlık simsiyah bir aynadır, kurşun ateşlenen namluya geri döner saplanır.

Nöbetteki askerimiz bu saatte uyuyabilir, bunu herkes hoş görsün, göremeyen varsa alsın tüfeği eline, çıksın nöbete!

Bu sefer ters istikamette bir motor sesi işitildi. Askerin göz kapakları çapaklarını zorlayarak aralandı. Kulübeden çıkıp, motor sesine doğru yöneldi; biraz önceki araç geri dönüyordu. ‘Elini çabuk tuttu veteriner’ diye düşünürken, Murat 131 40-50 km hızla yaklaşıyordu.

Askerlikte en rahat görev muhaberecilerindir. İki görevli tarafından gün ikiye bölünerek mesai esasına göre telefonlara, telsizlere bakılır. Sabahtan akşama kadar otur, içtima yok, mıntıka temizliği yok, denetim yok, angarya yok, tek yapılması gereken, uyumamak. Uyku gerilladan daha tehlikelidir, uykuyu yenemeyen ordu, hiçbir muharebe kazanamaz. Telsizden gelen her çağrıya kulak kabartmalı, devriyeye çıkmış aracı kontrol etmelidir, muhabere askeri.

-240- 11 tamam.

– 240-11 dinlemede tamam.

-Göle- Yalnızçam arasında seyretmekte olan kırmızı, Murat marka araç, içersinde iki orta yaşlı erkek, görüldüğü yerde durdurulsun, tamam.

Her gece bir çok mesaj, emir gelir; ‘ at kaçtı, öküz çalındı, ot yandı’, bir ton zırva, deyip geçmeyeceksin deftere kaydedeceksin.

03:15 gelen : 500-03 nolu çağrı.. kırmızı, murat otomobil, iki orta yaşlı şüpheli, göz altına alınacak.

Nöbet kulübesi ile santral arasında telefon hattı vardır, gelen önemli emirler nöbetçi astsubaya iletilmesi

gerekir fakat nöbeti olan astsubay uyur, bakın bu istisnasız gece nöbetindeki tüm rütbeliler uyur. Bu yüzden

bu tür mesajlar nöbetteki askere iletilir.

Araç karakolun önünde durdu. Asker, şoför tarafından yaklaşarak;

– Eliniz pek çabukmuş veteriner bey.

– Evvelallah çekip çıkardık, hayvanı.

– Maşallah.

– Memleket neresi, çavuşum.

Kulübeden acı bir telefon sesi geldi:

– Pardon bir dakika.

Kulübe ile araç arası on metre, asker arkasını dönüp hızlı birkaç adımla ahizeye ulaştı;

– Toprağamm.

– Buyur.

– Bir araba varmış, durduracakmışsın, şüpheli.

– Ne renk?

– Kırmızı.

Ahize elinden kayarak düştü, kulübenin eşiğinden ayağını aşırırken tüfeğin mekanizmasını çekti mermi

yuvaya oturdu. Hızlıca araca yaklaştı, motor çalışır vaziyetteydi;

– Elleri yukarı kaldırıp, araçtan çıkın.

– Hayırdır çavuşum ne oldu?

– Çıkın dedim!

Şoför kapı mandalını kendine doğru çekip kapıyı açtı.

– Geç kenara.

Asker diğer tarafa geçerken veteriner kapıyı hızlıca açarak araçtan indi.

– Yahu kardeşim bırak gidelim yolumuza.

– Olmaz! İhbar var!

Şoför koltuğunda oturan esmer tenli adam eğri burunlu haşin yüzüne hiç yakışmayan bir halde ürperdi. Beline davranıp 7 65’i askere doğrultup;

– Tüfeği bırak yere.

Askerin korku dolu gözleri tabancaya kilitlenip, yüzü sarardı. Onda G-3 tüfeği, karşısındakinde tabanca; tabi

ki avantaj ondan yana idi.

– Sen bırak!

Şoför iki adım gerileyip önce sola sonra sağa bükülüp manevra yapıp diz kırıp eğilerek, tetiği bastı.

– Ah!

Mermi askerin sol memesinin az üstüne isabet etmiş, buradan usul usul kan sızmaya başlamıştı. Dizlerinin bağı çözüldü, yavaşça yere doğru yüzüstü düşerken, tetiği ezdi.

Aydınlatma fişeği gökyüzünün lacivert karası bağrına saplanmış olacak ki, her yanı kırmızıya boyadı.

Ufuk Serim

Yorumlar

yorum