“Gözüm kararıyor Olric! Elimden bir kaza çıkacak.” Oğuz Atay (Tutunamayanlar)

Öfke yönetimi

Aslında bu kadar kolaydır. Duyguların kendisi olmadığımızı kendimize söyleyerek duygu yönetimi ile ilgili çok büyük bir adım atmış oluruz. Çünkü bir kez bunu kendine söyleyebilen biri, mücadele etmesi gereken şeyin kendisi olmadığını fark edecektir. Böylece amygdala durdurmayacak, ön beyin rahatlıkla hizmetimize girecektir. Aslında duygu ile mücadele etmek de haksızlıktır. Bir duygu var olduysa mutlaka bir mesajı bulunmaktadır. Duygu ile mücadele edilmez, duygunun negatif etkisi ile mücadele edilir, içinde barındırdığı bilgi fark edilir ve duygu dönüştürülür.

Bunu başarabilmek için, duygunun varoluşsal değil, fizyolojik bir süreç olduğunu bilmek bize son derece yardımcı olacaktır. Örnek olarak enerjisi yüksek olan bir duyguyu ele alalım; öfke…

Öfke, gelirken kendini belli eden ve tam da bu noktada başarıyla yönetilebilecek bir duygudur. Eğer gelişini fark etmemize rağmen bu konuda bir şey yapmazsak, öfkenin zihnimizi ve bedenimizi neredeyse tamamen ele geçirmesine yardım ve yataklık etmiş oluruz. Öfkeyi bu aşamada da yönetebilmek mümkün olsa da, bu riske girmeye değer mi bilemiyorum. Çünkü öfke ile alınan aksiyonların sonucu genellikle başka yıkıcı duygulara kucak açar. Bunlardan en sık rastlananı pişmanlıktır. Bu sebeple, öfkenin geldiğini hissettiğimiz anda önce kendimize 3 kez bu duygunun ismini söylememiz önerilir. Öfke öfke öfke ! Bu metot özfarkındalık ve özdenetim bileşenlerinin harekete geçmesine hizmet eder ve aynı zamanda bize, duygu yönetimi için korteksin ihtiyaç duyduğu 6 sn.’yi kazandırır. Daha sonra da dilimizi değiştirmemiz gerekir. “Öfkeliyim” ifadesi öfkeyi varoluşsal tarafa taşır. Bu ifade biçimi duyguyu tıpkı kadınım, erkeğim, anneyim, babayım gibi bir kimlik hâline getirmektedir (gerçi bunların da kimlik olup olmadığını tartışmak gerekir). Kimliğimiz hâline getirdiğimiz bir duygu ile mücadeleye kalkışmak her şeyden önce beynimizin bizi her anlamda korumakla görevli beyin bölgelerimizin savunmaya geçmesine sebep olur. Kendimizi bir anda yıkıcı duygumuzu ve bu yıkıcı duygudan doğan aksiyonlarımızı rasyonelleştirmeye çalışırken buluruz. Dolayısıyla kendimizin ve karşımızdakilerin hayrına bir aksiyonda bulunmamız imkansızlaşır. O halde kendimizi öfke ile dolup taşmak hâli içinde bulunduğumuzda söylemimiz şu şekilde olmalıdır; “öfke hissediyorum” … Herhangi bir şeyin bizzat kendisi olmadığımızı onu sadece hissettiğinizi kendimize söylemek, bu can sıkıcı duyguyu zihnimizin içinde objektif olarak ameliyat etmemizi sağlar. İşte tam da bu noktada söz konusu duyguyu yönetmek için bir şansımız olur.

Chade-Meng Tan’ın bu konuda verdiği örnek şahanedir; ya duygunun kendisi olup Hulk’a dönüş ya da o duyguyu sadece hissettiğini kendine anlat ve dönüşümü durdur.

O zaman ne yapıyoruz? Dilimizi değiştiriyoruz… Öfkeliyim değil, öfke hissediyorum. Üzgünüm değil, üzüntü hissediyorum… Hatta suçluyum değil, suçluluk hissediyorum… Öyle ya, suçluluk hissetmek bizi gerçekten suçlu kılmaz… Tabi bunu kendimize anlatmayı başarıp bilişsel bir çarpıtmadan kurtulabilirsek…

Ayça Mumkule Erşipal

EQ KOÇUNUN NOT DEFTERİ, NOT 3: Hırsız var! Televizyon Odağımızı Çalıyor

“Bilginin size gelmesini beklemeyin, kendiniz aramak için zaman yaratın ve yol boyunca öğrenin. Neler olduğunu anlayabileceğiniz tek yol bu! Bu dünya toplu hipnozun kurbanı ve özgür olabilmemizin tek yolu televizyonumuzu kapatmak.” Michael Jackson

Rahmetli babaannemin zaman zaman tekrarladığı bir hikâye vardı. Bu hikâyeyi çocukluğundan nine olduğu zamanlara kadar taşımıştı. Belli ki çok etkilendiği bir hikâyeydi bu. Çünkü neredeyse her televizyon seyredişimizde bu hikâyeyi tekrarlardı. Görünen o ki; bilge bir ihtiyar daha o zamanlarda bu küçük zihinleri uyarmıştı.

