Türkiye’nin en popüler polisiye roman yazarı Ahmet Ümit 12 Temmuz 1960’da Gaziantep’de doğdu. Gençlik yıllarını solcu bir aktivist olarak geçirdi. 1983’de Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden mezun oldu. 1985-1986 yılları arasında Moskova Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim gördü. 1989 yılında aktif siyaseti bırakarak kendisini tamamen yazarlığa verdi.

Ahmet Ümit ve polisiye kitapları
Ahmet Ümit ve polisiye kitapları

Başlangıçta şiir kitaplarıyla duyurdu adını. Bunu öyküleri izledi. 1992’de ilk öykü kitabı Çıplak Ayaklıydı Gece yayınlandı. Kitap, Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü’nü aldı. Edebiyat dünyamızda tanınması bu öykü kitabıyla oldu.

Polisiye yazarı Ahmet Ümit’in suçu kurgulama ve gerilim yaratmadaki becerisi onu giderek tamamen polisiye yazmaya yöneltti. Bu niteliklerin tamen öne çıktığı Sis Ve Gece, 1996’da yayımlandı ve büyük bir ses getirdi. Türkiye’de epey gürültü koparan kitap Yunanca’ya çevrildi. Böylece Sis ve gece, yabancı bir dile çevrilen ilk Türk romanı olma unvanını kazandı.

Dergilerde. gazetelerde yayınlanan polisiye öykü ve araştırmalarının yanı sıra Televizyon için de çalışmalar yapan Ahmet Ümit, peşpeşe yayınladığı romanlarla Türkiye’nin en tanınmış yazarlarından biri haline geldi.

Ahmet Ümit’in kitapları:

  • Sokağın Zulası…1989
  • Çıplak Ayaklıydı Gece…1992
  • Bir Sis Böler Geceyi…1996
  • Masal Masal İçinde…1995
  • Sis Ve Gece…1996
  • Tapınak Fahişeleri…1997
  • Agatha’nın Anahtarı…1999
  • Kar Kokusu…1998
  • Patasana…2000
  • Şeytan Ayrıntıda Gizlidir…20002
  • Kukla…2002
  • Beyoğlu Rapsodisi…2003
  • Aşk Köpekliktir…2004
  • Başkomser Nevzat Çiçekçi’nin Ölümü…2005
  • Kavim…2006
  • Ninatta’nın Bileziği…2006
  • İnsan Ruhunun Haritası…2007
  • Olmayan Ülke…2008
  • Bab-ı Esrar…2008
  • İstanbul Hatırası…2010
  • Başkomser Nevzat 3. Davulcu Davut’u Kim Öldürdü? 2011
  • Sultanı Öldürmek…2012
  • Beyoğlu’nun En Güzel Abisi…2013
  • Elveda Güzel Vatanım…2015

Her polisiye yazarı ve okuru polisiye romanda olayın geçtiği yerin önemli olduğunu söyler. Olayın geçtiği yerin polisiye hikayenin karakterlerinde olduğu kadar hikayenin kendisinde ve polisiye kitabın ana hatları üzerinde de büyük etkisi olur. Olayın gerçekleşiği yer ya da mekan suçun işleniş şekline etki edeceği gibi aynı zamanda araştırmanın nasıl yapılacağı konusunda da belirleyici olacaktır. Bununla birlikte olay yeri seçimi, polisiye yazarının kendi yazım karakterini etkiler ona bir anlamda seçtiği yer konusunda uzmanlaşma olanağı tanır. Bu uzmanlaşma polisiye yazarını besleyen bir unsurdur ve yazara başarı getirir öyleki bu süreç kimi zaman yazarın bu bölge ile anılmasına kadar gider.

 

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı

Bu durumun edebiyatımızdaki en güzel örneği muhtemelen Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı olacaktır. Halikarnas Balıkçısı’nı düşündüğümüz anda aklımıza Halikarnas yani Bodrum gelir. Polisiye bir hikaye ya da romanda olay yeri seçimi, bir anlamda hikayede karakterleşerek hikayeye ayrı bir derinlik kazandırır.

