Agatha Christie, Miss Marple ve Margaret Rutherford.

Gerçekten ilginç bir üçlü. Agatha Christie  malum, ölümünün üzerinden 40 yıl geçmiş olmasına rağmen dünyada kitapları en çok satan yazar, polisiye romanların kraliçesi. Hala onun kadar güzel entrika kurabilen, katili onun kadar ustalıkla saklayabilen ve onun kadar mükemmel atmosfer yaratabilen bir yazar çıkmadı.

Miss Marple ise onun unutulmaz kadın dedektifi. O, sakin bir köyde yaşayan, bol bol dedikodu yapan, örgü ören, kimine göre sevimli, kimine göre ise çekilmez, evde kalmış yaşlı bir kızdır ama iş dedektifliğe geldi mi bir canavar kesilir. Değme Scotland Yard müfettişlerinin yapamadıklarını o yapar. İngiltere’nin kırsal bölgelerinde gizemli bir cinayet mi işlendi, polisin başvurduğu ilk kişi hep odur.

Margaret’e gelince… O bir aktris. Sinemada Miss Marple rolünü ilk kez canlandıran kadın. O bir komedyen. Christie’nin ünlü karakterini oynadığı filimler de gizemli olmalarının yanı sıra aynı zamanda bir komedi.

İngiliz Tiyatrosu’nun saygın adlarından biri olan Margaret Rutherford tam beş kez Mis Marple’ı oynadı. Bu fazla hareketli, şişman ve cadaloz bir Miss Marple’dı ama eğlenceli ve sempatikti. Belki de bu nedenle bir çok eleştirmen onu bugüne kadar Miss Marple’ı oynayan en iyi oyuncu olarak kabul etti.

Cinayet, Marggaret Ve Ben, işte bu üç karakteri bir araya getiren bir oyun. Philip Meeks tarafından yazılmış. Margaret Rutherford’u Susie Blake, Agatha Christie’yi Nichola McAuliffe ve Miss Marple’ı Andrina Carrol oynuyor.

Beş çayları ve tarçınlı çörekler eşliğinde, yüksek arkalı koltuklarla kalın perdeli pencerelerin egemen olduğu ilk Miss Marple filminin dekoru önünde oynanan oyun, eleştirmenlerce heyecanlı, gerilimli ve eğlenceli diye nitelendiriliyor. Tanıtım broşüründe ise oyunun bir kara komedi olduğu yazıyor.

Margaret Rutherford komik bir kadın olarak tanınmıştı. Evet bu doğru. Fakat, anlaşılan onun bir sırrı varmış ve bu sır dolayısıyla gerçek yaşamı komediden çok uzakmış. Altmışlı yıllarda, Miss Marple rolüyle suçluları adalete teslim etmesine ve gizemli olayları aydınlatmasına rağmen ailesine ait karanlık bir sırrı herkesten gizlemiş. Oyunda, bu trajik ve şok edici sırrı Agatha Christie ortaya çıkarıyormuş.

Neresinden bakarsanız ilginç bir oyun. İngilizler bu tarz piyesleri çok seviyorlar. West End’de gizem ve gerilim temalı bir çok oyun sahneleniyor. Tabii bunların en başında da 65 yıldır sahnelenen ve bu alanda benzersiz bir rekora imza atan Agatha Christie‘nin Mouse Trap‘ı (Fare kapanı) var.

Cinayet, Margaret Ve Ben, daha önce West End’de sahnelenmiş. Geçen yıl, NewYork’daki festivalde ödül kazanmış. Şimdi ise, İngiltere’yi dolaşıyor. Bu kış York’a da uğradı. Kentin görkemli tiyatro yapılarından biri olan Royal Tiyatro’da sahnelenen oyun için biletimi şimdiden aldım. Seyrettikten sonra izlenimlerimi yazacağım. Keyifli bir deneyim olacağını düşünüyorum.

Sherlock 4. sezon başlıyor

Tam üç yıldır ekrandan uzak olan Sherlock dizisinin 4. sezonunun 2017 yılının ilk günü yeniden başlayacağı haberi, serinin meraklılarını zevkten dört köşe etmeye yetti de arttı bile. Yeni sezonun bölümlerine ait fragman ve fotoğrafların yayınlanması ise herkesi büsbütün heyecanlandırdı. 1 Ocak akşamı, televizyonun karşısında olmak için bütün randevular çoktan iptal edildi.

sherlock 4. sezon
Televizyon dünyasının bu son parıltılı serüveni 2010 yılının 25 Temmuz günü başlamıştı. Adeta ağıza çalınan bir parmak bal gibi, tadı damaklara yapışıp kalan diziye, iki yıllık aralarla 2012 ve 2014 yılbaşı günleri başlayan üçer bölümlük serilerle devam edildi. Sonra, dizinin uzun bir süre tatile girdiğini gördük.

Nihayet, geçen yılki Bafta ödülleri töreninde konuşan dizinin yapımcılarından Steven Moffat, müjdeyi verdi: Dizinin yeni bölümleri için çekimlere yeniden başlanacaktı. Böylece, Sherlock hayranlarını mutlu etmek için çekilen ve 2016’nın 1 Ocak günü yayınlanan özel bölümü hesaba katmazsak, izleyicilerin meraklı bekleyişi dört yılın sonunda bitiyordu.

Sherlock

Eski saygın ve ağır tempolu (ama bence aslına  tamamen sadık) olan Sherlock Holmes film ve televizyon dizilerinin yerine, hızlı, gizemli, daha karmaşık ve modern bir Sherlock Holmes yaratma fikri, Steven Moffat ve Mark Gatiss’in Dr. Who dizisi için sayısız kez yaptıkları Cardiff  tren yolculukları sırasında doğdu ve gelişti.

İkili, Moffat’ın eşinin önerisiyle, bu fikri başkası kapmadan hayata geçirme kararı aldılar ve kolları hemen sıvadılar. Sherlock rolü için düşündükleri kişi Benedict Cumberbatch idi. İngiliz sinemasının bu genç oyuncusunu Atonement (Kefaret) filmindeki başarılı oyunu yüzünden seçmişlerdi. Dr. Watson’ı ise, Martyn Freeman’e verdiler. Holmes’ün kardeşi Mycroft ise Mark Gatiss tarafından canlandırılacaktı.  Holmes’ün ezeli düşmanı Moriarty rolünde Andrew Scott, Lastrade rolünde Rupert Graws ve sevimli evsahibi Bayan Hudson rolünde de Una Stubbs görüneceklerdi.

Yeni Sherlock, eskisinden çok farklıydı. Artık olaylar 2010’lu yıllarda yani günümüzde geçiyor ve Holmes kredi kartı, bilgisayar ve cep telefonu gibi teknolojik gelişmelerden yararlanıyordu. Dr. Watson da kağıt kalem kullanmıyordu anılarını yazmak için doğal olarak. İnternette kendisine bir blog açmış yaşadıkları serüvenleri orada dile getiriyordu. Buna karşılık, yeni Sherlock’ta Moriarty, Bayan Hudson, Lastrade, Mycroft gibi karakterlerin yanı sıra 221 numara  gibi değişmeyen mekanlar da vardı. Dr. Watson yine savaş gazisiydi.

Sherlock 4. Sezon ‘da Neler Var?

Sherlock, 4. sezon önemli bazı değişiklikler içeriyor. Bu konuda yapımcılar ser verip sır vermeseler de fotoğraflar ve fragmandan bazı ipuçları yakalamak mümkün.  Öyle görünüyor ki, Holmes, bu kez bir köpek edinecek. Dr. Watson’ın bir bebeği olacak. Bunlar güzel şeyler. Ama kötüler de var tabii. Öncelikle Moriarty’nin diziye bir dönüş yapıp yapmayacağı kesin değil. Fragmanda görünüyor ama bu gerçek bir dönüş mü, yoksa Holmes’ün zihninden yansıyan bir bilinçaltı görüntüsü mü, onu ancak diziyi izleyince anlayabileceğiz.

Moriarty’nin dönüşü konusunda kararsızlık, biraz da diziye yeni bir kötü adamın katılmasından kaynaklanıyor: Toby Jones. Ünlü oyuncuyu, meraklıları bilir, Agatha Christie’nin Poirot dizisinde izlemiştik. Doğu Ekspresinde Cinayet’te Samuel Rachetti rolündeydi. Belli ki, Toby Jones, Sherlock’taki Culverton Smith rolüyle görülmemiş bir sahtekarlığa imza atacak gibi görünüyor. Bu sahtekarlığın, kahramanlarımıza ve bize meş’um bir öykü vadettiği söylentisi de oldukça yaygın. Zaten dizi hakkında tek bir kelime bile etmemeye özen gösteren yapım ekibi ve oyuncuların söyledikleri tek şey şu: Sherlock 4. sezon bugüne kadar ki en karanlık sezon olacak.

Yeni yılın ilk günü yayınlanacak bölümün adı The Six Thatchers. Yani Altı Thatchers. Bu Thatchers de neyin nesi diyecek olursanız, duyduğumuza göre, Margret Thatchers’ın ta kendisiymiş. Hadi biraz daha bilgi verelim. Öykü, Barones Thatcher’ın imajını zedelemeye çalışan birine karşı yapılan mücadeleyi anlatıyormuş. Altı Thatchers’in anlamı, olsa olsa altı adet Thatcher heykelciği olabilir. Veya ona benzer başka bir şey. Bu da senaryonun, Arthur Conan Doyle‘un The Six Napoleon öyküsünden adapte edildiğinin bir işareti bana kalırsa. Bu öyküdeki entrika da az yabana atılacak gibi değildir hani.