tv dikkat dagıtıyor

Hikâyeye göre, içinden ışıklar ve sesler çıkan bir kutu, insanları etkisi altına alıyor. Dünyanın taaaa en ucunda olup bitenleri göstermekle kalmıyor, insanların hislerine ve düşüncelerine de tesir ediyor. Bu büyülü kutu sayesinde, seyahat etmeye, gidip bizzat görmeye, işitmeye gerek kalmıyor. Çünkü bu kutunun içinde her şey var. İnsanlar toplu halde bu kutunun etrafına oturup, büyülü kutunun anlattıklarından ve gösterdiklerinden nasipleniyorlar.
Bir süre önce, Ümit Şimşek’in Sade Hayat adlı kitabını edindim ve gördüm ki; bizim Tarsus’lu ihtiyar bilge yalnız değilmiş. Kitabın “Hükmedici Makine” başlıklı kısmında Freud’un öğrencisi Viktor Tausk’un 1919 yılında yayınladığı bir makaleye değinilmiş. Tausk, bu makalede şizofrenide karşılaşılan “hükmedici makine” vakalarına dikkat çekmiş. Tausk’un konuştuğu hastalar, siyah bir kutudan çıkan iki boyutlu resimlerden bahsediyorlarmış. Makinenin, bu resimler ve esrarengiz ışınlar aracılığıyla, hedefteki beyinlere birtakım yabancı düşünceler ve duygular aşıladığını, sonunda da insanların, bu makineden gelen bilgileri, hem gerçek hayattan hem de kendi gözlem ve bilgilerinden ayırt edemez hâle geldiğini anlatıyorlarmış. Ümit Şimşek, televizyonun icadından yıllar önce yayınlanan bu makaleden beni çok eğlendiren (hatta kahkahalar atmama sebep olan) aşağıdaki ihtimalleri çıkarmış:

a- Şizofrenler ileri görüşlü insanlardır

b- Televizyon bir şizofren tarafından icat edilmiştir

c- Hepimiz şizofreniz

d- Psikiyatri, normal davranışları şizofreni olarak adlandırmakla hata ediyor

e- Hiçbiri

f- Hepsi

Biliyorum; konu oldukça derin. Sahne ve plan değişikliklerinin sebep olduğu aşırı yüklenme, hayal ile gerçeği ayırt etmek üzere programlanmamış beyinlerimizdeki gerçeklik algısının çarpılması, subliminal mesajlar aracılığı ile bilinç altımıza ekilenler ve daha niceleri.. Ama ben en çok duygusal sakatlanmalarımız ile ilgileniyorum. Hedeflerimizi, standartlarımızı, normal insan tanımlarımızı, etiketlerimizi, beğenilerimizi bizim yerimize belirleyen bir büyülü kutu, hepimizin evinin en baş köşesinde…

Biz, kendi efendisine para ödeyerek sahip olan köleler gibiyiz!

Mutluluk fabrika ayarlarında iken, kontrol edilen zihnimizle mutsuzluk yaratıyoruz. Takım tutar gibi fikir tutuyoruz. Bu fikirleri tutarken, televizyonun bize dikte ettikleri referansımız oluyor. Görmeyen gördürülen, işitmeyen işittirilen, okumayan biat eden bir toplum olduk.

Atın şunu çöpe demiyorum elbette.. Ama seçin diyorum. Özgürlük diyorum, iyi hissetmek diyorum, sadelik diyorum ve ekliyorum: sadelik yoksunluk değil, kendi duygusal kaderini kendin çizmek demektir.

Ayça Mumkule, Haziran’16

“Birbirimizden nefret etmemize yetecek kadar dindarız, ama birbirimizi sevmeye yetecek kadar dindar değiliz.” Jonathan Swift

Kutsal metinler, Adem’in temsil ettiği siklusa ait insanlar olduğumuza işaret ediyor. Hemen hemen hepimiz insan canlısının alt türlerinden biri olan homo sapiens sapiens torunlarıyız. Yani Descartes’in deyimiyle “düşündüğünün üstüne düşünebilen insan” olduğumuz iddia ediliyor. Daha doğrusu ediliyordu. Çünkü türümüzün bazı inanç temelli ritüellerden uzak yaşayanlarına yılkı(*) demeyi uygun görenler var. Gerçi homo sapiens’in gelişim sürecine şöyle bir göz attığımızda (ki bu sürece günümüzü de dahil ediyorum) hakikaten yılkısallığa öz bir güdüselliğin hakim olduğunu görebiliyoruz. Daha da ileri gidecek olursam, sapiens sapiens’in bir tanesini süreçte kaybettik gibi görünüyor. Çünkü artık pek az insan düşünüyor. Düşünme kasımız tıpkı yirmilik diş gibi ortadan kalkıyor sanki. İçgüdülerin vahşi yüzü feci halde devreye girmiş durumda. Neyse, bunu evrim psikologları düşünsün.

