Hercule Poirot kaç yaşında öldü?

Hercule Poirot’nun yaşı her zaman merak konusu olmuştur. Bunun temel nedeni, tarihsel izlemeye tabi tutulduğunda, ünlü dedektifin bir insan ömrünü çok çok aşan bir ömür sürdüğünün ortaya çıkmasındandır. Bunun sorumluluğu ise Agatha Christie’ye aittir. Yazar, kendisinin yazdığı yaşam öyküsünde, Poirot’nun yaşı konusunda büyük bir hata yaptığını itiraf eder. Onu, daha ilk romanında yaşlı bir adam olarak göstermesinin ilerki yıllarda büyük sorunlara yol açtığını belirtir.

Hercule Poirot Perde indi

 

Poirot’nun ilk serüveni 1916 yılına aittir. Birinci Dünya Savaşı devam ederken, ülkesi Belçika’dan ayrılmak zorunda kalıp, Birleşik Krallığa sığınmış bir mültecidir o sırada. Daha önceki yıllarda, Avrupa’da tanıştığı ve dost olduğu Arthur Hastings ise yüzbaşı rütbesiyle katıldığı savaşta yaralanmış, bir süre hastanede kaldıktan sonra, arkadaşı John Cavendish’in davetiyle Styles malikanesine gelmiştir. İki eski dost burada karşılaşırlar ve Styles’de işlenen bir cinayeti çözerler.

Bu sırada Poirot emekli olmuş bir polistir. Emekliliğin en erken savaş başlamadan az önce yani 1914’de olduğu varsayılırsa, on zamanki Belçika yasalarına göre 62 yaşında olması icap eder.

Roger Ackroyd cinayetini çözdüğünde ise 72 yaşındadır. O sırada kendini özel dedektiflikten de emekliye ayırdığı gerçeği hatırlanırsa, bu makul bir yaştır.

Bu durumda Hercule Poirot’nun doğduğu yıl 1854 olmaktadır.

Agatha Christie, dedektifini fazla yaşatmak istemediği, birkaç maceradan sonra, başka dedektiflerle yoluna devam etmeyi düşündüğü için, yaşlı bir Poirot’yla işe başladığını anlatır biyografisinde. Nitekim, daha 1930 yılındayken Poirot’yu öldürmeye kalkışır ama yayıncısı buna izin vermez. Onun üzerine, Poirot’nun ölümünü anlatan son roman, Agatha’nın ölümünden sonra yayınlanmak üzere bir çekmeceye kilitlenir. Bu da hepimizin bildiği Ve Perde İndi‘dir.

Ve Perde İndi,1976 yılında basılır. Böylece öldüğünde Hercule Poirot’nun 122 yaşında o
lduğu ortaya çıkar. (1976-1854=122). Bu oldukça abartılı bir rakamdır.

Bu durumda Poirot, Filler de Hatırlar’da 120 yaşında, Elmayı Yılan Isırdı’da 115 yaşında, Tavus Kuşu Cinayeti’nde 113 yaşında, Ölüm Saatleri’nde 110 yaşında olmaktadır. Dedektifimize “maşallah” diyeceğiz ama, rakamın tuhaflığını da vurgulayacağız. Zira, 100 yaşını geçtikten sonra bir insanın bir cinayeti soruşturmaya ne akli ne de fiziki gücü yeter. Karşımızdaki dedektif  Hercule Poirot bile olsa.

İşin içinde bir iş olduğu bellidir.  Poirot 122 yıl yaşamış olamaz. Bu akla, mantığa, bilime aykırıdır.

Öte yandan, Poirot’nun yaşam tarzı da 122 yıllık bir ömür gibi bir piyangoyu kazanacak şansa sahip olmaktan uzaktır. O asla spor yapmaz, her zaman yüksek kiloludur. Alkol ve sigara kullanır -fazla olmamakla birlikte. Korkunç kalorili İngiliz kahvaltısına bayılır. Kakao, likör gibi içecekleri her gün tüketir. Kısacası yaşam tarzı  ona 122 yıllık bir ömür vermekten çok uzaktır.

Bu mantıksızlığı aşmak için hesabımızı yeni baştan yapacağız .

Önce, yukarda bulduğumuz 1854 rakamını doğru olarak kabul etmeyi sürdürüyoruz.Yani, Poirot’nun 1854 yılında doğduğu görüşümüzde ısrarcıyız. Poirot’nun son romanı ise 1930 yazıldı ve kasaya kondu. İşte bulmacanın yanıtı burada. Agatha Christie, kendisinin ne zaman öleceğini bilemezdi. O yüzden tahminen otuz yıllık bir süre sonrasını anlatan bir roman yazdı ve orada Poirot’yu öldürdü.

Böylece otuz yıl boyunca görüşmediği Hastings’le onu yeniden karşılaştırdı. Hem de yeniden Styles’de.

Arthur Hastings, 1924’teki Cinayet Bağlantısı’ndan sonra Bella ile evlenip Arjantin’e yerleşmişti. Ne tuhaftır ki, Agatha Christie, 1937’deki Ölüden Gelen Mektup’tan sonra Yüzbaşı Hastings’le Hercule Poirot’yu asla buluşturmadı. Ta ki 30 yıl sonra Ve Perde İndi’ye kadar. Ancak Ve Perde İndi, otuz yıl sonra yayınlanmadı. Çok daha sonra, elli iki yıl sonra yayınlandı. Çünkü Agatha Christie o tarihte öldü.