Sherlock 4. Sezon ilk bölümü çok merak ediyorsanız  The Six Napoleon macerasına bir göz atabilirsiniz. Ama işin tadını kaçırmaya ne gerek var? Bence dizinin yayınlanmasını bekleyin. Yılbaşı günü kurulun televizyonun karşısına, keyifle seyredin. Ben  öyle yapacağım. Hepinize iyi seyirler.

Cingöz Recai, Peyami Safa ‘nın yazdığı serüven romanlarındaki temel karakterin adıdır. İlk yayımı gazetelerde tefrika şeklinde olmuştur. Gördüğü büyük ilgi üzerine daha sonra kitap olarak da yayınlanmıştır.
Peyami Safa

Peyami Safa ve Türk Edebiyatı

Peyami Safa Türk Edebiyatının önde gelen şahsiyetlerinden biri olarak tanınır. Edebiyatımıza birbirinden güzel romanlar armağan etmiştir. Ancak bu eserlerin edebi değeri ile satış kazançları arasındaki büyük uçurum, romancıyı daha az nitelikli, ucuz, çabuk okunabilen serüven romanları yazmaya yöneltmiştir. Yaşamını sadece gazetecilik/yazarlık yaparak kazanan biri için pek de garip bir davranış değildir bu.

1918 yılında çıkarmaya başladığı bir akşam gazetesi olan 20.Yüzyıl’da, “Asrın Hikayeleri” başlığıyla öyküler yayınlayarak gazeteciliğe atılan Peyami Safa, daha sonra Tasviri Efkar ve Cumhuriyet gazetelerinde çalıştı. Fıkra ve makalelerinin yanı sıra öykülerine de devam etti. Bu öyküleri önce isimsiz yayınlanıyordu. Daha sonra annesinin adından aldığı bir ilhamla Server Bedii imzasını kullanmaya başladı. Annesi Server Bedia Hanımın ismi olmuştu Server Bedii.

Cingöz Recai’nin ilk serüveni gazetede 1924’te boy gösterdi. Kısa zamanda büyük ilgi gördü. Kısa süre sonra kitap olarak piyasaya çıktı. Peyami Safa, hız kesmeksizin Cingöz’ün maceralarını yazdı babam yazdı.

Tamamen Arsen Lupin’den araklanmış (esinlenmiş bile diyemiyorum) bir anti kahramandı Cingöz Recai. Tek farkı, Türk olmasıydı. Karakterinde Robin Hood’dan da alınmış pek çok özellik barındırıyordu. Arsen Lupin gibi bir hırsızdı öncelikle. Ama tabiri caizse kibar hırsız. Kadınların yüreğini hoplatacak kadar yakışıklı, inanılmaz soğukkanlı ve korkusuz, cesur, cömert ve eğitimliydi. Zerafette üstüne yoktu. Ama neticede serseri bir hırsızdı. Recai’nin işi gücü zenginlerin malını çalmaktı. Devamlı bunun için planlar yapardı. Öte yandan çaldıklarını fakirlere dağıtmak gibi bir başka soylu huyu daha vardı ki, arak kendisini komik durumlara düşüren Mehmed Rıza’nın en büyük hedefi, kibar hırsızı bir an önce kodese sokmaktır. kendince, bozuk olan düzeni olabildiğince iyileştirmeye çalıştığı bile söylenebilirdi. Soyulan zenginlerin genellikle gayri müslim olması ise, yazarın ideolojik tercihiyle açıklanabilirdi. Nitekim, otobiyografik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu Nazım Hikmet’e ithaf edecek kadar sola yakın olan sanatçı, bir süre sonra siyasetin rüzgarıyla yön değitirecek ve national sosyalizme demir atacaktır.

Sherlock Holmes Serisi

Bu siyasi değişim ve ideolojik bakış açısı, Cingöz’e de sıçramakta gecikmedi doğallıkla. O artık, dünyanın zeka ve yetenekleri önünde saygıyla eğildiği Sherlock Holmes’a karşı mücadele etmektedir. Bütün bir serüven boyunca onu defalarca alt eder, küçük düşürür. Sonunda Dr. Watson, Cingöz Recai’nin dünya çapında bir deha olduğunu kabul ve itiraf eder. Herhalde 30’lu yılların Türkiye’sinde bir kitap okurunu bundan daha fazla mutlu edecek başka bir şey olamaz.

Cingöz Recai’nin asıl düşmanı ve ezeli rakibi, polis şefinin bizzat kendisiydi. Tıpkı Arsen Lupin’in Müfettiş Ganimard’ı gibi, Serhafiye Mehmet Rıza da kendisiyle dalga geçen, alay eden, küçümseyen bu serseri hırsızı eninde sonunda kodese tıkmaya yeminliydi. 10 kitaplık 2 serinin sonunda bu emeline ulaştı. Cingöz en nihayet enselendi ve kodese tıkıldı. Server Bedii de Cingöz Recai serisine ara verdi. Onun yerine , Sherlock Holmes’la mücadele eden değişik karakterler denedi. Sonunda halktan gelen talebin de etkisiyle 15 kitaplık yeni bir serüven dizisine başladı. Artık ulusal değil uluslararası şahsiyetlerle mücadele edecekti. Serhafiye Mehmet Rıza’nın davetiyle Türkiye’ye gelen Sherlock Holmes, Cingöz’ün yakalanması için elinden geleni yapacak, ama başarılı olamayacaktı.

Cingöz Recai‘nin serüvenlerinden ikisi filme çekildi. Romanlarının baskılarıysa  uzun yıllar sürdü.   Peyami Safa‘nın bu işten çok para kazandığı hep söylenegeldi. Umarız öyle olmuştur. Cingöz Recai, ülkemizdeki polisiye romanın yeri ve tarihi açısından önemli bir külliyattır. Cingöz’ün serüvenleri tür olarak tam bir polisiyedir. Türün gerektirdiği suç ve gizem, serideki bütün romanlarda vardır. Ancak edebi değeri, yazarın “diğer” romanlarıyla kıyaslandığında çok gerilerdedir. Peyami Safa’nın polisiyeyi aşağı bir tür olarak görmesi, iyi bir edebiyatçının izlerini taşısa da derinliksiz metinler üretmesine yol açmıştır.

Türkiye’nin en popüler polisiye roman yazarı Ahmet Ümit 12 Temmuz 1960’da Gaziantep’de doğdu. Gençlik yıllarını solcu bir aktivist olarak geçirdi. 1983’de Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden mezun oldu. 1985-1986 yılları arasında Moskova Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim gördü. 1989 yılında aktif siyaseti bırakarak kendisini tamamen yazarlığa verdi.

Ahmet Ümit ve polisiye kitapları
Ahmet Ümit ve polisiye kitapları

Başlangıçta şiir kitaplarıyla duyurdu adını. Bunu öyküleri izledi. 1992’de ilk öykü kitabı Çıplak Ayaklıydı Gece yayınlandı. Kitap, Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü’nü aldı. Edebiyat dünyamızda tanınması bu öykü kitabıyla oldu.

Polisiye yazarı Ahmet Ümit’in suçu kurgulama ve gerilim yaratmadaki becerisi onu giderek tamamen polisiye yazmaya yöneltti. Bu niteliklerin tamen öne çıktığı Sis Ve Gece, 1996’da yayımlandı ve büyük bir ses getirdi. Türkiye’de epey gürültü koparan kitap Yunanca’ya çevrildi. Böylece Sis ve gece, yabancı bir dile çevrilen ilk Türk romanı olma unvanını kazandı.

Dergilerde. gazetelerde yayınlanan polisiye öykü ve araştırmalarının yanı sıra Televizyon için de çalışmalar yapan Ahmet Ümit, peşpeşe yayınladığı romanlarla Türkiye’nin en tanınmış yazarlarından biri haline geldi.

Ahmet Ümit’in kitapları:

  • Sokağın Zulası…1989
  • Çıplak Ayaklıydı Gece…1992
  • Bir Sis Böler Geceyi…1996
  • Masal Masal İçinde…1995
  • Sis Ve Gece…1996
  • Tapınak Fahişeleri…1997
  • Agatha’nın Anahtarı…1999
  • Kar Kokusu…1998
  • Patasana…2000
  • Şeytan Ayrıntıda Gizlidir…20002
  • Kukla…2002
  • Beyoğlu Rapsodisi…2003
  • Aşk Köpekliktir…2004
  • Başkomser Nevzat Çiçekçi’nin Ölümü…2005
  • Kavim…2006
  • Ninatta’nın Bileziği…2006
  • İnsan Ruhunun Haritası…2007
  • Olmayan Ülke…2008
  • Bab-ı Esrar…2008
  • İstanbul Hatırası…2010
  • Başkomser Nevzat 3. Davulcu Davut’u Kim Öldürdü? 2011
  • Sultanı Öldürmek…2012
  • Beyoğlu’nun En Güzel Abisi…2013
  • Elveda Güzel Vatanım…2015

Polisiye romanlara dudak bükenlerin çoğuna göre bu türün en büyük zaafı sonunun baştan bilinmesidir. “İnsan, sonunu bildiği bir romanı/öyküyü niye okur ki?” diye sorarlar kendi kendilerine. Sormakla da kalmazlar bir de bunu yazıya döküp başkalarının da okumasını sağlarlar. Bunlar bayağı etkili ve kalburüstü kişilerdir. Okuyucuyu görüşlerine inandırmakta çok mahirdirler.