ırkçılık

Madem düşündüğümüzün üstüne düşünebilme yeteneğimiz var, bunun üzerine de düşünelim derim. Öncelikle neden yılkı sözcüğünü tercih ettiğimi söyleyeyim. Günlük yaşamda, pek çok sözcük gibi bu sözcüğün de Arapçasını kullanıyoruz ve bu sözcük, her nedense akılsız, duygusuz, kaba, hoyrat kimselere hakaret etmek için de kullanılıyor. TDK’da bile ikinci anlam olarak kullanılmış. Zaten toplum olarak bu sebeple büyük tepki gösterdik. Hatta ben en büyük bilişsel çarpıtmalardan biri olan kişiselleştirmenin pençesinde buldum kendimi. Varlıklarına minnettar olduğum gayri müslim arkadaşlarıma karşı büyük bir utanç duygusuna kapıldım. Benim de mensubu olduğum bir inanç sistemini temsilen bu lafı söyleyen kişi yüzünden eksiklendim. Sonra hemen toparlandım elbette. Tam da bu sebeple, yılkı olma ihtimalinden bahsederken, bu yazıyı okuyanların zihinlerinin bu anlama kaymasını hiç istemiyorum. Tek derdim, yılkıyı tek ve gerçek anlamı ile kurcalamak. Böylece zihinlerimize yaptıkları kasıtlı saldırıları fark etme şansımız olabilir. Fark edemezsek, zihinlerimizi güderler ve bu hiç bana göre değil. Değerlendirme yapmadan gözlem yapmak önemli fakat zor bir hâl. Bu sebeple düşüncelerimizi nereye odaklayacağımızı seçelim derim. Böylece düşüncelerimizden doğan duygularımızı gözlemleme fırsatımız da olur. Hep birlikte bu amacı destekleyen bir antrenman yapmış olalım. Bu arada öz Türkçe bir sözcüğü de haznemize eklemiş oluyoruz fena mı?

Valla açıkçası bir yılkı olarak yaratılsaydım ve yaratılacağım yılkı familyasını seçme şansım olsaydı ne olurdu diye ciddi ciddi düşündüm ben. Ne yalan söyleyeyim, ilk aklıma gelen tembel yılkı oldu 🙂 Tembel yılkı sürekli gülümsüyor. Sanki hayatla dalga geçiyor. Hatta bir belgeselde izlemiştim; kendisini avlayarak gökyüzüne yükselen bir kartalın pençelerinde kukla gibi sallanırken bile gülümsüyordu. Sempatik bir bilgeliği var bu yılkının. Sonra aklıma Michael Jackson’un Dancing The Dream adlı kitabındaki “Filler Neden Durmaksızın Yürüyor?” başlıklı hikayesi geldi. Hikaye baştan sona muazzam ama beni en çok etkileyen bölüm şuydu: “…Ama fillerin en önemli mesajı daima hareket içinde olmalarında saklıdır. Hareket etmenin yaşamak anlamında olduğunu biliyorlar. Bir şafaktan bir şafağa, bir asırdan bir asıra sürülerle yürüyorlar: Hiç düşmeyen hayat dolu bir kitle ! Barışın durdurulmaz kuvveti !” Derken bir arkadaşımın sosyal medya hesabında aşağıdaki resmi gördüm. İşte! dedim, İşte bu! Panda gibi olmalı.. O siyah, o beyaz ve o bir Asya’lı. Sanki sırf bu mesaj için yaratılmış bir yılkı. İroniye bakın ki; tükenmekte olan soyu nedeniyle bizim korumamıza muhtaç vaziyette. Belki bu da bir mesajdır, öyle değil mi?Bütün bunları neden mi yazdım? Çünkü ben öfkeden beslenen bir mücadelenin yararsız olduğunu biliyorum. Daha evvel de defalarca söylediğim gibi; kendi duygusal kaderimizi kendimizin çizmesi konusunda kararlı olmamız şart. Bırakın isteyen istediğini desin. Bizim daha önemli işlerimiz var. Şöyle bir baktım da; Nutuk ne kadar çok yayınevi tarafından yayımlanmış mesela…

(*)YILKI: hayvan, hayvan sürüsü, dört ayaklı hayvanlara verilen genel ad.

Kaynak: Divânu Lügati’t-Türk

Kırık cam teorisi, kriminal psikolog Philip Zimbardo’nun deneyi: Kırık cam teorisi, kriminal psikolog Philip Zimbardo’nun 60’lı yılların sonlarında yaptığı bir deneyden esinlenerek ortaya atılmıştı. Teori, vandallığa ve kaosa varan bir takım eylemlerin temelinde, tek bir başlangıç hareketi olduğunu ortaya koyuyor. Zimbardo plakası bulunmayan iki otomobili Bronx ve Palo Alto’da bulunan mahallelere bıraktı. Bronx’taki araba, “terk edildikten” birkaç dakika sonra saldırıya uğradı. Bu saldırı o bölgede yaşayan insanların kültürel zekası ile uyumlu idi. Bu süre içerisinde yaklaşık bir haftadan daha uzun süredir Palo Alto’da bulunan araca ise kimse dokunmamıştı. Zimbardo deneyi 1 adım ileriye götürerek, kasıtlı bir şekilde araca balyoz ile vurdu ve çökertti. Kısa bir süre sonra bu parçalama ve yağmalama işlemine diğer insanlarda katıldılar. Zimbardo her iki durumda da zarar veren vandalların çoğunluğunun, öncelikle düzgün ve saygın görünümlü beyazlar olduğunu kaydetti ki bence deneyin en ilgi çekici kısmı da budur.

Kırık Cam Teorisi
“Bir şeyi tolere eder etmez dayanılabilir olur ve çok geçmeden de basit bir durum olur.” Israel Zangwill

Bu deney; insanların, kültürel zekaları ne olursa olsun, model alarak eyleme geçtiklerinin ve model aldıkları eylemi, içinde bulundukları topluluğun kurallarını delme dürtülerini rasyonelleştirme aracı olarak kullandıklarını gösteriyor.
Teorinin daha iyi anlaşılması için hepimizin sıkça karşılaştığı bir örneği paylaşmak istiyorum. Bizim ülkemizdeki en belirgin örnek, duvar ya da ağaç oyuğuna tıkıştırılmış pet şişedir. Önce bir diğer kişi, pet şişenin içine izmarit atar, sonra buruşturulmuş bir tost kağıdı izmarite eşlik eder. Bir süre sonra sadece o oyuğun değil, duvarın ya da ağacın etrafının da bir çöp tenekesine dönüştüğünü görürsünüz. Duvar yazıları ve duvarlara yapıştırılan ilanlar da bu davranış modeline örnektir. Apartmanınızın duvarına yapıştırılmış ilanı yırtıp temizlemediğiniz takdirde, duvarınızı ilan panosu hizmetine açmış olursunuz. Artık tüm ilancılar sizin duvarınıza musallat olmuştur.