Diğer bir deyişle 1937’den sonra Poirot bir daha ölene kadar Arthur Hastings’i göremedi. Bütün 40’lı, 50’li ve 60’lı yılları sevgili dostu mon ami Hastings’den uzakta geçirdi. Bu nedenle, onların yıllar sonra çok yaşlı oldukları bir dönemde Styles’de yeniden karşılaşmaları sanıldığından ve bilindiğinden daha dokunaklıdır.

Biz tekrar Poirot’nun yaşına dönelim:  1924 üzerine 30 yıl koyarsak 1954 elde ederiz. Bu Hercule Poirot’nun ölüm yılıdır. Aynı zamanda bu süre,  Hastings’in yaşlanması, karısının ölmesi ve çocuklarının yetişkin bir insan olması için yeterli ve makul bir süredir. Poirot da bu hesaba göre yüz yaşındayken hayata gözlerini yummuş olmaktadır. Bunun da daha öncekine göre daha kabul edilebilir bir ölüm yaşı olduğu açıktır ama gene de bir hayli uzundur. Ölümünden bir kaç yıl öncesine kadar İngiliz kırlarında koşturduğu, Londra’nın tenha mahallelerinde iz sürdüğü dikkate alınırsa tuhaftır da.

Agatha Christie’nin 1937’den sonra bir daha Arthur Hastings’li roman yazmaması da ilginç. (Ve Perde İndi, 1930’da yazıldı.) Poirot’dan nefret ettiğini, bu yüzden, Roger Ackroyd’un muhteşem başarısına rağmen, onu öldürdüğünü biliyoruz ama  Yüzbaşı Hastings’e olan takıntısı neydi acaba? Daha yaklaşık kırk yıl süren aktif yazarlık dönemine rağmen, onu Arthur Hastings’li bir serüven yazmaktan alıkoyan neydi?

30 yıl önceden yazılmış ama henüz yayımlanmamış bir finalin duygusal arka planını sağlam bir zemine oturtma kaygısı olabilir mi? Ne dersiniz?

Sherlock Holmes İle Hercule Poirot Arasındaki 7 Fark

Yazarları, kitapları, akımları ve kahramanları karşılaştırmayı pek severiz çünkü böylelikle aralarındaki farkları görür en iyisine ulaşmayı daha zahmetsiz ve daha ucuz yoldan başarmış oluruz. Okuyucunun yazarları ve onların eserlerini karşılaştıran kritikleri sevmesinin bir diğer nedeniyse işin magazin boyutudur. Hangisi hangisini yener, en güçlü Süpermen mi, batman mi? tarzı indirgemeci yaklaşım yeni okur açısından bir spot haber başlığı kadar bilgilendirici olabilir.

Nazım Hikmet’in Necip Fazıl’dan daha iyi bir şair olduğunu ‘öğrenen’ şiir okumaya yeni başlamış okur, Nazım’ın bir iki şiirini okuyacak bunun üzerinden Türk şiirine dair güdük yorumlar yapıp ahkam kestikten sonra şiir okumayı bırakacaktır çünkü ‘en iyisi’ okumuş beğenmemiştir, diğerlerini değerlendirmek için vakti yoktur, oysa kitapla haşır neşir olmuş okur için bu tür çalışmalar okumalarında edindikleri izlenimlerin sağlamasını yaparken yeni bakış açıları, görme biçimleri için başlangıç noktası olabilir ki, yıllarca okudukları metinlerden gözden kaçırdığı küçük bir ayrıntı gerçek okur için büyük bir buluştur. Velhasıl kelam şöyle diyelim; herkes tartar sevdiğini!

hercule poirot sherlock holmes

Bu yazıda polisiyenin iki kahramanı Sherlock Holmes ile Hercule Poirot arasındaki 7 farkı yazmaya çalışacağım ama öncelikle belirtmek isterim ki bu makalede gayet objektif olmaya çalışıp aralarındaki farkları derinlemesine, akademik düzeyde değil de gayet basit bir açıdan ele alacağım. Kusur bize aittir, Bay Holmes’dan ve Mösye Poirot’dan huzurlarınızda af dilemeyi borç bilirim.
Sherlock Holmes ve Hercule Poirot arasındaki 7 fark;

1- Sherlock Holmes; atletiktir, yakışıklı, jilet gibi bir İngiliz beyefendisi olduğu halde kentte sokak çocuklarından, en adi hırsızlara kadar kayda değer çevresi vardır her ortama giren gönül adamıdır, çeşitli vakalarda tanıdığı kopillerden yardım istemekten çekinmez, gerektiğinde arpalarını verir. Hercule Poirot tıknaz, kısa boylu, takıntılı fakat nevi şahsına münhasır bir centilmendir. Çoğu zaman hikayelerinde Fransız sanılmasına sinirlenen dedektifimiz aslen Belçikalıdır. İtle kopukla işi olamayan salon beyefendisidir.