 

Polisiyesever

Kastettikleri şudur. Bir cinayet/dedektif romanında suçlunun yakalanacağı bellidir. Genellikle ölüm, romanın ilk sayfalarında verilir ve sonra geriye dönerek cinayetin işlenme süreci anlatılır. Sonuçta, katilin yakalanacağını bildiğimize göre, bu romanı okumanın nasıl bir keyfi olabilir diye, polisiye tiryakilerine şaşar kalırlar.

Doğrudur. Eğer sonda katilin yakalanacağını bilmek, romanın sonunu bilmek demekse yerden göğe kadar haklılar. Ne var ki, bu bilgi romanı zevkle, keyifle okumaya engel teşkil etmez. Çünkü burada başka bir bilinmeyen vardır. O da katilin kim olduğudur. Cinayetin neden ve nasıl işlendiği bir çok polisiye romanda ancak en sonda ortaya çıkar.

Polisiyeyi küçümseyenler bu kadarla da yetinmezler. Bir de derler ki, madem okur polisiye romanda cinayeti kimin, nasıl ve neden işlendiğine odaklanmıştır, o halde bu tür romanların ikinci kez okunması imkansızdır. Çünkü böyle bir okuma sıkıcı olmaktan başka bir şey vadetmez.

Bu görüşe katılmam mümkün değil. Eğer bu doğru olsaydı o zaman Suç Ve Ceza’nın da bir kereden fazla okunmaması gerekirdi. Başta Agatha Christie’nin eserleri olmak üzere pek çok polisiye romanı defalarca okudum. Bu da yetmezmiş gibi bir de son yıllarda televizyona uyarlanan bütün Poirot ve Miss Marple dizilerini seyrettim. Valla hiç sıkılmadım. Sanki daha önce hiç okumamışım gibi heyecan duydum, keyif aldım. Yani buradan polisiye hakkında bu olumsuz görüşleri dile getirenlere koca bir nanik yapmak boynumun borcudur.

Diyelim ki haklılar. Romanın sonunda katilin yakalanacağını önceden bilmek, romanın sonunu bilmek demek olsun. Bu durumda sonu önceden bilinen bir romanı/öyküyü okumak gerçekten sıkıcı ve fuzuli bir iş midir? Yukarda, Suç Ve Ceza örneğini verdim. Buna Madam Bovary’yi de ekleyebilirsiniz. Robenson Crouse ve daha bir çoklarını da. Eğer sonu bilmek bu kadar önemli olsaydı bu kitapların hiçbiri ikinci kez okunmazdı. Oysa, klasiklerin tekrar tekrar okunmasını/okunabileceğini söyleyenler yine polisiye romana yukardan bakanlar değil midir?

Üstelik, onların bu iddiası gerçeklerle örtüşmüyor.

Bakın, California’nın San Diego Üniversitesi’nde bir araştırma yapılmış. Bir grup gönüllüye Agatha Christie ve Anton Çehov gibi bazı yazarların 3 versiyon halinde 12 hikayesi verilmiş. Hikayelerin birinci versiyonu orijinaliyle aynıymış. İkinci versiyonda, hikayenin başına sonunu anlatan bir not yerleştirilmiş. Sonuncu versiyondaysa, hikayenin farklı yerlerine sonu ele veren kısa bölümler yerleştirilmiş ve gönüllülere hangi versiyonu tercih ettikleri sorulmuş.

Sonuç ne olmuş biliyor musunuz? Bir hikaye dışında okuyucular, son hakkında ipuçları veren bölümlerin yer aldığı versiyonları tercih ettiklerini söylemişler.

Sosyal Psikolog Prof. Nicholas Christenfeld’e göre, sonu bilmek, hikayenin daha iyi anlaşılmasını sağlıyormuş. Okuyucular, konunun nasıl işlendiğine odaklanıyorlar (tıpkı bir polisiye kurguda olduğu gibi), böylece aldıkları edebi haz artıyormuş.

Profesör, bir çok durumda bir filmin defalarca zevkle izlendiğini ya da bir kitabın zevkle okunduğunu söylemiş. Benim kişisel deneyimlerimden çıkardığım sonuca bilimsel bir deneyle ulaşmış yani.

Bu araştırmanın sonuçlarını okuduktan sonra polisiye cahilleri ne derler acaba? Bence dediklerinden vaz geçmezler, ama gizli gizli polisiye okumaya devam ederler. Hatta bazıları, başka isim altında polisiye roman bile yazarlar. Yapmadıkları bir iş değil çünkü.

Oysa, polisiye gün geçtikçe gelişiyor, yeni türleri alt türleri ortaya çıkıyor. Dil, anlatım ve içerik olarak daha nitelikli hale geliyor. Ve hepsinden önemlisi, kendisi dışındaki bütün roman türlerini etkiliyor.

Çünkü iyi polisiye, iyi edebiyattır. Sonunu bilsek de bilmesek de.

Polisiye kitap, Kadıköy cinayetleri. Çağatay Yaşmut’un dördüncü romanı Mike Hammer’ı aratmayacak bir giriş cümlesiyle başlasa da buram buram bir yerli polisiye. Yazar, kadınların sadece sevgili ya da anne olabildikleri, erkeklerin nerdeyse hemen hepsinin uçkuruna düşkün, bir kadın gördüklerinde hemen onunla yatmayı düşünecek kadar patolojik sorunlar yaşadıkları tuhaf bir dünyaya açmış penceresini:

“Bir kadının işveli ve yumuşak sesinin harmonisiyle güne gözlerimi açtığım için şanslı bir hergeleydim.”

Kadıköy Cinayetleri Çağatay Yaşmut

Polisiye kitap eleştirisi: Kadıköy cinayetleri

Başkomiser Galip, bu maço dünyadaki erkeklerden biri. Biraz canı yanmış, incinmiş olsa da, kadınlarla bir an önce seks yapmaktan daha fazla düşündüğü başka bir şey yok. Kadere bakın, geçirdiği bunalım ve kullandığı ilaçlar sonucu ciddi bir iktidarsızlık sorunuyla karşı karşıya. Bu yüzden, roman boyunca bu koskoca adamı tuvalette ya da banyoda cinsel organıyla oynarken yakalayıveriyoruz. İktidarsızlığı bertaraf etmek için Viagra kullanmasıyla ilgili bölümlerse tam bir komedi.

Komedi demişken nadir polisiye yazarında görülebilecek bir mizah anlayışı var Çağatay Yaşmut’un. Uzun zamandır polisiye okurken bu kadar güldüğümü ve neşelendiğimi hatırlamıyrum. Bu yazar için bence bir artı.Erkeklerin sertleşme problemi nedeniyle komik, giderek acınası duruma düşmesi, yazarın erkekler/polisler dünyasına aslında alttan alta yönelttiği bir eleştiri olarak kabul edilebilir mi? Maçoların dünyasına tutulan aynadan yansıyan gülünçlükler, yazarın asıl amacının eleştiri olduğunu ortaya koyuyor. Marazi yatak düşkünlüğünün, roman kahramanlarını ne içinden çıkılamaz durumlara sürüklediğini anlatan bu romanın bunu eleştiri için değil de övgü için yaptığını iddia etmek zaten abes.

Polisler içinde yaşadıkları erkekler dünyasının sıradan insanlarıdır. Başkomiser Galip o kadar sıradandır ki, ne bir hobisi vardır, ne sinemadan hoşlanır, ne müzikten, ne tiyatrodan. Ot gibi biridir yani. Sadece iyi polistir ve işini iyi yapmaya çalışır.

Zeki biri olmadığını kendisi de farkındadır. “O kadar zeki olsam, Emniyet Müdürü olurdum,” diyecek kadar haddini ve yerini bilir.

Peki ama zeki olmayan biri bütün bu cinayetleri nasıl çözer? Bu önemli bir sorudur. Çünkü, Başkomiser, sezgi ve muhakemeden çok, olayların gelişiminden ve edindiği bilgilerden yararlanarak sonuca gitmektedir. Son ana kadar katilin kim olduğunu tahmin etse bile açık etmez. Bu nedenle bu kitapta gümbür gümbür bir final bekleyenler, boşuna buna heves etmesin. Zaten kurgu da bu tarz bir finale izin verecek biçimde değil.

Ben, Başkomiser’in en çok matrak bir adam olmasını ve kendisiyle dalga geçebilmesini beğendim. Daha öncekilere göre durmuş oturmuş, feleğin çemberinden geçmiş bir hali vardı bu son macerasında.

“Burası benim mahallemdi. Huzurlu mahallem, doğduğum büyüdüğüm yer… Şimdi manyağın biri bu huzurun içine etmeye karar vermişti.”