Teori, günümüzde, bozulan küçük şeylerin ve delinen minik kuralların anında tespit edilmesi ve böylece ivme kuvvetinin ortadan kaldırılması için kullanılıyor. New York’da 2001 yılına kadar görev yapan Guiliani’nin farkındalığı buna en güzel örnek gibi görünüyor. Guiliani; “Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.” diyor. Onun 11 Eylül Krizi’ni ele alış ve yönetim biçimiyle halk kahramanı olduğunu asla unutmamak gerekiyor.

Aynı teoriyi kurum kültürüne de uyarlamak mümkün. Adalet, güven, mobbing, ödül, takdir, uyarı ve benzeri konulardaki tek bir istisna zafiyeti, kurumun kültür dengesine anında sirayet eder. Yöneticisine haber vermeden işine geç gelen bir çalışanın davranışını görmezden geldiğinizde, tüm çalışanların bunu kendinde hak gördüğüne, gereği kadar takdir edilmemiş tek bir performansın, departmanın büyük bir bölümünde performans düşüklüğüne sebep olduğuna, gayri etik yollarla terfi ettirilen bir yönetici sonrasında, etik sorunların ardı ardına geldiğine şahit olursunuz.

Kırık cam teorisi ve konu olan davranış modelinin hayırlı işlere vesile olduğu da olmuştur elbette.. O hayırlı iş 15 Mayıs 1919’da Hasan Tahsin tarafından ifa edilmişti. Hasan Tahsin örneği, bu teoriyi kurum kültürünün hayrına çevirmek konusunda düşünmeye motive ediyor. Öneri sistemine öneri veren ilk cengaver, bence bu süreç çalışmıyor diyerek fikrini paylaşan ilk kahraman vs.. Bu noktada işin sırrı o ilk hareketi tespit etmekte..

Ayça MUMKULE
ΔNΔHTΔR Eğitim ve Yönetim Danışmanlığı
Kurucu Ortak / Öğrenme Partneri

Mobbing nedir?

Konu mobbing olduğunda, ya zorbayı yerden yere vururuz ya da kurbanın derdine düşeriz. Halbuki sürecin çok önemli bir unsuru daha var: izleyiciler!

“Toplumsal yaşama çare olarak büyük şehirleri önereceğim. Günümüzde erişebileceğimiz tek ıssız yer orasıdır.” Albert Camus

Üstelik izleyiciler, sürecin belki de en egosantrik oyuncularıdır. Onlar yaşanan savaşın farkındadırlar. Ancak iş kaybetme korkusu, çatışmadan uzak durma güdüsü, kurbana dönüşme ihtimali ve benzeri kaygılarla sessiz kalırlar. Bu kaygıları, vicdan muhasebelerinin önüne geçecek kadar kuvvetlidir. Bu arada; izleyicinin, potansiyel zorba olma ihtimali üzerinde de düşünmek gerekir ama o başka bir yazının konusu olsun.

Konunun beni enterese eden kısmı, mobbing izleyicisini pençeleri arasına almış “Bystander Effect” ya da “Seyirci Apatisi” olarak adlandırılan tutumdur. Kolektif zeka konusunda yetkin olduğumuzu fakat bu yetkinliği de yanlış yerlerde kullandığımızı gösteren bu etki;  başkalarının varlığının, kişinin yardım etme davranışını engellemesi olarak tanımlanmaktadır.  Bu tutum seçiminin temelinde; başka seyircilerin de bulunması, dolayısıyla her bir seyircinin, oradakilerden birisinin yardım edeceğini düşünmesi bulunur. Yani, “bu kadar adam içinden elbet biri müdahale eder” “buranın tek çıkıntısı ben miyim?” “bu kadar insan ses etmiyorsa demek ki sorun yok” “acaba yanlış mı anlıyorum?” gibi iç sesler, mobbing izleyicisini ele geçirir.  Bu da her bir izleyicinin köşesine çekilip tacizi izlemesi anlamına gelmektedir.

İşin daha da  ilginç kısmı; eğer durumun tek şahidi siz iseniz, büyük bir ihtimalle yardım edersiniz. Çünkü aynı olayı sizinle birlikte tecrübe eden bir başkası yoktur. Olaya, ofisinizde çalan yangın alarmına gösterdiğiniz tepkinin aynısını gösterirsiniz. Ofiste yalnızsanız, derhal orayı terk edersiniz. Ama yanınızda başkaları varsa, öncelikle onların tepkilerini kontrol eder, tahliye kararınızı buna göre verirsiniz.

Hal böyleyken, hem izleyiciye hem de kurbana şunları söylemek yerinde olur:

Seyirci Apatisi

Sayın izleyici; çalışma arkadaşın mobbing zorbası tarafından parça pinçik edildikten sonra, “ay üstünüze afiyet bystander effect’im tuttu da dilim tutuldu” diyebilirsin. Ya da fark yaratırsın, özgür iradeni kullanırsın, effect’i savuşturursun ve aslanlar gibi arkadaşının yanında olup zorbaya dur dersin. Böylece sen de içinde bulunduğun durumun zihnine oynadığı oyunlar nedeniyle bir kurban hâline gelmemiş olursun.