2- Mösyö Poirot sağlığına dikkat eder, yemek seçen, damak zevki olan bir gurmedir. Tek kötü alışkanlığı ikram edilince geri çevirmediği sigaradır. Kendisini herhangi bir meyhaneye sokamazsınız en fazla Büyük Kulüp’te beyaz şarap içebilir.

Bay Holmes ise Yeşilay ve narkotik için kötü örnek görselidir. Vakasız geçen boş zamanlarında morfine sarılır, önüne ne koyulmuşsa yiyen misafir gibidir. Kalender adamdır, kendisiyle bir tabak peynir iki dilim kavunla 70’lik rakı devirebilirsiniz hatta size kemanlıyla yeni bestesini bile çalabilir.

3- Bay Holmes vakaları çeşitlidir; hırsızlık, miras, adam kaçırma, casusluk, cinayet vb., her konuda hizmet verebilir. En basit gözüken olaylarda bile harikalar yaratabilir.

Mösyö Poirot’u ise bir iki olay haricinde cinayetten aşağısı kurtarmaz ve tek cesetle başladığı soruşturma ileri safhalarda çığırından çıkar ne zaman okuyucu kitaptan ilgisini yitirecekken pat birinin cansız bedeni bulunur bu sırada dedektifimiz zeka fışkıran gözlerini sabit noktaya diker ve; ‘kötü şeyler olacak!’ der, katili bulmakla uğraşırken insanların hayatına gerekli hassasiyeti göstermediği ve hatta bazen onları –kendisi bunu kati suretle kabul etmeyecektir-yem olarak kullandığını düşünmek fesat bir yorum olmayacaktır.

4- Bay Holmes hikayelerinde olay gerçekleşmiştir. Mağdur, olay şahidi veya herhangi biri Baker Sokağı 221B’ye gelir ve dedektifimizin yardımı ister, olayın çözümü esnasında okuyucu Sherlock’u izleyen Dr. Watson kadar ‘konuya hâkimdir’ ne zaman zanlı yakalanır veya olay çözülür, kibirli ve ketum hafiyemizin sonuca nasıl ulaştığını kendi anlatımınca öğrenir, zekasına hayran kalırız. Hata yapma şansımız yoktur, önümüzde bir yol vardır kahramanımızın fenerinin ışığı bizi sağ salim düze ulaştırır.

Mösyö Poirot ise katili beraber yakalamamız için uğraşır, ipuçlarını, olayı kahramanımızla aynı ayna öğreniriz, soruları beraber sorar sorgulamaya katılırız ama bu arada kendisi vakayı çözmüştür fakat ufak bir noktanın aydınlatılmasını bekler ve okurun da ‘gri hücreleri’ çalışmaya başlar. Soruşturmaya okuru dahil etmesi açısından Hercule Poirot romanları daha keyifli olabilir, yanlış tahminlerde bulunabiliriz her an büyük bir sürprizle karşılaşıp, katil hiç ummadığımız biri çıkabilir.

5- Mösyö Poirot’un Hasting isimli eski bir yüzbaşı olan arkadaşı bazı romanlarda yer alır. Bazen at yarışı, hızlı arabalar, çapkınlık gibi konuyla alakasız işlerle uğraşabilir. Ancak Bay Holmes’u Dr. Watson’sız düşünemeyiz, Watson hem hikayeleri kağıda döken kişi hem de vakalarda okurun sorması gereken soruları dedektifimize soran fahri okur temsilcisidir. Okuyucunun Sherlock Holmes kadar akıllı olamadığı konusunda hayıflanmaması Watson karakteriyle engellenir; Holmes kadar zeki olamayız ama Watson kadar da aptal değiliz!

6- Bay Holmes vakalarında kılıktan kılığa girebilir, silah kullanır gerektiğinde suçluyu derdest edebilir, gazeteler ilan verebilir hali hazırında polisin kullanmakta imtina ettiği her yolu deneyebilir. Aynı zamanda amatör bir kimyagerdir, çeşitli deneyler yapıp bilime katkı sağlar, zehir, bitki, vaka katalogu tutup, modern araç ve gereçlerden yararlanır ki pek çok kez büyüteciyle resmedilmiştir.

Mösyö Poirot ise kasaba şerifi kadar muhafazakardır, en fazla olay mahallinde polisin gözünden kaçan bir nesne bulabilir. Deney tüpüyle, büyüteçle pek işi olmaz ona gereken tek şey ‘gri hücreleridir’.

7- Ve son olarak Mösyö Poirot’un centilmenliği yazarını gölgede bırakmayışıyla bir kez daha kendini gösterir, o her zaman Agatha Christie’nin Hercule Poirot’udur, bir roman karakteridir, çünkü yazarının her romanında rolü yoktur, görev verilmesini bekleyen emektar yeşilçam jönüdür, bazıları dedektifimizi tanımayabilir ama yazarını herkes bilir.

Bay Holmes ise adına müzelerin kurulduğu ve bazılarınca gerçekte yaşadığına inanılan bir canlı bir kahramandır. Kitap kapaklarında Arthur Conan Doyle’un adı sanki yazara büyük lütufçasına kıyı köşe sıkıştırılırken Sherlock Holmes en kalın puntolarda en üstedir.