Romandaki diğer karakterler, Galip’in etrafına serpiştirilmiş. Bunlar arasında ekip elemanları başta geliyor doğal olarak. Bu kez onlar da bazı iç hesaplaimalar içindeler. Mustafa, Melike ve Serdar olayın çüzümünde Başkomiser’e destek sağlarken, diğer yandan da gelecek maceralardaki çatışmaların sinyallerini de veriyorlar.

Çağatay Yaşmut’un dil akıcı ve sade. Romanın tamamı 372 sayfa. Okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile. Bugüne kadar dört roman yazmış, hepsi de birer Başkomiser Galip polisiyesi.

Romanda iki tane de enfes hayat kadını (!) tiplemesi var. Onlarla ilgili bölümlerin de çok eğlenceli olduğunu söylemeden bitirmek istemiyorum.

Eğlenceli, hoş bir polisiye roman Kadıköy Cinayetleri. Yazarın akıcı dili ve mizah duygusu keyifli zaman geçirtiyor. Okumanızı tavsiye ederiz.

Hercule Poirot kaç yaşında öldü?

Hercule Poirot’nun yaşı her zaman merak konusu olmuştur. Bunun temel nedeni, tarihsel izlemeye tabi tutulduğunda, ünlü dedektifin bir insan ömrünü çok çok aşan bir ömür sürdüğünün ortaya çıkmasındandır. Bunun sorumluluğu ise Agatha Christie’ye aittir. Yazar, kendisinin yazdığı yaşam öyküsünde, Poirot’nun yaşı konusunda büyük bir hata yaptığını itiraf eder. Onu, daha ilk romanında yaşlı bir adam olarak göstermesinin ilerki yıllarda büyük sorunlara yol açtığını belirtir.

Hercule Poirot Perde indi

 

Poirot’nun ilk serüveni 1916 yılına aittir. Birinci Dünya Savaşı devam ederken, ülkesi Belçika’dan ayrılmak zorunda kalıp, Birleşik Krallığa sığınmış bir mültecidir o sırada. Daha önceki yıllarda, Avrupa’da tanıştığı ve dost olduğu Arthur Hastings ise yüzbaşı rütbesiyle katıldığı savaşta yaralanmış, bir süre hastanede kaldıktan sonra, arkadaşı John Cavendish’in davetiyle Styles malikanesine gelmiştir. İki eski dost burada karşılaşırlar ve Styles’de işlenen bir cinayeti çözerler.

Bu sırada Poirot emekli olmuş bir polistir. Emekliliğin en erken savaş başlamadan az önce yani 1914’de olduğu varsayılırsa, on zamanki Belçika yasalarına göre 62 yaşında olması icap eder.

Roger Ackroyd cinayetini çözdüğünde ise 72 yaşındadır. O sırada kendini özel dedektiflikten de emekliye ayırdığı gerçeği hatırlanırsa, bu makul bir yaştır.

Bu durumda Hercule Poirot’nun doğduğu yıl 1854 olmaktadır.

Agatha Christie, dedektifini fazla yaşatmak istemediği, birkaç maceradan sonra, başka dedektiflerle yoluna devam etmeyi düşündüğü için, yaşlı bir Poirot’yla işe başladığını anlatır biyografisinde. Nitekim, daha 1930 yılındayken Poirot’yu öldürmeye kalkışır ama yayıncısı buna izin vermez. Onun üzerine, Poirot’nun ölümünü anlatan son roman, Agatha’nın ölümünden sonra yayınlanmak üzere bir çekmeceye kilitlenir. Bu da hepimizin bildiği Ve Perde İndi‘dir.

Ve Perde İndi,1976 yılında basılır. Böylece öldüğünde Hercule Poirot’nun 122 yaşında o
lduğu ortaya çıkar. (1976-1854=122). Bu oldukça abartılı bir rakamdır.

Bu durumda Poirot, Filler de Hatırlar’da 120 yaşında, Elmayı Yılan Isırdı’da 115 yaşında, Tavus Kuşu Cinayeti’nde 113 yaşında, Ölüm Saatleri’nde 110 yaşında olmaktadır. Dedektifimize “maşallah” diyeceğiz ama, rakamın tuhaflığını da vurgulayacağız. Zira, 100 yaşını geçtikten sonra bir insanın bir cinayeti soruşturmaya ne akli ne de fiziki gücü yeter. Karşımızdaki dedektif  Hercule Poirot bile olsa.

İşin içinde bir iş olduğu bellidir.  Poirot 122 yıl yaşamış olamaz. Bu akla, mantığa, bilime aykırıdır.

Öte yandan, Poirot’nun yaşam tarzı da 122 yıllık bir ömür gibi bir piyangoyu kazanacak şansa sahip olmaktan uzaktır. O asla spor yapmaz, her zaman yüksek kiloludur. Alkol ve sigara kullanır -fazla olmamakla birlikte. Korkunç kalorili İngiliz kahvaltısına bayılır. Kakao, likör gibi içecekleri her gün tüketir. Kısacası yaşam tarzı  ona 122 yıllık bir ömür vermekten çok uzaktır.

Bu mantıksızlığı aşmak için hesabımızı yeni baştan yapacağız .

Önce, yukarda bulduğumuz 1854 rakamını doğru olarak kabul etmeyi sürdürüyoruz.Yani, Poirot’nun 1854 yılında doğduğu görüşümüzde ısrarcıyız. Poirot’nun son romanı ise 1930 yazıldı ve kasaya kondu. İşte bulmacanın yanıtı burada. Agatha Christie, kendisinin ne zaman öleceğini bilemezdi. O yüzden tahminen otuz yıllık bir süre sonrasını anlatan bir roman yazdı ve orada Poirot’yu öldürdü.

Böylece otuz yıl boyunca görüşmediği Hastings’le onu yeniden karşılaştırdı. Hem de yeniden Styles’de.

Arthur Hastings, 1924’teki Cinayet Bağlantısı’ndan sonra Bella ile evlenip Arjantin’e yerleşmişti. Ne tuhaftır ki, Agatha Christie, 1937’deki Ölüden Gelen Mektup’tan sonra Yüzbaşı Hastings’le Hercule Poirot’yu asla buluşturmadı. Ta ki 30 yıl sonra Ve Perde İndi’ye kadar. Ancak Ve Perde İndi, otuz yıl sonra yayınlanmadı. Çok daha sonra, elli iki yıl sonra yayınlandı. Çünkü Agatha Christie o tarihte öldü.

Diğer bir deyişle 1937’den sonra Poirot bir daha ölene kadar Arthur Hastings’i göremedi. Bütün 40’lı, 50’li ve 60’lı yılları sevgili dostu mon ami Hastings’den uzakta geçirdi. Bu nedenle, onların yıllar sonra çok yaşlı oldukları bir dönemde Styles’de yeniden karşılaşmaları sanıldığından ve bilindiğinden daha dokunaklıdır.

Biz tekrar Poirot’nun yaşına dönelim:  1924 üzerine 30 yıl koyarsak 1954 elde ederiz. Bu Hercule Poirot’nun ölüm yılıdır. Aynı zamanda bu süre,  Hastings’in yaşlanması, karısının ölmesi ve çocuklarının yetişkin bir insan olması için yeterli ve makul bir süredir. Poirot da bu hesaba göre yüz yaşındayken hayata gözlerini yummuş olmaktadır. Bunun da daha öncekine göre daha kabul edilebilir bir ölüm yaşı olduğu açıktır ama gene de bir hayli uzundur. Ölümünden bir kaç yıl öncesine kadar İngiliz kırlarında koşturduğu, Londra’nın tenha mahallelerinde iz sürdüğü dikkate alınırsa tuhaftır da.

Agatha Christie’nin 1937’den sonra bir daha Arthur Hastings’li roman yazmaması da ilginç. (Ve Perde İndi, 1930’da yazıldı.) Poirot’dan nefret ettiğini, bu yüzden, Roger Ackroyd’un muhteşem başarısına rağmen, onu öldürdüğünü biliyoruz ama  Yüzbaşı Hastings’e olan takıntısı neydi acaba? Daha yaklaşık kırk yıl süren aktif yazarlık dönemine rağmen, onu Arthur Hastings’li bir serüven yazmaktan alıkoyan neydi?

30 yıl önceden yazılmış ama henüz yayımlanmamış bir finalin duygusal arka planını sağlam bir zemine oturtma kaygısı olabilir mi? Ne dersiniz?

Bir komplo teorisi: Kıyamet Günlüğü / Kayıp Hanedan

Oğuzhan Aslan‘ın Kıyamet Günlüğü / Kayıp Hanedan isimli polisiye romanı, aynı zamanda tarihi ve politik bir kurgu.

Sık sık geri dönüşlerle zamansal akışı bozulan romanın iç içe geçmiş iki ayrı metinden oluştuğunu söylemek mümkün. Bunlardan birincisi, Ali Kara adlı bir gazetecinin, sabah evinden işe gitmek üzere dışarı çıktığında, uğradığı suikast sonucu öldürülmesiyle başlayan soruşturmayı anlatıyor bize. Yani işin polisiye kısmı burası. Mafya babaları ve karanlık örgütlerle yıllardır mücadele eden Ali Kara’nın düşmanı dostundan daha çoktur. Ancak polis işi biraz araştırınca, Ali Kara hakkında ilginç bilgiler ortaya çıkacaktır. İstihbaratta çalıştığı söylenen ama aylardır kayıp olan oğlu, 22 yıl önce boşandığı ilk eşiyle hala devam eden ilişkileri ve son günlerde bir ilahiyatçıyla kıyamet konusunda yaptığı tuhaf tartışmalar, soruşturmayı farklı bir yöne doğru kaydırır. Eski eş ve ilahiyatçının açıklamalarıyla olaylar berraklaşacağına, gizem büsbütün artar.