 

Ahmet Ümit Beyoğlu’nun En Güzel Abisi

Ahmet Ümit’in Beyoğlu’nun en güzel abisi isimli kitabına baktığımızda ise şehrin kalbi olarak anılan ve günde binlerce kişi tarafından ziyaret edilen bir mekanda hikayenin geçmesi ve kitaba adını vermesi bir anlamda kitaba pazarlama anlamında büyük bir avantaj kazandırdığını ve potansiyel okucunun kafasında bir merak ve kitaba karşı bir istek uyandırdığını da görürüz. Bu durum bile polisiye hikaye ya da romanda yer seçiminin doğru yapılmasının ne kadar önemli olduğuna bir örnektir.

polisiye hikayede yer seçimi
Fjallbacka – İsveç

İskandinav polisiyesi

Olay yeri seçimi polisiye hikaye için genellikle ilginç bir zemin oluşturur. Bu konuya en iyi örnekleri İskandinav polisiyesinden seçebiliriz. Örnek olarak vermek gerekirse, polisiye yazarı Camilla Lackberg, polisiye hikayelerininde İsveç’in ufak bir kasabası olan Fjallbacka’yı kullanmıştır. Yazarın bu seçimi sonrasında bu ufak kasaba bir turist destinasyonu haline gelmiştir ki bu da polisiye hikayenin geçeceği yerin seçiminin ne kadar önemli ve etkili olduğuna dair güzel bir örnekir.

Kısa zaman önce yayınlanan İskandinav yapımı polisiye dizi Köprü’de yer seçimin ne kadar önemli olduğuna dair güzel bir örnektir. Dizinin birinci serisini seyreden polisiye okurları hemen olay yerini hatırlayacaktır. Katil cesedi Danimarka ve İsveç’i birbine bağlayan ve aynı zamanda ülke sınırı olan Oresund köprüsünün ortasına bırakır. Polisiye dizi, her iki ülkenin polisiyeseverlerine de bir anda hitap eder. Cinayet soruşturması nasıl yapılacaktır? Hangi ülke soruşturmayı yürütecektir? Tüm bu sorulara aslında polisiye yazarı son derece zekice yaptığı olay yeri seçimi ile cevap vermiştir. Olay yeri seçimi olayların akışı, karakterlerin seçimi ve hikayenin nasıl yürüyeceği konusunda belileyici olmuştur.

Polisiye yazarının yer seçiminin yanısıra onun bu yeri okuyucularına nasıl anlattığı da okuyucunun bu yer ile nasıl bir bağlantı kuracağı konusunda etkili olacaktır. Polisiye yazarı, hikayede anlatılan yere hiç gitmemiş olsa bile anlattığı yere bir şekilde inanmalıdır. Polisiye yazarı bu yeri kafasında canlandırabilmeli ve oradaki yaşamı gözünün önüne getirebilmelidir. Şüphesiz yazarın yer seçimi ve hikaye içerisinde okuyucusuna bu yeri anlatması hadi satması diyelim, sürecinde hata yapması ya da zayıf kalması hikayenin okuyucu tarafından beğenilip beğenilmemesi neden olacaktır.

Polisiye hikayenin geçeceği mekanın, yerin seçilmesi yazar için harika bir atmosfer ve gerilim yaratma fırsatıdır. Agatha Christie’nin Doğu Ekspresinde Cinayet isimli kitabını okuduysanız bu kitabı örnek verebiliriz. Bu kitaptaki yer seçimi hem karakterlerin nasıl hareket edecekleri konusunda belirleyici olduğu kadar birbirleri arasındaki ilişkinin de nasıl gerçekleşeceği konusunda etkili olmuştur.