Ufuk SERİM

 

Agatha Christie’nin en iyi polisiye kitapları, romanları

Agatha Christie seven polisiye meraklısı hemen kendi favori kitaplarını sayacaklardır. 10 küçük zenci, Roger Ackroyd Cinayeti gibi kitaplar Agatha Christie‘nin belki de en sevilen polisiye kitaplarıdır.

 

Roger Ackroyd Cinayeti

Roger Ackroyd Cinayeti, sadece Agatha Christie‘nin değil polisiye edebiyatın en başarılı polisiye kitapları arasında yer alır. Polisiye edebiyatın en önemli kitaplarından biridir Roger Ackroyd Cinayeti. Hemen hemen her polisiyesever tarafından okunmuştur. Her polisiyeseverin mutlaka okuması gereken kitapların arasında yer alır.

Roger Ackroyd Cinayeti gibi en iyi polisiye kitaplar listesinde yer alan polisiye kitapları yazan Agatha Christie’nin kötü, zayıf polisiyelerini de listelemek Agatha Christie‘nin en iyi kitapları listesine göre daha yararlı bir amme hizmeti değil midir.

 

Agatha Christie’nin en kötü polisiye kitapları listesi,

Sayın Baylar ve saygıdeğer Bayanlar, sizi ucuz polisiyelerden korumak için kotarılmıştır. En sonda söylenmesi gerekeni öncelikle belirtmem gerekir ki; polisiye kitap okumak ciddi bir iştir! Polisiye yazarı aynı kurgu, kahraman, kötü adam, mekân ve üsluptan onlarca hikâye üretebilir, binlerce sayfa roman yazabilir. Bu bize yazarın edebi zekası hakkında bilgi vermektedir. Yazılan binlerce metinlerin aralarında iyileri olacağı gibi kötülerinin olması da doğaldır. Hatta kötü edebi metinler, kötü polisiye kitaplar belki de çoğunluktadır.

Gençlikte, kitap okumaya başlanılan ilk yıllarda insanların kendi beğeni ve zekâlarına uygun metinler araması gayet normal bir davranış biçimidir. Kitaplar nasıl ki ‘en iyi arkadaşlarımız’ ise yanlış dostluklar, hatalı arkadaş seçimleri kimimizi batakhaneye sürükleyebileceği gibi, bazılarını da kitap okumanın boş zamanlar uğraşı olduğu fikrine götürür ki bunu düşünen kendince haklıdır. Hayatında edebi bir eser okumamış, piyasa işi, reklamlarla şişirilmiş medyatiklerin yazılamalarına mahzur kalmış kişi edebiyatın, hikayenin, kelimenin o büyülü dünyasının küçük kapısında içeri girmek için masadaki iksiri içmeye cesaret edememiştir. Ben şahsen edebi zevkimi kötü romanlara borçluyum! Onlar olmasa iyi bir polisiyenin bende bıraktığı tadı özümseyemezdim.

Bilgimiz yettiğince, kalemimiz mürekkebince Agatha Christie üstadımızın ‘en kötü beş romanını’ listelemeye çalıştım. Evvela Agatha Christie çok severim ve çok sevdiğim için tüm kitaplarını okumadım! Çünkü o kitapların hangi zorluklarla, acil para ihtiyacı içinde alelacele yazıldığını yazarımızdan ve o zaman ki dostlarının söyleşilerinden okuyarak öğrendim. Yazarımız maddi zorlukları aşmak için sular seller gibi yazarken polisiyeye harika kitaplar kazandırdığı gibi vasat, olay örtüsü oluşmamış, abartılı diyalog ve yinelemeler sahip, yazılmak için yazılmış kitapları da bu türün ‘ucuz polisiyeler’ kulvarına dönüşmesine yardımcı olmuştur.
Benim en kötü 5 Agatha Christie kitabı listem aşağıda yer alıyor fakat bunlar birilerinin en iyi listesinde yer alıyorsa sokakların kanunu işler ve silahlar konuşur bizden söylemesi!

Agatha Christie’nin en kötü 5 kitabı:

İşte Agatha Christie’nin en kötü polisiye kitapları listesi. Listemiz 5. sıradan başlıyor.
Frankfurt Yolcusu
Agatha Christie’nin polisiyeleri çoğunlukla yerel bir kasabada, malikânede, evde, otelde, trende yani belli bir mekânda gelişir ve sonuçlanır. Yazarımız oda tasvirleri yerine kurguya önem vermesi hikâyelerini zenginleştirir. Frankurt Yolcusu’nda olay uluslar arası bir boyuttadır ve cinayetten ziyade dünyadaki güç paylaşımının etkilerini barındırır. Gizli servis ajanları, Amerikan büyükelçisi, devlet adamları, Alman şansölyesi, Bankerler, vs. konu dallanır budaklanır ki bunu yazmak ve çözmek yazarımızın harcı değil. Kitabın başında da zaten Agatha Christie eleştirilerin önünü kesmek için; ‘Bu öykü yalnızca bir kurgu, bir fantezi. Daha başka iddiası yok’ yazar, kendi de bu kitapta pek iddialı olmadığı açıklar.
Hercule’ün On İki Görevi
Hercule Poirot’un olduğu romanlar Agatha Christie’nin en iyi kitapları olsa da Hercule Poirot’nun On İki Görevi vasat altı bir polisiyedir. Hercule Poirot emekli olmadan evvel 12 iş daha yapacaktır ki bu da mistik kahraman Herkül’ün görevlerine benzer fakat burada vakalar basit, anlamsız ve aşırı zorlama unsuru barındırır. Görev isimlerinin olaylarla alakası yoktur bile, en kötü Agatha Christie romanlarından biridir.
Kader Kapısı
Hikâyemiz Tommy ve Tuppence Beresford çiftinin yeni bir eve taşınmasıyla başlar. Aynı çift (N mi Y mi? Romanında da vardır) evin önceki sahiplerinin kitaplarını karıştırırlarken altı çizili kelimeler onları elli yıl önceki gizemli bir olaya götürür. Hikâyedeki kurgu çok zorlamadır, olaylar çiftimiz o eve taşındıktan sonra mı başlamıştır yoksa eskiden ajanlık da yapmış kahramanlarımız buraya bilerek mi gelmiştir, muamma. Yer yer yineleme, özellikle diyaloglarda basit bir soruyu defaleten tekrarlaması okurun zekâ seviyesine hakaret sayılabilir.
Sonuncu Kurban
Aslında olay ve kurgu çok kötü olmasa da bir cinayet oyunu oynanacak, burada gerçek bir cinayet işleneceği abdal Ariadne Oliver’a malum olacak ve arkadaşı büyük dedektifimiz Hercule Poirot’yu acilen buraya getirtecek ve cinayet gerçekleşecek. Biz polisiye okurken vakada, hikâyede mantık ararız, gerçeklik ararız bunlar olmasa bile yazarın ve hikâyenin ikna gücüne bakarız ki Sonuncu Kurban’da üçü de yoktur. Haliyle bu kitap da yazarımızın en zayıf çalışmalarında biri olarak listemizin dördüncü sırasında yer alıyor.
Sevimli Örümcek
Agatha Christienin en kötü kitapları
Mon dieu! Bunları da mı Agatha Christie yazdı !?!

Yine sekreterler, bu kadının sekreterlerle ilgili bir problemi olmalı! İyi bir ‘katil kim’ yazarı olan Agatha Christie bu hikayede konuyu mahkeme nezdinde çözmeye çalışır. Duruşmalar, avukat-savcı-hakim jargonu yazarımızı zorlar ve haliyle dosya infaza ermez ve kitapta da sonuç alınamaz. Okuduğum en zayıf, saçma Agatha Christie polisiyesi buydu, uzak durun!

Ufuk Serim

 

Agatha Christie’nin Hercule Poirot’u

İngiltere, dünya savaşlarından birincisine Almanya’nın Belçika’yı işgali üzerine, ikincisine ise gene Almanya’nın Polonya’yı işgali üzerine girmişti. Bu yüzden İngilizler, bu iki ülkenin mensuplarına karşı pek bir yakınlık ve sevgi duyarlar.

Agatha Christie 1916 yılında ilk polisiye romanını yazarken, her İngiliz gibi, Belçikalılara karşı büyük bir sempatiyle doluydu. Hatta bunu, vatanseverliğin bir ifadesi olarak görüyordu.Böylece, Hercule Poirot Belçikalı bir mülteci olarak Styles konağında ilk soruşturmasına girişti.

Ancak ne yazar ne de okuyucular açısından Mösyö Poirot’nun zaman ilerledikçe pek de sempatik biri olmadığı ortaya çıktı. Aşırı titiz olan bu adam, gösterişe ve övünmeye çok meraklı biriydi. Kendinden daima iftiharla bahseder, göklere çıkarılmasından mutluluk duyardı. Çoğu kez magaloman tavırlar takındığı da olurdu. Dünya çapında bir şöhret olduğuna inanır, onu tanımayanlara öfkelenir, kızardı. Bazan da sesini çıkarmaz, özellikle kadınlar ve gençler söz konusu olduğunda suskunlaşır, şaşkınlığını ve duyduğu hayal kırıklığını içine atmayı tercih ederdi.

Bencil ve ben merkezli biriydi. Özellikle, arkadaşı Hasthings’i yerli yersiz azarlar, birlikte çıktıkları seyahatlerde adamı neredeyse canından bezdirir, buna karşılık bütün zahmetli işleri ona yaptırmaktan çekinmezdi. Sık sık kendisini Scotland Yard‘ın patronu sanması da ayrı bir komediydi. Neyse ki,  Baş Müfettiş Japp, Poirot’nun koyu bir hayranı ve eşi bulunmaz bir dostu olduğundan onun Scotland Yard’da dilediği gibi at koşturmasına izin veriyordu.