Oğuzhan Aslan Polisiye kitap Kıyamet Günlüğü / Kayıp Hanedan

Polisiye bir hikayenin anlatıldığı bu ilk metin oldukça başarılı. Daha ilk satırlarda cinayet işleniyor, böylece okuyucunun dikkatinin dağılmasının önüne geçiliyor. Metinde, gereğinden fazla tek bir cümle yok. Okuyucunun ayrıntılara boğulmasının önü sanki bilerek kesilmiş.Tüm olgular, karakterler ve mekanlar olmaları gerektiği kadarıyla yer alıyorlar romanın sayfalarında. Bu da  bize, yapıtın çalakalem yazılmadığını, ortaya çıkan metnin titiz bir çalışmanın ürünü olduğunu gösteriyor. Oysa, yazarın geniş bir hayal gücüne sahip olduğu belli.  Ama o, hayal gücünü zaptu rapt altına almasını başarmış. Kıyamet Günlüğü-Kayıp Hanedan, bu haliyle olabildiğince ekonomik yazılmış bir roman.

İkinci metin ise bundan çok, ama çok daha az hacimli bir anlatıyı kapsayan Türkiye’nin yakın siyasi tarihine ilişkin bir kurgulama. Bir tür komplo teorisi yani. Yazar burada tarihimizin aslında çok iyi bilinen bazı olgularını farklı bir bakış açısıyla aktarıyor okuyucuya. Bu bakış açısının elbette doğruluğu yönünde yazarın herhangi bir iddiası ve inancı yok. Olsaydı bunu roman olarak değil, bilimsel eser olarak yazması gerekirdi. O zaman da kitap, dip nottan geçilmezdi. Oysa bir romanda dipnot, bulunması gereken en son şeydir. Son zamanlarda bazı yerli polisiye romanlarda sıkça görünür olmasındaki tuhaflığın açıklamasını siz okurlarıma bırakarak, Kıyamet Günlüğü’ne geri dönmek istiyorum. Kitapta komplo teorisi oluşturmaya yönelik dört metin var. Oldukça sarsıcı biçimde kaleme alınmış olan bu metinlerle yapılmak istenen, okuyuculara yeni bir tarih tezi sunmak değil.  Bunun neden böyle olduğuna yukarda kısaca değinmiştim.  Bu metinlerle yazarın burada yapmak istediği romandaki gerçeklik duygusunu kuvvetlendirmek, inandırıcı kılmaktır. Oğuzhan Aslan’ın bunu başardığını söyleyebilirim. Yazdığı kurgusal tarih/politika metinleriye ortaya harikulade bir fantastik polisiye öykü çıkartmıştır.

Polisiye romanda bazı dini ifadeler de yer almaktadır. Bunlar Kuran’dan alıntılanmış bazı ayetlerdir. Burada amaç, bu ayetlerle, kurgusal metinlere (ya da komplo teorisine) akla uygun bir temel kazandırmaktır.

Oğuzhan Aslan‘ın dili çok akıcı. Yukarda da belirttim, lafı uzatmıyor, gereksiz ayrıntılara dalmıyor. Betimleyeceği bir nesne varsa, bunu bir kaç kelimeyle çok rahatlıkla yapıyor. Yazı tarzını ben çok beğendim.

Sonuçta, ortaya çıkan, gizemli, her sayfası merakla okunan bir polisiye roman olmuş. Bütün polisiyeseverlere Kıyamet Günlüğü / Kayıp Hanedan’ı içtenlikle tavsiye ederim.

Kitaba D&R üzerinden ulaşmak için buraya tıklayın.

Kitabın Kimliği
Adı: Kıyamet Günlüğü-Kayıp Hanedan
Yazar: Oğuzhan Aslan
Basım Yılı: 2015
Yayınevi: Kanes Yayınları
Sayfa Sayısı:144

Genco Sümer

Sevin Okyay ile çay sohbeti

Sevin Okyay

Gazeteci, yazar, çevirmen ve radyo programcısı Sevin Okyay ile tanışmayı uzun zamandır çok istiyordum. Kısmet bu gidişimeymiş. İstanbul’dayken kendisini aradım. Tanışma talebimi ilettim. Çok memnun oldu ve beni NTV’de çay içmeye çağırdı.

Maslak’taki kurum binasına biraz erken ulaştım. Görevlilerin geldiğimi haber vermelerinden birkaç dakika sonra Sevin Okyay karşımda duruyordu.Samimi bir tanışma faslının ardından uzun sohbetimiz başladı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Daldan dala atlıyorduk ama Sevin Hanım’ı dinlemenin keyfini bozmamak için konuşmanın akışına müdahale edemiyordum. Zaten bunun bir tanışma toplantısı olması gerektiğini düşündüğümden önceden hiçbir soru hazırlamamış, notlar almamıştım. Çaylarımızı yudumlarken, aklıma ne gelirse onlardan söz edecektim. Önceden söz etmeyi planladığım tek konu kendimle ve Polisiye Durumlar’la ilgili olanlardı.

Sevin Okyay içtenlikle düşüncelerini açıkladı. Ondan pek çok şey öğrendim ve öğrenmeye de devam edeceğimi umuyorum. Bu bir mülakat ya da röportaj değildi. O yüzden tıpkı sorular gibi, cevaplar için de bir hazırlık yapmamıştım. Ne bir teyp ne de kalem kağıt vardı yanımda.

Sevin Okyay’ın dile getirdiği düşüncelerinden kalın çizgilerle aklımda kalanlarının bir kısmını kendisinin de onayını alarak Polisiye Durumlar izleyicileriyle paylaşmak istiyorum.

* Polisiyenin Altın Çağı bu adı gerçekten hak ediyor. Aslında bu dönemi zamansal bir oluşum olarak değil, Britanya’ya özgü bir ekol olarak değerlendirmek gerekir. Nasıl ki, Agatha Christie, Amerika’ya mal olamamışsa, Hammet ve Chandler da Birleşik Krallık’a ait olamamıştır. Okunup okunmama açısından değil, özelliklerini taşıma açısından.

* Georges Simenon‘u severim. Özellikle Flaman Hikayelerine bayılırım. Flamanlar zor ve kapalı insanlardır. Bu hikâyelerin bazıları da korku hikâyelerine benzer.

* Leonardo DiCaprio haketmesine rağmen Oscar’ı yıllarca alamadı. Bu yıl almasına kimsenin itirazı olmaz ama daha iyi oynadığı filmler vardı. Alejandro G. Iñárritui’nun da çok daha iyi işleri vardır. Öte yandan, Leonardo DiCaprio, çok iyi oyuncu, Brad Pitt gibi. Bence gene onun gibi çok güzel oluşunun cezasını çekiyor. Yıllardır ikisine de Oscar vermediler, ikisi de beş kez aday oldu. DiCaprio daha çok sevilir, ben Pitt’e antipati duyulmasını biraz da Angelina faktörüne bağlıyorum. Tom Cruise’a gelince, onlar kadar yakışıklı olmasa da iyi oyuncu. Aynı zamanda çok çalışkan ve disiplinli. “Born on the First of July / Doğum Günü Dört Temmuz”la da bunu kanıtlamıştı. Ne var ki, karizmadan yana eksiği var. Bunu da “The Last Samurai / Son Samuray”da karşısına Ken Watanabe çıkınca görmüştük.

* Ben jürilerin bazı yarışmacılara, “O daha genç, nasılsa ileride kazanır,” diye ödül vermemesine karşıyım. Ne münasebet? Genç olması ne ifade eder ki? İleride daha iyi oynayacağı ne malum? Hakkı neyse, o verilmeli.

* Türkiye’de polisiye edebiyat gelişiyor demek zor. Evet, polisiye yazanlar çoğalıyor, bir ölçüde de satılıyor ama ilgi odağı olmasının nedeni bu değil. Sadece önce Osman Aysu, şimdi de Ahmet Ümit çok satıyorlar.

* Kitap bastırmak, dünyanın her tarafında bir sorun. Türkiye’de yayınevleri, genç yazarların kitaplarını riskli buldukları için basmak istemiyor. İyi de, baskı rakamları atla deve değil ki. 40-50 bin baskı yapmayacaklar, topu topu 1000-1500 basıyorlar. Neyin riskiymiş bu?

* Küçük kitabevlerinin raflarında genç yazarların kitaplarını bulamayabilirsiniz. Ama büyüklerde var. Az da olsa bütün kitaplar satılıyor. Eninde sonunda birileri fark ediyor ve satın alıyor. Hemen satılıp bitmese de sonunda satılırlar.

* Ben her zaman yapıcı eleştiriden yanayım. İster film, ister roman olsun, bir eseri yerden yere vurmaktansa, hakkında yazmamayı tercih ederim. Yani beğenmediğim bir eser hakkında yazı yazmam. Zaten yazıp bastırmak, ya da diyelim ki film yapmak yeterince zor. Polisiye romana gelince, bir-iki istisna dışında hepimiz eleştiriden çok tanıtım amaçlı yazıyoruz zaten.