Sevgili Kurban: Eğer zorbalıkla karşı karşıyaysan, sakın ola ki kalabalıklardan medet umma. Bu kadar insan beni fark etmiyor deme boşuna çünkü onlar da kendi effectlerinin kurbanı. Doğru olduğuna inandığın tek bir kişiyi ya da mevkii seç ve direkt oraya seslen. İnan bana destek görme şansın artacaktır.

Tacizden uzak, effectlerden özgürleşmiş bir iş yaşamı dileklerimle..

Ayça Mumkule, Kasım’15

Korkunun hayatımıza etkileri:

HAYATIMIN JAWS’LARI“Korku ise yarayabilir ama korkaklik hiçbir ise yaramaz.” Mahatma Gandhi
Birazdan okuyacağınız hikâyeyi (ki yaşanmış bir olaydır) sizinle
paylaşmamın iki sebebi var. Bu sebeplerden ilki; duygunun fizyolojik bir
kavram olduğunu ve duygu yönetiminin ilk ve elzem adımının bedensel
farkındalık olduğunu vurgulama arzum. İkinci sebep ise kötü kalpli
olmam. Bu yazıyı özellikle yaza saklamıştım ki deniz ve yüzme kavramına
yakın olalım.

Hikâyeyi  Travis Bradberry
ve Jean Greaves’in kaleme aldığı Emotional Intelligence 2.0 – Duygusal Zeka 2.0 – ‘da
okumuştum. Kitap yanımda olmadığından aklımda kaldığı kadarıyla
paylaşacağımı belirtmeliyim. Efendim hikâyemiz şöyle:

Butch Connor California’da geçireceği tatilinin ilk günü sörf yapmaya
karar verdi. Diğer sörfçülerden yaklaşık 40 yard kadar uzaktaydı.
Güzel bir dalga yakalamak istiyordu. Sörfün üzerine uzanarak beklemeye
başladı. Sağ omuzunun hizasından suya doğru bakıyordu. Bir anda tüm
vücudu buz kesti. Gri bir yüzgecin yardığı su, üstüne sıçradı. O anda
tüm kasları kilitlendi. Panik içinde sörfün üzerinde yatıyor, nefes
almakta zorlanıyordu. Tüm dikkatini çevresine vermişti. Güneş ışığıyla
parlayan yüzgeci tekrar fark ettiğinde kendi kalbinin atışını da
duyabiliyordu.

 

Korkunun etkileri


Kendisine doğru yaklaşan yükselti, Butch’un en büyük kabusunu görünür
hale getirdi. Burundan omuza yaklaşık 4,5 m’lik bir büyük beyaz
köpekbalığı ile karşı karşıyaydı. Butch damarlarına kadar hissettiği
korku tarafından paralize olduğundan onu sahile ulaştırabilecek büyük
dalgayı pas geçerek sörfü kıyı şeridine doğru yüzdürmeye başladı. Artık
büyük beyazla baş başaydı. Köpekbalığı yarım daireler çizerek sörfün sol
tarafına geçti.  Butch, köpekbalığının sırtına ve yüzgecine bakarak
“aşağı yukarı benim volkswagen’ım kadar” diye düşündü. Birden bire ona
dokunma isteği hissetti. “Nasıl olsa beni öldürecek. Neden ona
dokunmayayım ki?” diye düşündü.  Fakat köpekbalığı ona şans tanımadan
büyük çenesini açarak hemen bacağının altından geçti.  Buch’un ayağı
balığın kafasına ve sivri dişlerinin bulunduğu dudaklarına değmişti.
Hemen sörfün diğer tarafından suya atladı ve adeta bir delilik nöbeti
içinde köpekbalığına yumruk salladı. Köpekbalığı ağzını açıp kapatarak
başını salladı. Butch’un hayatta kalma ve tehlikeden uzaklaşma iç
güdüsüyle dolan zihni, onu saniyeler içerisinde bir savaşçıya
dönüştürmüştü. Artık çok fazla akıl yürütmüyor sadece eylemde
bulunuyordu. Köpekbalığının sersemleşmesinden yararlanarak sörfe çıktı.
Üst bedeni sörfün üzerindeydi. Sörfün yönünü köpekbalığının dairelerine
uygun biçimde  döndürmeye başladı. Böylece sörf, kendisiyle bu yok edici
arasında bir bariyer oluşturuyordu.  Butch’un hissettiği büyük korku
öfkeye dönüşmüştü. Köpekbalığı tekrar ona doğru yöneldiğinde sörfün
burnunu balığa doğru çevirdi. Köpekbalığı ısırmak üzere kafasını sudan
çıkardığı anda board ile solungaçlarını tıkadı. Sersemleyen balık
uzaklaşınca sörfün üzerinde ayağa kalkıp sahile doğru “köpekbalığı!”
diye haykırdı.

Butch’un duyguları saldırganlık, terör ve üzüntü arasında gelip
gitmekteydi. 3 çocuğu ve karısının onsuz nasıl idare edeceklerini
düşünüyordu. Bu canavarla başa çıkmalıydı. Duyuları keskinleşti.
Dalganın doğal sesi ile bir yüzgecin çıkaracağı sesi ayırt edebiliyordu.
Yaşamak istiyordu. Bedeni de bu isteğe karşılık verdi. Kan tekrar
kollarına ve bacaklarına hücum etti. Kendini son derece güçlü
hissediyordu. Hissettiği büyük korku, yerini savaşma gücüne bırakmıştı.
Başarabilirdi. Hem köpekbalığını kolluyor hem de dalgalara bakıyordu. Ya
tekrar saldırırsa korkusuyla başa çıkmalıydı. Gelen ilk büyük dalgayı
yakalayarak ona doğru yöneldi. Ve dalganın üzerinde sahile ulaştı.