Genel olarak baktığımızda polisiye hikaye ve romanda yer seçimi en önemli unsurlardan biridir ve kitabın ya da hikayenin başarılı olup olmayacağı konusunda en önemli belirleyici faktörlerden biridir. Yer seçiminin yanlış yapılması hem yazarın işini her anlamda zorlaştıracak hem de kitabı ya da hikayeyi başarısız kılacaktır. Yer seçiminin doğru yapılması ise hem hikaye akışı hem de karakterlerin seçimi konusunda kolaylık sağlayacağı gibi okurun kitabı benimsemesine de yardımcı olacaktır.

 

Türk polisiye yazarlarımız

Çocukluğu İzmir’de geçen polisiye yazarı Suphi Varım’ın İzmir’de geçen Simirna Cinayetleri üçlemesini okudunuz mu? Necati Göksel’in kitaplarına sahne olan Ege kıyıları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Okuduğunuz polisiye roman ve hikayelerden aklınızda kalan, hoşunuza giden yerler neresiydi? Yorum kısmında paylaşırsanız memnun oluruz.

Ahmet Ümit Polisiyesi – Sultanı Öldürmek, Polisiye mi Tarih Kitabı mı?

Ahmet Ümit’in son eseri Sultanı Öldürmek, dayanılmaz ölçüde sıkıcı, ağır aksak ilerleyen, gizem ve entrika yönünden fakir, finali ise doyurucu olmaktan uzak bir polisiye roman. Aslında bu kitaba polisiye demek ne derece doğru bilemem. Bana kalırsa, polisiye olmaktan çok, bir tarih kitabı. Tarihsel anlatımı ilginç kılmak için orta yerine bir cinayet iliştirilmiş bir roman. Önce şu tarihsel kısma bir bakalım.

Kitap bir cinayet romanı gibi başlasa ve bitse de neredeyse yarısında Fatih Sultan Mehmet’in iktidara gelişi, İstanbul’u fethi ve ölümü tafsilatıyla anlatılıyor. Yani roman, iç içe girmiş iki metinden oluşmuş. Biri, bir cinayet vakasına ait, diğeri Fatih’e. Romanın baş kahramanı ve aynı zamanda anlatıcısı bir tarih profesörü, ölen kişi ve diğer şüpheliler tarihçi olunca bu uzun tarih anlatımını bir dereceye kadar makul olduğu düşünülebilir. Ancak bu anlatının, asıl olayla, yani cinayetle hiçbir ilgisi yok. Sayfalar dolusu tarih anlatısına katlanan okurun, çözüm sayfasında sabrının karşılığını görememesi romanın en büyük sürprizi olsa gerek.

ahmet ümit

Gereksiz Bilgi Yığını

İşin kötüsü, tarihi bilgi ve iddiaların hiçbir orijinakllik taşımaması ki, az çok tarihe meraklı okurlar için bu sayfaların onlara verebileceği fazladan hiç bir şey yok. Yani, Ahmet Ümit, tarihsel metinde yeni olan hiçbir şey söylemiyor. Ayrıca, yukarda değindiğim gibii bu bayat konuların cinayetle, cinayetin çözümüyle en ufak bir bağlantısı yok. Oysa Çehov’un dediği ve Ahmet Ümit‘in de romanın bir sayfasında yazdığı gibi, “Eğer oyunun birinci perdesinde duvarda asılı bir silah varsa, o silah üçüncü sahnede patlamalıdır.
Yani bir oyunda gereksiz hiçbir aksesuar, kelime ve rol olamaz. Roman da böyledir. İyi ve tutarlı bir eserde, onu oluşturan bütün parçalar zorunlu olarak oradadırlar. Bir romandan her hangi bir karakteri, bir olayı çıkartıp atamazsınız. Atarsanız, romanın yapısı bozulur. Bozulmuyorsa, o roman kötü yazılmış demektir.
Tıpkı, Sultanı Öldürmek gibi. Romandan bütün tarihsel bölümleri çıkartın, tekrar okuyun. Anlamda, yapıda en ufak bir bozulma meydana gelmeyecektir.