* İsveç Polisiyesi’ni beğeniyorum. Kendine özgü, egzotik bir havası var. Uzak Doğu ya da Pasifik adaları egzotizmi gibi bir şey değil elbette. Altı ay gece, altı ay gündüzün yaşandığı bir diyara özgü bir egzotiklik. Önce insanlara, onlardan kitaplara, romanlara yansıyor. Bunu hissediyorsun, bana da çekici geliyor.

* Türkiye’nin polisiye edebiyat tarihini öğrenme bakımından hepimiz Erol Üyepazarcı’ya çok şey borçluyuz. Çoğumuz, Türkiye’de polisiye edebiyat Osman Aysu ve Ahmet Ümit’le başladı sanıyorduk. Oysa yüz yıldan uzun bir tarihi var.. Ne yazık, Erol bey iki ciltlik “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes”u yazana kadar, 1950’ye kadar olan polisiye edebiyatımızı bilmiyorduk. Bunun Osmanlı ve cumhuriyetin ilk yılları dönemleri de var. Örneğin, Zuhal Kuyaş’ın varlığından haberim yoktu. Oysa öyle güzel dönem romanları yazmış ki. Bana, yaş icabı, o dönemleri yaşadığım için çok yakın ve tanıdık geliyor. Yalılarda oturan eski varlıklı, güngörmüş aileler vardı çocukluğumda. Geçinmek için evdeki eski ama değerli eşyalarını satarlardı. Yazık ki polisiyeyi çok erken bırakmış.

* Yeni teknolojik aletleri kullanıyorum. Ama çok da hevesli değilim. Geçmişin, çocukluk yıllarımın daha güzel olduğunu düşünüyorum. Belki şimdi hayat daha kolay, daha eğlenceli. Ama geçmişi sevmek de bizim hakkımız.

Polisiye Kitap Eleştirisi: Dokuz Oda Cinayetleri

Ayşe Erbulak‘ın dördüncü romanı Dokuz Oda Cinayetleri, oldukça sürükleyici, gerilim dozu yüksek ve bir o kadar da eğlenceli bir polisiye. Okurken insana bir hayli keyif veriyor. Zaten, başladıktan sonra, bitirmeden kitabı kapatmanız imkansız. Bunun bir nedeni öykünün merak edilen sonu elbette. Ama Ayşe Erbulak’ın akıcı dilini de görmemezlikten gelemeyiz. Yer yer mizahi olan bu üslup romana çok şey katıyor.


Özellikle ilk bölümlerde kitaba hakim olan bu kara mizah duygusu sayfalar ilerledikçe azalsa da romanı bir kara polisiye olarak algılamamızı engellemiyor. Gerçekten de Dokuz Oda Cinayetleri, cinayetlerin sıradanlığı, kahramanların aleladeliği ve karamsar finaliyle tam anlamıyla bir kara polisiye. O kadar kara ki, klasik polisiyenin kim yaptı sorusunu bile es geçmiş.

Malumunuz, Klasik Polisiye Romanın temel sorusu kim yaptı’dır. Yani cinayeti kim işledi? Örneğin Agatha Christie‘nin bütün eserlerinde bu sorunun cevabı aranır. Oysa, Ayşe Erbulak, romanında katili en baştan okuyucuya gösteriyor. Okuyucunun cevap aradığı soru, artık, cinayetleri kimin işlediği değil, neden işlediğidir. Bu da gerilimin sadece finale yığılmasını engelliyor ve tüm bir romana yayıyor.

Öykü, haliyle  karmaşık.  Zaman içinde sık sık ileri geri geliş gidişler var. Bir ara elli yıl önceye bile gidiyor. Ancak, yazar bu karmaşıklığı son derece anlaşılır bir biçimde okuyucuya aktarıyor. Bunu yaparken Ayşe Erbulak’ın, gerçeği okuyucudan gizlemede de çok başarılı olduğunu görüyoruz. Gizlemede kullandığı yöntem genellikle eksik bırakma.

Öykünün karmaşıklığı, biraz da içinde yer alan karakterlerin sayısının fazlalığından kaynaklanıyor. Yazar, sanırım bu sorunu hafifletmek amacıyla, kitabın başına bütün karakterleri listelemiş. İyi de yapmış. Okurken bir kaç kez ben bile baktım.Kimin kimle bağlantısı olduğunu eğer unutmuşsanız, kolayca hatırlayabiliyorsunuz böylece. Sayfaları karıştırıp, bu adam daha önce nerede çıkmıştı diye aramanıza gerek kalmıyor.

Kitaptaki öykü İstanbul’un Anadolu yakasında geçiyor. Beykoz’da bir düğünde başlayıp Büyükada’da sona eren maceranın kahramanları İstanbul’un Avrupa yakası’na -Silivri’de geçen kısa bir bölümü saymazsak- neredeyse hiç uğramıyorlar. Oysa özellikle Beyoğlu ve çevresinin polisiye edebiyatımızda  her zaman haklı bir çekiciliği olmuştur. O nedenle, Erbulak’ın kahramanlarının Kadıköy civarında dolanmaları bana ilginç geldi ve Çetin Altan’ın Rıza Beyin Polisiye Öyküleri’ni anımsattı.

Roman, her ne kadar pedofili, ensest gibi sapkınlıkları motif olarak kullansa da temelde  kötülüğün insanın kendi içinde bulunduğu tezini işliyor. Ve sonuçta cinayetin bir alışkanlık olduğu yargısına ulaşıyor. Bu haliyle, romanın klasik polisiye ile kara polisiye arasında bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Müthiş ve bir o kadar umutsuz finaliyle de bu değerlendirmemizin doğrulandığını görüyoruz.

Ayşe Erbulak, iyi bir yazar. Hikayesini tatlı tatlı anlatmayı çok iyi biliyor. Ancak, özellikle son sayfalara doğru artan editoryal hataların mutlaka temizlenmesi gerek. Ciddi bir yeniden gözden geçirmenin kitabı kusursuz hale getireceğinden hiç kuşkum yok.

Erbulak, çıraklık döneminin bu romanla bittiğini söylese de ben aynı kanıda değilim. Dokuz Oda Cinayetleri’nin çok ustaca yazılmış bir roman olduğunu düşünüyorum. Polisiyeseverlere mutlaka okumalarını tavsiye ederim.

abdülhamid ve sherlock holmes

Polisiyeseverler için konumuz bu sefer Abdülhamid ve Sherlock Holmes. Abdülhamid derken, elbette Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid‘den söz ediyoruz. Kimine göre Kızıl Sultan, kimine göreyse Ulu Hakan olan II. Abdülhamid, imparatorluğun en karmaşık döneminde padişahlık yaptı ve deyim yerindeyse “kazasız-belasız” ülkeyi yönetti. Ne bir tarafın iddia ettiği gibi Osmanlı’nın en muhteşem devirlerinden biriydi bu, ne de diğer tarafın iddia ettiği gibi halkın inim inim inlediği bir dönemdi.

Abdülhamid ve Sherlock Holmes

II. Abdülhamit devrinde, toprak da kaybedilmiştir, ekonomi de iflas etmiştir, batıdaki sanayi ve teknoloji devriminin yansımaları da olmuştur, bireysel hak ve özgürlükler üzerine geniş kısıtlamalar da getirilmiştir, basına sansür de uygulanmıştır.  Ancak,  önceki çalkantılı yıllara oranla daha istikrarlı bir devir olduğu da gerçektir. Zaten bu nedenle batmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü 35-40 yıl uzatma imkanını bulabilmiştir.

II. Abdülhamit, iktidara geldikten bir yıl sonra, meclisi feshetti ve ülkenin tüm yönetimine el koydu. Bu baskıcı rejimin işleyişini sağlayan teşkilatsa bizzat Abdülhamid tarafından kurulan hafiye örgütüydü. İstibdat Dönemi olarak bilinen bu yıllarda faaliyet gösteren örgütün amacı siyasi rakipler hakkında bilgi toplamak, Abdülhamid‘e karşı düzenlenen darbe ve ayaklanmalardan önceden haberdar olmak ve engellemekti. Padişah, 1880’deYıldız İstihbarat  Teşkilatı’nı kurarak çok sayıda hafiyeyi örgüte dahil etti. Bu hafiyelerin İstanbul başta olmak üzere, ülkenin dört bir yanında jurnalci denen ajanları vardı. Neredeyse her mahallede bir aç jurnalci bulunur hale gelmişti. Jurnalcilerin verdiği bilgiye de jurnal denirdi.

Böylece 33 yıl boyunca Osmanlı Devleti, Yıldız Sarayı’ndan, koyu bir istibdat ve mutlak bir rejimle yönetildi.Sansür ve baskı o boyuttaydı ki,bazan en makul davranışlar ve sözler bile Padişaha karşı bir ihanetin kanıtı olarak sunulabiliyordu. Bu da elbette kimi zaman oldukça gülünç sonuçlar yaratabiliyordu.