Şimdi tatilde denize girdiğinizde ve kıyıdan biraz uzaklaştığınızda
bu hikâye aklınıza gelirse, bedeninize dikkatinizi verin. Beyin hayal
ile gerçeği çok net ayırt edemediğinden, bedeniniz sanki olayla
gerçekten karşılaşmışsınız gibi tepki verir. Ne hissettiğinize
odaklanın. Bu hisler karmaşası içerisindeyken aklınızdan geçen
düşüncelere ve bu düşüncelerden doğan duyguların düşüncelerinizin hızına
bağlı olarak nasıl form değiştirdiğine dikkatinizi verin. Bu duygu
formlarının bedeninizdeki etkilerine bir bakın; karıncalanma, uyuşma,
ürperme ve çarpıntı. Bedeninizin verdiği mesajları alıp kabul ettikten
sonra da, Türkiye sularında bu tür canavarlara rastlanmadığını
hatırlayarak sakince kıyıya dönün ve tatilinizin tadını çıkarın J Ancak
hayat form değiştirmiş Jaws’larla dolu biliyorsunuz. Bu Jaws’ların hayat
kalitenizin sınırlarını çizmesine müsaade etmeyin. Butch’un “neden ona
dokunmayayım ki?” sorusunu hep hatırlayın. Çünkü o sorunun sorulduğu an,
Butch’un kaderini çizdiği andır.

Ayça MUMKULE
ΔNΔHTΔR Eğitim ve Yönetim Danışmanlığı

Kurucu Ortak / Öğrenme Partneri

Mobbing ne demek

Giderek yaygınlaşan bir konu peki ama mobbing ne demek? Bu hafta, mobbing‘e karşı mücadelede alınabilecek zihinsel önlemleri ele aldığımız kitabımız Duygularım, Zorba ve Ben’den bir bölüm paylaşıyorum:

Mobbing ne demek?

1 – İşyerinde işverenin istemediği kişileri baskı yoluyla işten çıkarma yöntemi – Kanun

2 – Bezdiri Yeni Sözcükler – “Türk Dil Kurumu şirket içinde çalışanlara yönelik psikolojik tacizleri tanımlamak için “bezdiri” kelimesini türetmiştir. Artık İngilizce “mobbing” kelimesi için Türkçemizde “bezdiri” karşılığı bulunmaktadır”

3 – Mobbing, psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamına gelen, Latince kökenli sözcük. Özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulamasıdır. Son dönemde sosyoloji ve hukuk başta olmak üzere çeşitli alanlarda disiplinlerararası çalışılan bir konu haline gelmiştir – Psikoloji, Ruhbilim

…Gerçek şu ki; pek çoğumuz, insan olma yolculuğunun temelinde yer alan çocukluğumuzu kendimiz şekillendiremedik. İçine doğduğumuz ailenin ve toplumun kültürel zekâsı ile bu zekâdan doğan paradigmalarla yoğurulup şekillendirildik. Bu şekillenme süreci, bizi şimdiki biz yapan temel kişilik özelliklerimizi belirledi. Bu belirleme aşamasında, bizi biz yapan ve aslında yaradılışımızla ilişkili olan mizacımız ise törpülendi. Bu törpüleme seanslarının altında yatan niyet kesinlikle iyi idi. Bununla birlikte, içinde bulunduğumuz sistem, sosyalleşme sürecini kişinin biricikliği prensibinin önüne aldı. Hepimiz; başarılı, alkış alan, ayıplanmayan, örnek gösterilen “normal” insanlar olmak üzere yetiştirildik. Bu sebeple ailelerimiz, bizimle ilgili kararlar alırlarken büyük ölçüde hâkim toplumsal değerlerin ve moda akımların etkisinde kaldılar. Bizler de, unvanlarımızı ve hayattaki duruşumuzu belirleyecek ara hedeflerimizi (okullar, ilgi alanları, kurslar vs..) büyük ölçüde bu parametreler ile belirledik. Rol modellerimizin tecrübelerini önemsedik ve her tecrübenin her insanı aynı biçimde etkileyeceğini varsaydık. Çocuklarının yeteneklerini fark ederek, onları yetenekleri çerçevesinde yetiştiren ailelerin, karar alma süreçlerinin daha sancılı olmasının nedeni de budur. İşletme fakültesini hedefleyen bir çocuğun ailesi, görece daha huzurludur. Konservatuvar, sanat akademisi vb.. alanlarda ilerlemeyi hedefleyen bir çocuğun ailesi daima soru işaretleriyle savaşır. Bu iki örnekten bir tanesini doğru kabul etmek hatalı olur. Bununla birlikte, pek çoğumuzun sosyal yaşamın kabul göreceği biçimde bir hayat dizayn ettiğimizi kabullenmemiz gerekmektedir. Eğer bu kabullenmişlik farkındalık düzeyinde değil de, bilinçaltında “keşke” kavramı üzerine inşa ediliyorsa tehlike çanları çalmaya başlar. Bu sebeple farkındalık her şeydir ve sağlıklı bir zihnin en temel gereğidir.

