Bu Hafta daha önce Kadıköy Cinayetleri isimli polisiye kitabını yorumladığımız Çağatay Yaşmut’a konuk oluyoruz. Çağatay Yaşmut ile Sevin Okyay’ın depresif bir dedektif olarak tanımladığı Başkomiser Galip ve Türk polisiye edebiyatı üzerine konuştuk:

 

Türk polisiyesi edebiyatının dününü ve bugününü kıyasladığınız zaman artılarını ve eksilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ne yazık ki Türk polisiyesi uzun yıllar ikinci sınıf edebiyat sayılmaktan ve üvey evlat muamelesi görmekten çok çekti. Elbet bu ön yargı sadece ülkemize ait değil. Tüm dünyada polisiye, uzun yıllar edebiyat seviyesinin altında tutuldu. Eski büyük edebiyatçılarımız dahi, “polisiye yazıyorum” dememek için müstear isimlerle polisiye eserler kaleme aldılar, Server Bedi, F.M.İkinci gibi. Bir yazar kendi eserine bunu yapıyorsa, ön yargılı bir eleştirmen neler yapmaz! Nihayet 1990 yılında günümüz polisiyecileri ile güzel bir dönem başladı. 1990 Türk polisiyesi için bir dönüm noktası oldu ve Ahmet Ümit, Celil Oker ve Osman Aysu sahneye çıktı. Nitelikli ve toplumsal sorunları ön plana çıkaran romanlar yazdılar. Kimi televizyon filmi oldu. Hızla tutulmaya başladı. Yayınevleri polisiye yayınlama korkusunu üstlerinden attılar. Böylece, Türk polisiyesi ‘Dime Novel’ etiketinden sıyrılarak toplumsal-gerçekçi romanın görevini üstlendi. Şahsen günümüz Türk polisiyesini gerek içerik gerekse karakterler açısından başarılı buluyorum.

Türk polisiye edebiyata gerekli ilginin gösterildiğine inanıyor musunuz?
Buna cevap verebilmek için önce ülkemiz edebiyatının nerede olduğuna, ne kadar kitap okunduğuna, yani basım sayısına, yayınevlerine, kitapçı sayısına, eleştirmenlere bakmamız gerek. Türkiye’de edebiyata büyük ilgi olduğunu söyleyemeyiz. Kitap okumuyoruz. Kitap okumamızı gerektirecek bir yaşam standardımız da çok açıkçası. Şanssız bir temel eğitimden geçen insanlarımızın her ay kitap aldığını düşünmek iyimserlik olur. Büyük şehirlerde bile kitap satışları nüfus ile karşılaştırıldığında korkunç az. Popüler edebiyatın gördüğüm kadarıyla daha az popüler köşelere bir faydası olduğunu henüz görmedim. Ancak güzel işler de yok değil. Yarışmalar açılıyor, internetten duyurular yapılıyor. Her kesimden insanın katılımı mümkün. Ödüllerimiz çoğaldı. Mesela bir süredir polisiye romanlara da ödül veriliyor. Dünya Kitap her yıl ‘Altın Sayfa Polisiye Roman Ödülü’nü seçtikleri o yılın en başarılı polisiye romana ödül veriyor. Amerika’da ve Avrupa’da benzerleri çok elbet. Bizde şimdilik bu kadar.Geçen yıl ilk defa Pera Palas otelinde ‘Kara Hafta’ etkinliği gerçekleştirildi. Harikaydı. Dünyadan ve ülkemizden bir çok polisiye yazarı ve tutkunu bir araya geldi. Kara Hafta boyunca çeşitli söyleşiler düzenlendi. Polisiye yazarlarımızın moderatörlüğünde güzel toplantılar yapıldı. Yayınevleri de daha fazla polisiye roman yayımlamaya başladı. 2012 yılında bir yayınevi açıldı. Sadece polisiye roman yayımlıyor: Labirent yayınları. Yine, aynı yayınevi bu yıl 221B isimli bir polisiye dergi çıkartmaya başladı. 221B Türkiye’nin tek polisiye dergisi şu anda. Bu vesileyle, Türk polisiye yazarları aynı çatı altına toplamaya başladılar.

Bazı üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde polisiye edebiyatı dersi okutulduğunu biliyorum. Bu üniversiteler aynı zamanda her yıl polisiye edebiyatla ilgili sempozyumlar, söyleşilere yer veriyor.

Sevin Okyay yıllardır NTV Radyo’da ‘Cinayet Masası’ adlı bir program yapıyor mesela. Gazetelerin kitap eklerinde polisiye yazarlara ve kitaplara daha fazla yer veriliyor.

Tüm bunlar geç ve az da olsa beni heyecanlandırıyor. Artık, polisiye okuyan ve polisiye yazarları tanıyan bir kitle oluştuğunu düşünüyorum.