 

Abdülhamin'in polisiye sevdası

Kendinden önceki padişahların başına neler geldiğini iyi bilen Abdülhamid, sürekli bir güvenlik bunalımındaydı. Amcası Abdülaziz kuşkulu biçimde ölmüş, yerine geçen ağabeyi V. Orhan daha 3 ay olmadan ruhsal bunalım geçirdiği gerekçesiyle  Çırağan Sarayı’na hapsedilmişti. Bu güven krizini aşması, Yıldız Sarayı’nın duvarları arkasına kapanması ve istihbarat teşkilatını kurmasıyla mümkün olabildi. Daha 25 yaşındayken amcası Abdülaziz’le Avrupa’ya gitmiş, Batı’nın kültür ve sanatını yakından gözlemleme imkanı olmuştu. Padişah olduktan ve meclisi kapattıktan sonra, tüm ülkeyi  Yıldız Sarayı’ndan yönetmeye başladı.

Büyük ihtimalle, hafiyelerinden her gün gelen jurnaller ve bunlara karşı ne yapması gerektiğini düşünmek, onun en büyük eğlencelerinden biriydi. Ülkenin en çalkantalı döneminde başa geçmesine rağmen,  Yıldız Sarayı’nın loş salonlarında dolanıp, melankoli ile penceresinden denize baktığı zamanlar az buz sayılmazdı. Sarayın kalın ve yüksek duvarları arkasında güvenliğini sağladıktan ve uçan kuştan bile haberi olacak biçimde işleyen bir casusluk ağıyla İstanbul’u sardıktan sonra, sıkıntıdan patlamak yerine marangozlukla oyalanması herhalde bundandı. Özel atölyesinde devrin en usta marangozlarına taş çıkartacak bir maharetle çalışır, bu gün örneklerini, İstanbul Üniversitesi vb yerlerde gördüğümüz çalışma masası, kitaplık gibi mobilyalar üretirdi.

Kuruntulu bir mizaca sahip olduğu söylenen padişahın bu illetten kurtulmak için denediği yollardan biri de toprak malzemelerle uğraşmak, seramik, porselen gibi eşyalar üretmekti. Bu amaçla sarayın bahçesinde bir ocak kurdurmuş, ilerde Yıldız Porselen Fabrikası’na dönüşecek olan bu tesiste zamanının bir kısmını çanak çömlek üreterek geçirmeye başlamıştı.

Yapacak iş olmayınca, adeta bir emekli yaşamı sürmek zorunda kalan Abdülhamit‘in bir başka eğlencesi de fotoğraf çekmekti. Saray’ın dışına pek çıkmasa da İstanbul’un güzel fotoğraflarını çektiği bilinmektedir. Herhalde fotoğraf çekmekten çok onu tab etmek epey vaktini alıyor, böylece can sıkıntısından bir nebze daha kurtulmayı beceriyordu.

Gene de sarayda geçirilecek zaman çoktu. Ne bahçe, ne deniz, ne marangoz atölyesi, ne saramik insanı sürgit oyalayamıyor, hafiyeler de gittikten sonra Şale Köşk’ün avizeleri insanın üstüne üstüne gelmeye başlıyordu. İşte bu dakikalarda Abdülhamid‘in imdadına kitaplar yetişiyordu. O iflah olmaz bir edebiyat fanatiğiydi. Avrupa’da basılan bütün romanları nerdeyse herkesten önce o okurdu. 19 yüzyılın bütün Avrupalı yazarlarını elden geçirmişti. En çok da Jules Verne’in hayranıydı. Kütüphanesinde yirmi bin kitap olduğu söyleniyor ki, bu gerçekten büyük bir rakamdır.

Ama şimdi sıkı durun, bu kitaplardan 600 kadar el yazması hangi edebi türe aitti biliyor musunuz? Polisiye. Evet, yanlış okumadınız,  Abdülhamid, koyu bir polisiye meraklısıydı. Bazan bizzat kendisinin okuduğu, bazan da süt kardeşinden dinlediği bu öyküleri ona sekiz kişiden oluşan ve aralarında Halide Edib Adıvar’ın da bulunduğu bir tercüme heyeti çevirirdi.  Heyettekiler aynı zamanda diğer kitapları da tercüme ederler, dolgun bir ücret alırlardı.

Abdülhamid‘in en sevdiği öyküler A.Conan Doyle’ün Sherlock Holmes’üydü. Padişah hazretleri, Holmes’ün bir macerasını tesadüfen okuduktan sonra, çok beğenmiş, derhal sefarethaneye emir verilerek, o güne dek hikayeleri yayınlayan bütün gazete ve dergiler bulunmuş ve İstanbul’a gönderilmişti. Aynı uygulama her yeni öykü yayınlandıkça tekrar edildi ve böylece Holmes’ün bütün maceralarını kapsayan muhteşem bir el yazması koleksiyon saray kütüphanesindeki yerini aldı.

Abdülhamid, Sherlock Holmes’e öyle hayrandı ki, yazarı Doyle’ü İstanbul’a davet etti. Arthur Donan Coyle ve eşi, 1907 yılında ünlü Doğu Ekspresi treniyle İstanbul’a geldiler. Padişah onları huzurunda kabul etti ve her ikisine birer nişan taktı. Kabul sırasında yazara bir de eleştiri de bulundu ve ondan Serlock Holmes’ün sadece hikayelerini yazmasını istedi. Çünkü romanlarını hikayeler kadar başarılı bulmamıştı. Bu tenkit, doğal olarak Doyle’ü pek kızdırdı. Bu yüzden hatıralarında saraya kabullerinden bahsetmedi. Güya padişah, aldığı bir jurnal üzerine, yazar ve eşinin Yıldız’a gelmelerini sakıncalı bulmuştu.

Arsen Lupin de tıpkı Sherlock Holmes gibi Padişahın gözdelerinden biri. O güne kadar yayınlanan gazete tefrikalarını 1905’de bir kitap haline getiren Yıldız Sarayı, böylece Fransa’dan iki yıl önce ilk Arsen Lupin macerasını yayınlamış oldu. Çünkü, bir gazetede tefrika edilen ilk Lupin macerası 1907’de sona erdi ve o yıl kitap olarak basıldı. Diğer bir deyişle, Türkiye Arsen Lupin’i okumaya başladığında, saray ve dolayısıyla Abdülhamit, o işi çoktan yapmıştı. Benzer durum Nat Pinkerton ve Nick Carter için de geçerliydi. Bu ünlü romanlar, Türkiye’de basılmadan çok daha önceki yıllarda Yıldız Sarayında tercüme edilip Abdülhamid‘in kütüphanesine konmuştu.

Ne yazık ki, içinde bütün Avrupa külliyatının neredeyse tamamını ve üzellikle polisiye adına yazılmış ne varsa hepsini bir arada barındıran bu değerli kütüphane 31 Mart ayaklanmasından büyük zarar gördü. AVM yapılarak yeniden ihya edilmek istenen ve bu nedenle kanlı Gezi Olaylarına sebep olan Taksim Kışlası’ndaki Avcı Taburları, ayaklanarak  31 Mart 1909’da Yıldız Sarayı’nı yağmaladılar. Abdülhamid‘in padişahlıktan indirilmesine yol açan bu gerici isyan sırasında kütüphanedeki kitaplar talan edidi, yakıldı. Sarayı savunanlar, gene  de kitapların bir kısmını  kurtarabildiler. Bunların da büyük kısmı İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ne devredildi.

Oh ne güzel, şimdi emin ellerde diye düşünüyorsunuz değil mi? Ne yazık ki, öyle değil. Çok kısa bir süre önce, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nin  “Nadide Eserler” bölümünde olması gereken bu kitapların, Rektör Prof. Kemal Alemdaroğlu tarafından  kütüphane dışına çıkartıldığı, bir kısmının çöpe atılırken bir kısmının da  sahaf ve koleksiyoncular tarafından satın alındığı ortaya çıktı. Yani şu anda bu eserler kayıp. Gerçi 4500 tanesi bulunmuş ve İstanbul Belediyesi’nin desteğiyle satın alınarak (!) Atatürk Kitaplığı’na yerleştirilmiş. On binlerce kitaptan sadece 4500’ü.

Abdülhamid‘in kitaplarının dönüp dolaşıp Atatürk Kitaplığı’na sığınmaları da talihin garip bir cilvesi olsa gerek.

Polisiye Hikaye: Sfenks Yazan: Edgar Allen Poe

Kolera salgını New York’u kasıp kavururken bir akrabamın davetini kabul edip, kendisiyle birlikte Hudson kıyısındaki cottage ornesinde ( küçük villa ) iki hafta kalmayı kabul etmiştim. Burada basit yaz eğelencelerinin hepsiyle meşgul olma olanağımız vardı. Kalabalık şehirden her sabah gelen korkunç haberler olmasa,ormanda yürüyüşe çıkarak, resim yaparak, kayıkla gezerek, balık avlayarak, yüzerek, müzik dinleyerek ve kitap okuyarak hoşça vakit geçirebilirdik. Gün geçmiyordu ki bir tanıdığımızın ölüm haberini almayalım. Ölü sayısı arttıkça her gün bir rkadaşımızın kayıp haberini beklemeyi öğrendik. Bir süre yaklaşan bir haberci karşısında titrer olduk. Güney’den esen rüzgar bile bir ölüm havasına bürünmüş gibiydi. Ruhum kararmıştı.