Kabul etmek gerekir ki, Hercule Poirot, dost canlısı biri değildi. Bütün ömrü boyunca bir-iki kişiden fazla arkadaşı olmadı. Bunların da çoğu onun meslektaşlarıydı. Bu kadar az dosta rağmen onları söz ve tavırlarıyla incitmekten geri kalmazdı.  Gerçekten de yalnız  bir insandı. Hiç evlenmedi, çocuğu da olmadı. Bilinen bir akrabası yoktu. Karşılaştığı cinayetler bir yana bırakılırsa, sıradan bir hayatı vardı. Hatta, neredeyse her gün aynı şeylerin belli bir sıra ve intizam ile yapıldığı sıkıcı bir hayattı bu.

Dedikodu yapmayı ve kapalı kapılardan içerde konuşulanları dinlemeyi alışkanlık haline getirmişti. Sık sık yalan söyler, üstelik bir de bunu gururla açıklardı. Yalan söylemesi için, Hasthings’i de zorladığı olurdu. Bir İngiliz beyefendisinin kabul edemeyeceği davranışlardı bunlar. Başkalarının konuşmalarını dinlemekten daha ayıp başka ne olabilirdi?

Tam bir simetri hastasıydı. Düzgün durmayan en ufak cisim bile onu müthiş rahatsız ederdi. Yumurtanın oval biçimi bile, onun için başlı başına bir şikayet konusuydu. Düzen ve intizam onun en büyük saplantısıydı. Bu hastalıklı hal, nesnelerin en ufak bir karışıklığını bile düzeltmeden içini rahat ettirmezdi. Dişçinin bekleme salonundaki sehpada duran dergileri hizaya sokmak, şöminenin üzerindeki bibloları belli bir simetriye göre sıralamak onun birinci vazifesiydi.  

Mızmızın tekiydi Mösyö Poirot. Onun bu yönü, çıktığı yolculuklarda kendini fazlasıyla belli ederdi. Yol boyunca Hasthings’e demediğini bırakmazdı. Soğuk alıp hastalanmaktan çok korkardı. Bu amaçla, abartılı bir biçimde giyinir, battaniyelere sarınırdı. Sık sık da hasta olurdu. Böyle zamanlarda mızmızlığı ve bencilliği iyice artar, dayanılmazlaşırdı. Gösterişe olan merakı, en kötü hava şartlarında bile onun iki dirhem bir çekirdek giyinmesinin sebebiydi. Kırlarda, çamurlu yollarda yürürken bile, ayağını sıkan, küçük, parlak rugan ayakkabılar giyerdi. Bu ayakkabılar doğru dürüst yürümesine engel olsa da onun vaz geçilmezleri arasındaydı.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Mösyö Hercule Poirot, övülmekten hoşlanan, saplantı derecesinde düzenli, bencil, mızmız, gösteriş meraklısı, dostlarını kolayca incitebilen, kendisinin dünyanın en büyük dedektifi olduğuna inanacak kadar megaloman,  kısacası, Agatha Christie’nin deyimiyle “çekilmez” biriydi.

Buna rağmen, nasıl oldu da Hercule Poirot olumlu bir karakter olarak yıllarca yaşayabildi sorusu hemen akla geliyor elbette. Bu sorunun cevabı karakterin orijinalliğinde aranmalı. Bir sapma gibi görünse de Poirot’nun karakterini oluşturan  nitelikler, onun aynı zamanda özgünlüğünü de ortaya koymaktadır. Eskilerin deyimiyle o tam anlamıyla nevi şahsına münhasır bir insandır.

Öte yandan, Mösyönün bir yabancı olması, romandaki işlevini de farklılaştırmıştır. Bu yabancılık hali, onu bazan toplumun dışına itebilmekte, bu da okuyucunun Poirot’ya karşı acıma hisleriyle dolmasına yol açmaktadır. Örneğin, sık sık Fransız sanılması, adının yanlış telaffuz edilmesi bu halin en yaygın olanlarındandır. Mesleği konusundaki yanılmalar, örneğin berber olduğunun düşünülmesi de Poirot’yu hem sevimli, hem de sempatik kılar.

İşlevselliğin en ileri noktası, bir yabancı olarak, alabildiğine aşağılanmasıdır ki, Poirot buna sırf muammayı çözme uğruna sessizce katlanır. En alt tabakadan bir İngiliz bile, onun yabancı olduğunu öğrenince, tavırlarını değiştirmekten çekinmez. Söz ve davranışlarıyla ona değer vermediğini açıkça belli eder.  Hatta ondan, kurbağa, böcek diye bahseder. Bu da aslında Poirot’nun tuhaf soruşturma usullerinden biridir. Yani o yabancı oluşunu, soruşturmasının hizmetinde kullanır. Karşısındakini farkettirmeden sorguya çeker, gafil avlar. İngilizler, onun yanında rahatça konuşurlar. Çünkü Poirot’nun İngilizceye hakim olmadığını sanırlar. Oysa İngilizcesi mükemmeldir, belirgin bir aksanla konuşsa da.