Polisiye edebiyatımıza baktığımızda birçok yazarımızın yerli unsurlar barındıran eserler kaleme almak yerine Avrupalı yazarlardan esinlenerek çağdaş dünyaya açılmaya gayret ettiklerini görüyoruz. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özel dedektiflik müessesesinin Amerika’da ve Avrupa’da başladığını düşünürsek (Dupin ve Holmes) bu çok doğal. Önemli olan, yaratılan yerli dedektiflerle yöresel tatları verebilmek. Türk yazarların bunu başardığı ve eserlerinin ulusal motifler taşıdığı kanaatindeyim. Celil Oker’in kahramanı Remzi Ünal İstanbul’u sokak sokak arşınlar, okur da birlikte elbet. Hikayeleri bizdendir. Armağan Tunaboylu’nun kahramanı Metin Çakır başarısız bir kadın satıcısıdır aynı zamanda beladan uzak duramaz. Tunaboylu’nun karakterleri tam Türk insanını çizer, sokak argosunu bire bir verir. Mehmet Murat Somer’in kahramanı Burçak Varol, gece kulübü yöneten bir travestidir. İstanbul gece hayatının girdisini çıktısını, renklerini güzel yansıtır. Ahmet Ümit’in Komiser Nevzat’ı ve Emrah Serbes’in Behzat Ç.’si ise Türk polis teşkilatını derinlemesine verir. Biri emekliliğine gün sayan, doğrudan şaşmayan ağır abi diğeri ise, kaba saba aynı zamanda depresif bir karakterdir.

Türkiye’deki polisiye edebiyat okurları nitelikli polisiyeyi doğru ve yerinde değerlendirmeler sonucunda takdir ettiğini ayırt edebiliyor mu? Yoksa maceranın hevesine kapılıp içeriğe bakmıyorlar mı? ve gizem okumalarının vermiş olduğu albeninin polisiye okumalarına da yansıdığını söyleyebilir miyiz?

Bu soruyu sadece polisiye romanda değil diğer edebiyat türlerinde de düşünebiliriz. Yazar ismi, kitap ismi hatta kapağından yola çıkarak kitap seçen çok var. Durum böyleyken elbet bir kesim sırf ‘polisiye’ olduğu için rastgele kitap seçebilir. Yazdığımdan çok daha fazlasını okuyan biri olarak açık söylemem gerekirse, bir okur olarak nitelikli bir kitabı ayırt edebildiğimi düşünüyorum. Bu o türü sevmem ya da sevmememden kaynaklanmıyor. İçinizden iyi olduğunu biliyorsunuz. Polisiye okurunun dünya üzerindeki genel profili sayısal bilimcilerden ya da o yöne yatkınlığı olan insanlardan oluşuyor. Mühendisler, doktorlar, iktisatçılar, muhasebeciler… Dolayısı ile kurgunun bir yerinde ufak bir hata dahi gözlerinden kaçmıyor çünkü kurguya bir matematik problemi çözercesine bakıyorlar. İyi yazılmış, yayıncı bulmuş kitapların boşa gittiğini düşünmüyorum. Bunun için elbette yazarın da yazmaya devam etmesi gerek. Kötü kitapların ise çekirge misali üçüncü zıplayışta yakandığını düşünüyorum. Özellikle genç nesil güzel eleştiriyor ve sormaktan kaçınmıyor. Aynı zamanda seçici çünkü bütçesi kısıtlı ve haliyle boşa para vermek istemiyor. Öte yandan internet var artık. Blog ve sözlük yazarları zaten sevmezlerse kitabı harcıyor. Severse daha çok harcıyor  Sonuçta okur kanmaz, kandıramazsınız.

Başkomiser Galip edebiyatımızda yer edinmeye namzet polisiye karakterlerden biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Peki, Galip’i siz nasıl tanımlıyorsunuz? Kendiniz ile bağdaştırdığınız yanları var mı?

Kendimle bağdaştırdığım yan o kadar az ki. Hatta şöyle söylesem daha doğru, yapamadığım bir çok şeyi Galip yapıyor!