 

edgar allen poe


Başka bir şey konuşamıyor, düşünemiyor, hayal edemiyordum. Akrabam ise benim kadar hassas yapılı değildi. Onun da canı epey sıkkındı ama yine de beni neşelendirmeye çalışıyordu. Son derece kültürlü bir filozoftu ve hayallere kapılmazdı. Somut dehşetlere sonuna kadar duyarlıydı, ama gölgelerden korkmazdı. Ama her ne kadar beni düştüğüm bu anormal kasvet havasından kurtarmaya çalışsa da, kütüphanesinde bulduğum bazı kitaplar başarılı olmasını engelliyordu.

Bunlar içimde yatan batıl inanç tohumlarını filizlenmeye teşvik eder nitelikteydi. Bu kitapları ondan habersiz okuyordum. Bu yüzden içinde bulunduğum depresyonun devam etmesine anlam veremiyordu.

En ilgimi çeken konulardan biri gelecek alametleriydi. Hayatımın bir döneminde bunları ciddi ciddi savunmuştum. Bu konuda uzun uzun, hararetle tartışıyorduk. O böyle şeylere inanmanın saçma olduğunu söylüyor, ben ise -yani beklenmedik- alametlerin kesinlikle doğru bilgiler taşıdığını ve bunlara saygı gösterilmesi gerektiiğini savunuyordum. Aslında onun küçük kır evine gittikten kısa bir süre sonra başıma öyle tuhaf ve açıklamasız bir olay gelmişti ki, bunu bir gelecek alameti olarak görmekte kesinlikle haklıydım. Beni tamamen afallatmıştı; öyleki arkadaşıma olanları günler sonra anlatabildim.
Son derece sıcak bir günün ikindisinde elimde bier kitapla açık bir pencerenin yanında oturyordum.. Pencereden dışarı bakınca engin bir manzara görüyordum. Nehir kıyıları ve uzaktaki tepe. Tepenin bana yakın olan yamacı heyelan yüzünden ağaçsız kalmıştı. Düşüncelerim uzun zaman önce okuduğum kitaptan komşu şehri kasıp kavuran korkunç salgına dönmüştü. Gözlerimi kitaptan kaldırınca, tepenin çoplak yamacındaki bir şey dikkatimi çekti – korkunç bir canavar zirveden hızla aşağı iniyordu. Kısa süreden tepenin dibine varıp sık ormanda gözden kayboldu. Bu yaratığı ilk gördüğümde akıl sağlığımdan – en azından gözlerimden şüphe ettim.Kendimi deli olmadığıma ve hayal görmediğime ikna etmem dakikalar aldı. Ama korkarım canavarı tarif ettiğimde ( onu açık seçik görmüş ve aşağı inene kadar iyice incelemiştim )  okuyucularımı ikna etmem kendimi ikna etmemden bile güç olacak. Yaratığın boyutlarını yanından geçtiği ağaçlarınkiyle kıyaslayarak tahmin edebilmiştim  – bir kaç dev ağaç o heyelandan kurtulabilmişti -. Böylece en büyük savaş gemilerimizden bile daha büyük olduğu sonucuna vardım. Savaş gemisi diyorum, çünkü canavar gemiye benziyordu – özellikle bizim yetmiş dörtlüklerden birine.  Hayvanın ağzı on beş yirmi metrelik bir hortumun ucundaydı. Bu hortum bir fil gövdesi kadar kalındı.Hortumun dibinin yakınında sık siyah kıllar başlıyordu – bunlar bir düzine bufalonun postunu kaplayacak kadar boldu. Bu kılların arasından fırlayan,  yabandomuzlarınınkine benzer ama onlardan çok daha büyük iki parlak diş aşağı doğru eğik olarak uzanıyordu. Hortumunun iki yanında da ,ona paralel olarak, yaklaşık birer metrelik iki çubuk uzanmaktaydı. Prizma şeklindeki bu çubuklar saf kristalden yapılmış gibiydi – bazen güneşin ışıklarını muhteşem bir şekilde yansıtıyorlardı. Gövdesi ters duran bir takoz şeklindeydi. Bu gövdeden iki çift kanat çıkıyordu, – kanatların her biri yaklaşık yüz metre uzunluğundaydı  – çifteler üst üste duruyordu ve metal pullarla kaplıydılar. Her pulun çapı üç dört metre kadardı. Üst ve alt kanatlar birbirlerine sağlam birer zincirle bağlı olduğunu gördüm. Ama o korkunç yaratığın en tuhaf yanı göğsünün neredeyse tamamını kaplayan parlak beyaz bir kurukafa resmiydi. Sanki o kara gövdenin üstüne bir ressam tarafından çizilmişçesine kusursuzdu. O korkunç hayvana  özellikle de göğsündeki resme dehşetle ve hayretle – mantığımla bastırmayı başaramadığım bir kaygıyla bakarken, hortumunun ucundaki ağzın birden açıldığını gördüm. Ağzından öyle yüksek ve kederli bir ses çıktı ki, sanki bir matem çanı çalıyordu. Yaratık tepenin dibinde gözden kaybolurken bayılıp yere yığıldım.

Kendime gelince önce arkadaşıma görüp duyduklarımı anlatmak istedim tabii. Ama içimde öyle bir tiksinti vardı ki – bunu açıklamam çok zor – bunu yapamadım.
O olaydan üç dört gün sonra bir akşam arkadışımla o canavarı görümüş olduğum odada oturuyorduk. Ben yine aynı pencerenin yanında aynı koltukta, o ise yakındaki bir kanepede oturuyordu.Yine aynı yerde aynı vakitte bulunmanın etkisiyle ona gördüklerimi anlattım.Beni sonuna kadar dinledi. Önce kahkahayı bastı. Ama sonra giderek ciddileşti. Sanki artık delirdiğimden şüphesi kalmamış gibiydi. O anda canavarı tekrar gördüm. Korkuyla çığlık atarak arkadaşıma seslendim. Merakla baktı. – ama hiçbir şey görmediğini söyledi. Oysa ben yaratığın tepenin çıplak yamacından indiğini açık seçik görüyordum. Bunun üzerine paniğe kapıldım. Artık hayal gördüğümden ve bunun ya öleceğimin işateri ya da delilik alameti olduğundan emindim. Koltuğa çökerek ellerimle yüzümü örttüm ve dakilarca hümgür hüngür ağladım. Gözlerğmi tekrar açtığımda yaratık ortadan kaybolmuştu.. Ama arkadaşım sükunetini az çok korumuştu. Bana gördüğüm yaratığı ayrıntılarıyla tarif etmemi söyledi. Sözümü bitirince dayanılmaz bir yükten kurtulmuşçasına derin derin iç geçirdi. Sonra zalimce bulduğum bir soğukkanlılıkla konuşmaya başladı.
Onunla sık sık üstünde tartıştığımız kuramsal felsefenin çeşitli yönlerinden bahsetti.
Özellikle bir nokta üstünde ısrarla durduğunu hatirlıyorum: İnsanların yaptıkları incelemelrde yanılmalarının en büyük sebebinin bir nesnenin değerini, yakınlığını yanlış hesaplamaktan dolayı
azımsamaları ya da abartmaları olduğunu söyledi.. ”Mesela” dedi,”demakrasinin tüm dünyaya yayıldığında nasıl bir etki göstereceğini tahmin etmek istiyorsak, bu yayılmanın gerçekleşebileceğini mutlaka dikkate almalıyız. Oysa bana bu noktayı incelemeye değer tek bir yazar söyleyebilir misin?”
Bir an susup kitap dolabına gitti ve eline Doğal Tarih’in basit özetlerinden birini aldı. Sonra kendisiyle yer değiştirmemi istedi. – kitanın küçük yazılarını rahat okuyabilmek için. Böylece pencerenin yanındaki koltuğa oturup kitabı açtıktan sonra konuşmasına kaldığı yerden devam etti. ”Canavarı o kadar ayrıntılı anlatmasan, ne olduğunu asla anlayamazdım. Sana bir öğrenci çocuğun Insecta ( yani böcek ) sınıfından, Lepidoptera takımından, Crepusculaira familyasından Sphinks ( yani Sfenks ) cinsini nasıl tarif ettiğini okuyayım. İşte aynen şöyle yazıyor
” Dört zarlı kanadı küçük, rengarenk metalik pullarla kaplıdır. Ağzı hortum şeklindedir çünküçenesi uzundur.. Ağzının iki yanında dokunmaya ve tat almaya yarayan kısa kıvrık çıkıntılar bulunur. Alt kanatlarla üst kanatlar birer sert kılla birbirine bağlıdır. Antenleri przima şeklindedir ve uzun birer çubuğa benzer.Karnı sivridir. Batıl inançlı halk kurukafa Sefnks’inden, zaman zaman attığı kederli çığlıklar ve göğsündeki kurukafa resmi yüzünden çok korkar.”
Kitabı kapadı ve koltukta öne eğildi. Şimdi tam o ”canavarı’ gördüğüm sırada ve benim durduğum pozisyondaydı.
” Ah işte gördüm!”  diye haykırdı. ”Tepenin yamacına yeniden tırmanıyor. Gerçekten çok ilginç bir yaratık, ama sandığın kadar iri ya da uzakta değil. Aslında uzunluğu bir milim. ve gözümden bir buçuk milim uzakta duruyor. Pencere kanadından sarkan bir örümcek ağı ipliğine tutunmuş, titreye titreye yukarı çıkıyor.”
 Edgar Allan Poe/1846