Sultanı Öldürmek Bir Polisiye Roman Değil

Tarihle ilgili sayfaların gereksizliği apaçık belli de olsa ben asıl başka bir konunun üzerinde durmak istiyorum.
Sultanı Öldürmek, polisiye bir roman değildir. Cinayet soruşturmasının ortasına zaten herkesçe bilinen bir Fetih öyküsü ekleyerek romanı ağırlaştıran yazar, bununla da yetinmemiş, sürekli tekrarlarla okuyucuyu bunaltarak garip bir yazım tekniğine girişmiştir. Fatih öldürüldü mü, tarih yaşananlar mıdır yoksa tarihçilerin anlattıkları mıdır gibi  bir zamanların populer ama şimdi demode sorularla ilgiyi ayakta tutmaya çalışması, sıkıcılığı bertaraf etmeye yetmemiştir. Ancak, baş kahramanın kendisi ve ailesiyle ilgili gereksiz tekrarlamalarının kitabın sayfa sayısını artırmaktan başka bir işe yaradığı konusunda kuşkuluyum.

Kahramanımız olan tarih profesörünün, zaman zaman yaptığını hatırlamamak gibi ender bir hastalığa sahip olması, onun 21 yıl sonra ilk kez karşılaştığı eski karısının cesedi karşısında, cinayeti kendisinin işlemiş olabileceğinden şüphelenmesine yol açar.

Komik ama, bu şüphe bütün kitap boyunca sürer gider. Bir paragraf önce suçsuz olduğuna emin olan profesör, daha sayfa bitmeden “Hayır, cinayeti ben işledim,” demeye başlar. Suçluyum, suçsuzum şeklinde süren bu papatya falına, olağan şüpheliler de katılır. Profesör, iki satır önce komplocu olduklarından emin olduğu bazı meslektaşlarının iki cümle sonra masum ilan ediverir. Şaka değil, bu vesveseli hal, bütün polisiye metin boyunca sürer gider. Ve bir de, profesörümüzün Kadıköy’deki eski yaşamı, ölmüş aile bireyleri, sürekli sayfaların arasında dolaşır ve gerekli gereksiz konuya müdahale ederler. Üstelik bunların da, polisiye metin içinde hiç bir işlevleri yoktur. Ne entrikanın çözümüne, ne ipuçlarının verilmesine, ne de soruşturmaya en ufak bir katkıda bulunmazlar. Sadece profesörün hezeyanları olarak ortalıkta gezinirler.

Katil Uşak Olamaz

Entrika dedik te, aslında ortada doğru dürüst bir entrika olduğu bile söylenemez. Okuyucunun katili keşfetmesine yardımcı olacak en küçük bir bilgi bile yoktur. Yazar, herşeyi bir sır gibi saklamıştır.
Ve hepsinden kötüsü, katilin kimliğidir. Yazar Van Dine tarafından belirlenen Polisiye Romanın Altın Kuralları‘na göre katil uşak olamaz! Bu romanda bu kural çiğnenmiştir. Üstelik, 511 sayfalık romanda katilin adı yalnızca iki kere geçmektedir. Polisiye roman açısından bu tam anlamıyla bir fiyaskodur. Şu talihsizliğğe bakın ki, katil parmak izlerini bırakacak kadar da cömerttir. Yani, bizim profesör hezeyan ve vesveseyle bunalırken, polis çoktan cinayeti çözmüştür. Tabii, biz herşeyi profesörden duyup öğrendiğimiz için, ancak son sayfada onunla birlikte bu şaka gibi duran gerçeği yakalayabiliriz. Ne bir muamma, ne bir gizem, ne dişe dokunur bir entrika. Ortada okuyuculara meydan okuyan zekice düzenlenmiş bir son da yok. Çözüm o kadar kof ve zayıf ki, adeta geçiştirilmiş izlenimi uyandı bende. Oysa, bir polisiye romanın, en önemli, en iddialı ve doyurucu bölümü burasıdır.

İnceden inceye hesaplanarak yazılmış bir kurgudan çok tarihi araştırma yapar gibi yazılmış bir roman bu. 

Ama kesinlikle bir polisiye roman değil.