 

bezdiri mobbing ne demektir
Geçmişe hükmedemeyiz. Şimdi ve gelecek ise bizim hükümdarlığımıza muhtaçtır. Geçmişe hükmedemeyiz ama, geçmişte yaşadığımız olumsuz tecrübelere ilişkin düşünce kalıplarımızı yani kendi yargılarımızı değiştirip yıkıcı olmasını engelleyebiliriz. Ancak bu şekilde, keşkelerin durdurucu ve yıkıcı özelliklerinden korunup, bizim için mümkün olan her şeyi olabilme imkânına sahip olabiliriz. Aynı prensip, duygularımız ve düşüncelerimiz için de geçerlidir. İnsan seçme özgürlüğü olan bir varlıktır. Bu özgürlüğe sahip oldukları halde kullanmayan insanlar, kafes kapısı açık olduğu halde hapis olduğunu sanan kuşlara benzerler. Bizi bağlayan ve durduran etken; konulan engeller değil, zihnimizdir.

Ayça Mumkule Erşipal

Duygularım, Zorba ve Ben “Mobbing’e Karşı Mücadelede Alınabilecek Zihinsel Önlemler”

Tükenmişlik sendromu – Atlas Sendromu

Klasik Yunan mitolojisine göre Atlas, Titanlar ile Tanrılar arasındaki savaşta, Titanların yanında saf tuttuğu için, Zeus tarafından gök kubbeyi sonsuza kadar omuzlarında taşımakla cezalandırılmıştır. Homeros ise, Atlas’ı, yer ile gökü birbirinden ayıran direkleri omuzlarında taşıyan bir Tanrı olarak betimlemiştir. Acaba erkek canlısına “evimin direği” payesini veren ilk Türk kadını Homeros mu okumuştu? diye düşünmeden edemiyorum doğrusu..

“Ben derim ki; erkekler ve kadınlar aynı
kalıptan çıkmadır. Eğitim ve gelenekler dışında, büyük bir ayrılık yoktur
aralarında…” Michel de Montaigne

 

atlas sendromu

 

İşin esprisi bir tarafa, günümüzde hem
işinde hem de evinde sorumluluklar üstlenme cesareti gösteren ve fakat bu
yüzden tükenmişlik yaşayan erkeklerin problemine çok artistik bir isim konmuş
durumda: Atlas Sendromu…

 

Atlas sendromuna maskülen bir sendrom dememin
sebebi ise, erkeklerin tükenmesine sebep gösterilen her tür yükün ve belki de
daha fazlasının, kadınlar tarafından da doğal olarak üstlenilmiş olmasıdır.
Bununla birlikte, kadının doğalı olan bu rutinler, erkek için gök kubbeyi
omuzlarında taşımakla eş tutulmuş durumda. İşte tam da bu noktada devreye
öğrenilmiş davranışlar ve verilmiş statüler giriyor. Dünyanın hâlâ ve ısrarla
ayakta kaldığına bakacak olursak; Atlas yükü taşımaya muktedir. Erkekler de
öyle.. O halde sorunumuz bir kuvvet sorunu değil sevgili beyefendiler..
Sorunumuz, işte ve evde yüklenilen sorumlulukları, yerine getirilmesi gereken
bir görev olarak algılıyor olmak. Hayata yüreğini koyan herkes, bu yükü
rahatlıkla taşıyabilir. Maç izlemek yerine eşinizle sohbet etmeyi ya da
çocuklarınızın ödevlerine yardım etmeyi daima tercih edin demiyorum. Ama
teknoloji sadece yapay ve geçici mutlulukları kaydedip ertelemenize izin
veriyor. Maçları kaydedip daha sonra izleyebilirsiniz ama, çocuğunuzun ilk aşk
acısı sebebiyle döktüğü göz yaşına vereceğiniz tepkiyi erteleyemezsiniz. Ya “bu
işlere anne bakıyor bizde” deyip kenara çekilmelisiniz, ya da yük ile
sorumluluk arasındaki nüansı fark etmelisiniz. Burada da yine seçme özgürlüğü
devreye giriyor. Her iki seçenek de doğru ya da yanlış değil. Yanlış olan,
seçmemek, seçerken düşünmemek ve sizin adınıza seçilmesine izin vermek. “Bu
benim seçimimdir!” diyen bir erkek, değil gök kubbeyi, galaksiyi taşır
omuzlarında. Biz size güveniyoruz vallahi.. Yaparsınız, iyi ki de varsınız
ayrıca..

 

Ayça MUMKULE

ΔNΔHTΔR Eğitim ve Yönetim Danışmanlığı

Kurucu Ortak / Öğrenme Partneri

 

Lady of Shalott Sendromu “Yaşama Aynadan Bakmak”

Geçtiğimiz günlerde, sevgili arkadaşım Ayça Mumkule’nin, yaşama aynadan bakmak üzerine kaleme aldığı yazıyı keyifle okudum. Okuduğum kitaplarda karşılaştığım karakterlerin yanısıra aslında gerçek hayatta, iş arkadaşlarım arasında kısaca çevremde de hayata aynadan bakan tanıdıklarım olduğunu düşündüğüm için bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Yazıyı paylaşmama izin veren sevgili Ayça Mumlule’ye teşekkür ederim.

Yazardan okuyucuya not: Bu makaleyi okurken, Loreena McKennitt’in “Lady of Shalott” yorumuyla size eşlik etmesini tavsiye ederim.