Yabancılık, ters yönden de kurguya etki eder. Poirot, İngilizleri, yaşam tarzlarını, ulusal politikalarını sık eleştirir. Aslında eleştirdiği, İngiliz aristokrasisidir. Agatha Christie, Poirot aracılığıyla, kitaplarında dilediği gibi kendi toplumunu eleştirme ve hicvetme fırsatını yakalamıştır. İngilizlerin açık havaya düşkünlüklerinden tutun, evlerinin soğuk oluşuna kadar pek çok konuyu sık sık diline dolar. Bu nedenle, kalorifer sisteminin olmadığı, sadece dev şöminelerin kullanıldığı eski konaklarda kalmayı hiç sevmez. Ata binmekten, hızlı araba sürmekten hiç hoşlanmaz.

Gene de İngiltere’de yaşayan, ve bu ülkede yaşamaya kararlı olan biri olarak, elinden geldiğince içinde bulunduğu toplumun görenek ve alışkanlıklarını benimsemeye gayret eder. Örneğin, beş çaylarını asla kaçırmaz.  Kahvaltıda ise kakao içer. İngiliz kahvaltısı yapmaktan hoşlanır. Akşam yemeklerine ise çok önem verir. Bu nedenle sık sık dışarda yemek yer. Yemekten sonra likör ya da şeri içmeye bayılır. Ara sıra tabakasından çıkarıp ince ve uzun sigaralarından birini keyifle tüttürdüğü de olur.

Böylece bütün o çekilmezliğine karşı, Poirot’nun aslında bizden biri olduğu gerçeğiyle yüzleşiveririz. O aslında tam bir beyefendi, kibar ve nazik bir insandır. Dostlarına karşı vefalıdır. Kadir kıymet bilir.Arkadaşı Hasthings’i hep özlemle anar. Kendisine yapılan bir iyiliği asla unutmaz. Zaten sayıca çok az olan dostlarının başı derde girdiğinde yardımlarına koşmakta bir an duraklamaz. Şaşılacak bir biçimde duygusaldır. Bir sevgiliden kalan hatırayı yıllarca saklar. Aşka saygı duyar. Gençlere karşı ise müthiş bir müsamaha içindedir. Onlara büyük bir anlayışla yaklaşır, yol göstermeye çalışır.

Hercule Poirot’yu, bütün megalomanlığına rağmen içimizden biri yapan en önemli yanı merhametli oluşudur. Katillerin mutlaka asılması gerektiğine inansa da, herkese iki ker şans verildiğini düşünür. Cinayeti engellemek için bazan elinden geldiğince mücadele verir. Suç işleyeceğini düşündüğü insanları, bu eylemlerinden vaz geçirebilmek için çaba harcar.

Hercule Poirot ünlü dedektif

Poirot’yu olumlamada ileri süreceğimiz son kanıt ise, onun olağanüstü zeki bir insan oluşudur. Polisiye edebiyatın bütün üstün dedektifleri gibi kıvrak bir zekaya, deha düzeyinde mantıksal analiz yeteneğine sahiptir. Onun bu hayran olunası özelliği, bizi daima hayretler içerisinde bırakır. Aklımıza gelmeyen, hayalimizden geçmeyen cevaplarla, en esrarengiz olayları çözebilen bu dedektifin megalomanlığı ya da buna benzer olumsuz nitelikleri git gide gözümüze batmaz olur.

Evet, o  saplantı derecesinde düzenli birisidir.Ama öyle olmak zorundadır. Çünkü icra ettiği meslek bunu gerektirir. Evet, o bir kendini beğenmişlik abidesidir, çünkü işini dünyada en iyi yapan adamdır. Ondan daha iyisi yoktur. Ortada böyle bir gerçek dururken, kendi kendisiyle iftihar etmemesi, gurur duymaması nasıl düşünülebilir? O, dünyanın en büyük dedektifidir. Bu yüzden de övülmeyi ve itibar görmeyi herkesten daha fazla hak eder.

Yazan: Genco Sümer

Roger Ackroyd Cinayeti – Katil Kim?

Geldik sonunda sorulması gereken esas soruya. Dr. Sheppard katil değilse, Roger Ackroyd‘u kim öldürdü? Bu sorunun cevabı aslında, yukarda, Agatha Christie’nin Yazma Tekniği bölümünde değindiğimiz ilkelerin içinde saklı. 

Bu ilkelere göre, romanın başlangıcından itibaren çeşitli ihtimaller okuyucuya birer birer sezdirilir. Öyle ki, herkesin katil olmak için öyle böyle bir nedeni vardır. Ama romanın sonuna geldiğinde ihtimallerin sayısı aniden bire düşer ve tek bir kişi katil olarak damgalanır. Daha önceki ihtimaller, bulmacayı çözmesi beklenen okuru körleştirmek için öne sürülmüş ama aynı zamanda çözüm her zaman gözünün önündeymiş duygusunu vermek maksadıyla yazar tarafından ortaya konmuşlardır.

Roger Ackroyd'un gerçek katili kim

Tam bir kapalı yapı olan cinayet romanlarında gerçek sadece bir tanedir. Yani katil sadece bir kişidir. Suç ortakları olabilir, ama bu, cinayetin belirli bir kişi veya kişiler tarafından işlendiği gerçeğini değiştirmez. İşte burada  illüzyon içinde illüzyon yaratmak yazarın yeteneğine kalmıştır. Tıpkı A. Christie’nin yaptığı gibi.