Mesela, ben bilgiye çok aç biriyim. Elimden kitap düşmez. Yoğun edebiyat ve felsefe okurum. Klasikleri döner döner okurum. Mütemadiyen romanlarımın kurgusunu düşünürüm. Bu da beni çok yorgun düşürür. Maço bir adam da asla olmadım… Umarım. Kendi halimde, sakin bir hayat sürerim. Tiryakiliğim yoktur. Tiryaki olmak beni ürkütür ayrıca doğru bulmam. Kimseyle kavgaya girmem. Galip ise sinemaya, tiyatroya gitmez. Kitap okumaz, gazete zar zor okur. Teknolojiyle arası iyi değildir, maçodur, sorguda sorgusuzca adam dövebilir. Sıkı sigara tiryakisidir, hovardadır. Tek önemli şey işidir. Evde saatlerce boş boş oturabilir. Kısaca zihinsel yorgunluğu olmayan bir yaşam sürer. Hayatı gidişine bırakır. Tüm bunlar benim bilinçaltında yapmak istediğim şeyler olabilir. Bunları Galip’e vererek, onun üzerinden tasasız, endişesiz bir hayat sürmek neymiş görmek istedim. Bir de adalet kavramı var. Adalet kavramı hayatımın önceliği diyebilirim. Galip suçluları yakalamadan rahat etmiyor ancak bu onun işi, özel hayatında yaptığını söyleyemeyiz.

Sevin Okyay, Galip’i “depresif” olarak tanımlıyor. Bu özel bir tercih miydi yoksa Galip’in bu hali hikayelerle birlikte kendiliğinden gelişen bir durum mu oldu?

Galip gibi maço bir karakterin silahı şakağına dayayacak kadar depresif olması ve uzun süre depresyondan kurtulamaması benim önceden planladığım bir şey değildi. Onun maço karakteriyle hesaplaşma isteğim Galip’in kişiliğini bu noktalara getirdi. Roman ilerledikçe karakter de yeni halinden çok memnun kalmış olacak ki, bana duygusal taraflarını da gösterdi.

Kadıköy Cinayetleri isimli kitabınızda kötü, olumsuz polis karakterleri biraz yücelttiğiniz fikrine kapıldık. Polis karakterlerinizin çoğu yaptıkları olumsuz ve kötü davranışlar yanlarına kâr kalarak görevlerine devam ediyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Kötülük her yerde! Gayet sıradan bir o kadar da yüce! İnsan var olduğu sürece de kötülük her zaman var olacak. Kötü polisler hayatın bir gerçeği değil mi? Bu tip polisleri yüceltmek ve övmek gibi bir niyetim asla olmadı. Karakter hikaye ile öyle evrildi.

Doğrudur; bazı polislerin yaptıkları birçok kötü şey yanlarına kar kalıyor. Özellikle, Gezi protestolarında polis yüzünden hayatını kaybedenler, travma geçirenler, korkuyla yaşamaya mahkum edilenler varken bunun aksini savunmak çok saçma olur. Ama bunların yanında, iyi polislerin de olduğunu unutmamak gerekir. Sonuçta, başımız derde girdiğinde, ilk önce polise gidiyoruz.

Romanlarımda yarattığım dünyanın gerçekle bağı sıkı olmazsa olmaz. Bir polisiye romanı başarılı yapan da; gerçeklikle olan bağın kopmaması zaten. Burası benim kurduğum dünya olsa da romanın sonunda, vicdanları rahatlatacak adaletin okura sunulması önemli.

Yine Kadıköy Cinayetleri isimli kitabınızı okurken iyi bir mizah duygunuzun olduğunu düşündük. Uzun bir zamandır polisiye kitap okurken bu kadar gülümsediğimizi hatırlamıyorum. Dedektif Galip’in içine düştüğü komik ve trajikomik durumları çok başaralı bir şekilde anlatmışsınız. Pembe Panter gibi bir Polisiye – Komedi yazmayı hiç denediniz ya da düşündünüz?
Komedi polisiyeyi hiç denemedim. Doğruyu söylemek gerekirse, başarılı olabilir miyim, bilmiyorum. Galip’in başına gelenlere baktığımızda, bunlar kahramanımla giriştiğim bir hesaplaşmamım neticesinde çıkmış şeyler. Beyoğlu Çıkmazı ile yarattığım bu sert, maço erkeği galiba bir parça törpülemek istedim. Azıcık da burnu sürtmeliydi. Cinayet, polisiye romanın estetiğidir. Ancak kötüdür, çirkindir, rahatsızlık verir. Komik sahnelerle bir miktar karamsar havayı dağıtmak istedim.

Polisiye edebiyat üzerine gerçekleştirmek istediğiniz başka projeleriniz var mı?

Kadıköy Cinayetleri yayımlandığından beri uzunca bir süre geçti; dört yıl. Bu süre zarfında oldukça yoğundum. Felsefe yüksek lisansı yaptım, birkaç senaryo yazdım, sonucunu bekliyorum. Şimdiyse, sadece Başkomiser Galip’e odaklandım, başka hiçbir şey düşünmek istemiyorum.

Çağatay Yaşmut hakkında daha fazla bilgi almak için tıklayınız.