Camelot… var olup olmadığını kimse bilmiyor.. Tıpkı Tolkien’in orta dünyası ya da Carroll’un harikalar diyarı gibi hayal ürünü olduğuna inanmak istemediğimiz kadar canlı ve sihirli ülke… Büyücü Merlin, Excalibur’u ile Kral Arthur ve elbette yuvarlak masa şövalyeleri’nin en karizmatiği olan Sir Lancelot.. Hepsini o kadar çok hayal ettim ki; Amerikan filmlerindeki gibi bir boyut kapısı açılsa da çayırda atıyla bana bakan 100 şövalye ile karşılaşsam, aralarından Lancelot’u şıp diye ayırt ederim de şaşıp kalır..

Ama tüm bunların dışında bir karakter var ki; onu çok az kişi tanıyor. O Camelot’un Lancelot’u, Harikalar Diyarı’nın Alice’i ya da Orta Dünyanın Aragorn’u gibi bir star değil. Onun adı, Camelot efsanesinden çok çok sonra telaffuz edilmiş. Viktorya dönemi İngiliz şairi Alfred Lord Tennyson, bu efsanenin belki de en naif ve en kırılgan kadınına bir şiir armağan ederek onu görünür kılmış: Lady of Shalott..

Lady of Shalott ile tanıştığımda, uzun kızıl bukleleri ile, küçük bir kayığa oturmuş bana bakıyordu. Perdeye iyice yaklaşıp “Bu da kim?” diye sordum. Çok değerli drama lideri Patrice Baldwin yanıtladı: “O Shalott’un lady’si.. ve biz bugün ona dair her şey olacağız”… Gelin sizi de tanıştırayım:

Lady of Shalott, Camelot’a doğru akan bir nehrin ortasındaki küçük bir adaya inşa edilmiş bir kulede yaşar. Hayatı boyunca bu kuleden hiç çıkmamıştır. Civar köyde yaşayan köylüler, onun lanetli olduğuna inanmaktadır. İşin acı tarafı bu inanca Lady of Shalott’un kendisi de sahiptir. Ona göre, o lanetlidir ve kuleden asla çıkmamalıdır. Bu lanet gerçek midir? Yoksa Lady of Shalott günümüzün agorafobi hastası mıdır bilinmez. Tek bildiğimiz, onun gerçek dünya ile doğrudan karşılaşması halinde öleceğine inanmasıdır. Pencereleri daima açıktır ama o asla dışarı bakmaz. Ancak dışarıdaki hayat onu çok enterese etmektedir. Bu sebeple pencerenin karşısına yerleştirdiği kocaman bir aynadan civarda olup biteni seyreder, seyrederken gördüklerini de, küçük resimler halinde, dokuduğu kilime nakleder. Düğün ve cenaze konvoylarını, Camelot’un kahraman şövalyelerinin geçişlerini, köylülerin ekin biçerken söylediği şarkıları, aşıkları, kavgaları hep bu aynadan izler ve durmadan kilimine nakleder. Naklettiği, hayatın gölgeleridir ve bu durum onu günden güne daha da mutsuz etmektedir.

Yine kilim tezgahının başına geçtiği bir gün, aynada bir parıltı fark eder. Bu Lancelot’un zırhının parıltısıdır. Gözlerini bu güzel adamdan alamaz. Ne zamandır gölgelerin onu hasta ettiğini haykıran lady, ancak gerçek bir aşkın bu gölgeleri silebileceğini düşünür. Refleks olarak pencereye koşar ve kalbinin çarpmasına sebep olan adamı yakından görmek ister. O pencereden baktığı anda, ayna adeta patlayarak kırılır, parçalara ayrılır. Aynanın kırılmasıyla lanetin hayata geçtiğini düşünür. Ağlayarak aşağıya iner, bir kayık bulur. Üzerine adını yazar. Kayığa binerek kendini nehirin akışına, Camelot’a doğru bırakır. Yağmur yağmaktadır, hava çok soğuktur. Bir süre yol aldıktan sonra, kayığa uzanarak bir daha uyanmamak üzere uykuya dalar. Ertesi sabah, Camelot halkı Lady of Shalott yazılı kayığı sessizce ve uzaktan izler. Öyle ya; bu bir lanettir.. Sadece Lancelot yaklaşır kayığa. Onun uğruna ölümü göze almış bu kadının aşkından habersiz fısıldar:

“Ne kadar hoş bir yüzü var… Tanrı’nın merhameti onunla olsun..”

Gelelim bize.. biz hayata nereden bakıyoruz? Biz hedefimizi biliyoruz da, hedefimizin bizden haberi var mı? Dünyayı olduğu gibi değil, algıladığımız gibi yorumladığımız gerçeği bir yana, bu yorumlarımız gerçekten bize mi ait? Yoksa o yorumları bize öğretip, bizim olduğuna inanmamızı mı sağladılar? İsteklerimiz, ihtiyaçlarımız gerçekten bize mi ait? Bu istekler sanal mı? Yoksa gerçek mi? Hatta biz kimiz Allah aşkına ! Neden olabileceğimiz her şey olabilme hakkına sahip olarak yaratılmışken, garip garip rol modeller ediniyoruz? Kabul edelim; bize hediye edilen aklımızı lanete çevirmek konusunda çok başarılı bir türüz. Çünkü düşünmüyor, bilmiyor, sadece inanıyoruz. Hem de bu inancın kaynağına ilişkin hiçbir fikrimiz yokken yapıyoruz bunu..

Uzun lafın kısası; merak ediyorum: aynalarımız sağlam mı?

Ayça MUMKULE
ΔNΔHTΔR Eğitim ve Yönetim Danışmanlığı
Kurucu Ortak / Öğrenme Partneri