Polisiye kitap, Kadıköy cinayetleri. Çağatay Yaşmut’un dördüncü romanı Mike Hammer’ı aratmayacak bir giriş cümlesiyle başlasa da buram buram bir yerli polisiye. Yazar, kadınların sadece sevgili ya da anne olabildikleri, erkeklerin nerdeyse hemen hepsinin uçkuruna düşkün, bir kadın gördüklerinde hemen onunla yatmayı düşünecek kadar patolojik sorunlar yaşadıkları tuhaf bir dünyaya açmış penceresini:

“Bir kadının işveli ve yumuşak sesinin harmonisiyle güne gözlerimi açtığım için şanslı bir hergeleydim.”

Kadıköy Cinayetleri Çağatay Yaşmut

Polisiye kitap eleştirisi: Kadıköy cinayetleri

Başkomiser Galip, bu maço dünyadaki erkeklerden biri. Biraz canı yanmış, incinmiş olsa da, kadınlarla bir an önce seks yapmaktan daha fazla düşündüğü başka bir şey yok. Kadere bakın, geçirdiği bunalım ve kullandığı ilaçlar sonucu ciddi bir iktidarsızlık sorunuyla karşı karşıya. Bu yüzden, roman boyunca bu koskoca adamı tuvalette ya da banyoda cinsel organıyla oynarken yakalayıveriyoruz. İktidarsızlığı bertaraf etmek için Viagra kullanmasıyla ilgili bölümlerse tam bir komedi.

Komedi demişken nadir polisiye yazarında görülebilecek bir mizah anlayışı var Çağatay Yaşmut’un. Uzun zamandır polisiye okurken bu kadar güldüğümü ve neşelendiğimi hatırlamıyrum. Bu yazar için bence bir artı.Erkeklerin sertleşme problemi nedeniyle komik, giderek acınası duruma düşmesi, yazarın erkekler/polisler dünyasına aslında alttan alta yönelttiği bir eleştiri olarak kabul edilebilir mi? Maçoların dünyasına tutulan aynadan yansıyan gülünçlükler, yazarın asıl amacının eleştiri olduğunu ortaya koyuyor. Marazi yatak düşkünlüğünün, roman kahramanlarını ne içinden çıkılamaz durumlara sürüklediğini anlatan bu romanın bunu eleştiri için değil de övgü için yaptığını iddia etmek zaten abes.

Polisler içinde yaşadıkları erkekler dünyasının sıradan insanlarıdır. Başkomiser Galip o kadar sıradandır ki, ne bir hobisi vardır, ne sinemadan hoşlanır, ne müzikten, ne tiyatrodan. Ot gibi biridir yani. Sadece iyi polistir ve işini iyi yapmaya çalışır.

Zeki biri olmadığını kendisi de farkındadır. “O kadar zeki olsam, Emniyet Müdürü olurdum,” diyecek kadar haddini ve yerini bilir.

Peki ama zeki olmayan biri bütün bu cinayetleri nasıl çözer? Bu önemli bir sorudur. Çünkü, Başkomiser, sezgi ve muhakemeden çok, olayların gelişiminden ve edindiği bilgilerden yararlanarak sonuca gitmektedir. Son ana kadar katilin kim olduğunu tahmin etse bile açık etmez. Bu nedenle bu kitapta gümbür gümbür bir final bekleyenler, boşuna buna heves etmesin. Zaten kurgu da bu tarz bir finale izin verecek biçimde değil.

Ben, Başkomiser’in en çok matrak bir adam olmasını ve kendisiyle dalga geçebilmesini beğendim. Daha öncekilere göre durmuş oturmuş, feleğin çemberinden geçmiş bir hali vardı bu son macerasında.

“Burası benim mahallemdi. Huzurlu mahallem, doğduğum büyüdüğüm yer… Şimdi manyağın biri bu huzurun içine etmeye karar vermişti.”

Romandaki diğer karakterler, Galip’in etrafına serpiştirilmiş. Bunlar arasında ekip elemanları başta geliyor doğal olarak. Bu kez onlar da bazı iç hesaplaimalar içindeler. Mustafa, Melike ve Serdar olayın çüzümünde Başkomiser’e destek sağlarken, diğer yandan da gelecek maceralardaki çatışmaların sinyallerini de veriyorlar.

Çağatay Yaşmut’un dil akıcı ve sade. Romanın tamamı 372 sayfa. Okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile. Bugüne kadar dört roman yazmış, hepsi de birer Başkomiser Galip polisiyesi.

Romanda iki tane de enfes hayat kadını (!) tiplemesi var. Onlarla ilgili bölümlerin de çok eğlenceli olduğunu söylemeden bitirmek istemiyorum.

Eğlenceli, hoş bir polisiye roman Kadıköy Cinayetleri. Yazarın akıcı dili ve mizah duygusu keyifli zaman geçirtiyor. Okumanızı tavsiye ederiz.