Mesela, roman boyunca bir çok ihtimal metnin içinde ileri sürülür. Bunların bazıları o kadar bellidir ki, okuyucu bunları hiçbir sorguya yer bırakmadan dışlar. Ama, sırf kafa karıştırmak için ileri sürüldüğü belli olan ihtimallerin, okuyucu tarafından kolayca dışlanacağı hesaplanarak aslında bu ihtimaller gerçeğin ta kendisi de olabilirler.


Ne gariptir ki, roman boyunca bir çok bulgu ortalığa serpiştirilir ama kitabın sonunda bunlardan yalnızca bir ikisi dikkate alınır. Bu yüzden Poirot, soruşturma sırasında karşısına çıkan  bir yığınla bulgu arasından sadece az sayıda birkaçını varsayımına dahil etmiştir. Nedir onlar? Anlatıcının belirtmediği küçük bir zaman farkı, kolltuğun yer değiştirmesi ve cinayeti haber veren telefon. Öteki bir çok bulguyu ya farketmediği, ya önemsiz kabul ettiği, ya hileli saydığı, ya da olayla doğrudan bir bağlantısı olmadığını göstererek ortadan kaldırdığı için görmezlikten gelir. 

Bizim varsayımımız ise onun dışladığı bu bulgulara dayanmaktadır.

Bu romandaki saf polisiye mantığa göre en olası katil Ralph Paton’dır. Ackroyd’un ölümünden en fazla yararlanacak kişi odur. Büyük bir servete sahip olacaktır. Ayrıca Ursula Born ile evliliğini artık rahatça sürdürebilecektir. Bu gerekçeler, Dr. Sheppard’ın öldürme gerekçesinden kat kat kuvvetlidir.

Paton’un bir katil adayı olarak Dr. Sheppard’a üstünlük sağladığı diğer bir husus ise, sosyo-psikolojik durumudur. İstikrarsız bir yaşam süren, kadın peşinde koşan, işi gücü olmayan, yerleşik bir hayat sürmeyen Paton’un, ağırbaşlı, saygın bir mesleği ve sosyal mevkii olan doktora göre, katil profiline çok daha fazla yakın olduğu tartışmasız bir gerçektir.

Ralph Paton, cinayet gecesi, hem de suçun işlendiği sırada  olay yerindedir. Cinayetin işlendiği sıralarda ormanda dolaştığı görülmüştür. Başka bir yerde olduğunu ise kanıtlayamamaktadır. Onun suçsuzluğuna inanmak için, aşırı bir iyi niyetten de fazlası gerekmektedir.
Ayrıca pencere önündeki ayak izlerinin ona ait olduğu saptanmıştır. Bu çok önemli bir kanıttır. Ne var ki Poirot, bu ayak izlerinin Paton’a ait olmadığında inat etmekte, bu en mantıklı kanıtı hileli bir kurgu sayarak saf dışı bırakmaktadır. Bunun için Dr. Sheppard’ın, Paton’ın ayakkabıları onun gözleri önünde çalması ve Ackroyd’un penceresinin altında bir damla su bulunması için yağmur duasına çıkması gerektiğini daha önce yazmıştık.

Birçok tanığa göre, ölümünden hemen önce Ackroyd’la tartışan sesin sahibi Paton’dır. Tanıklara göre, konuşma sırasında Ackroyd, üvey oğluna borç para vermeyi açıkça reddetmektedir. Ne var ki, Poirot’nun muhayyilesinin yarattığı geç çalışmaya ayarlanmış diktafon gibi akıl almaz bir icat karşısında Paton’ın suçlu olabileceği ihtimali, bir tür hokkabazlıkla kaybolup gitmektedir.


Roger Ackroyd’un Katili
İşte bu dramın gerçekleri bunlardır. Ancak bu gerçek, romandaki bazı diğer gerçeklerle uyum halinde değildir. Bu romanda, Hercule Poirot’nun final açıklamasındaki tutarsızlıklar, açıklamanın kendisini geçersiz kılmakta ve her şey Ralph Paton’un suçlu olduğunu göstermektedir. Diktafon konusu tamamen hayalidir ve Poirot tarafından Sheppard’ı suçlayacak bir varsayım oluşturmak amacıyla uydurulmuştur. O gece Paton, Ackroyd’dan para istemiş, baba oğul tartışmışlardır. Cinayetten sonra  kaçan Paton’ın ayak izleri pencerenin önündeki toprakta bulunmuştur. Ackroyd’dan kalacak mirasla Paton zengin bir adam olacaktır.

Bu varsayıma gelecek olan itirazları tahmin etmek zor değildir. Aşağıda bu itirazlara vereceğimiz cevaplar yer almaktadır.

1. Doktor Sheppard madem suçsuzdur, o halde neden kendisini savunmamış, üstü kapalı da olsa cinayeti işlediğini kabullenmiş, ve okuyucuya intihar edeceği izlenimini vermiştir?
Bu soruya verilebilecek cevap, aslında Poirot’nun ihmal ettiği bir olasılıktır. O da, Sheppard’ın Paton’a karşı duyduğu sevgidir. Tamamen baba oğul ilişkisine dayanan bu sevginin sonucunda Sheppard, her ne pahasına olursa olsun Paton’u korumak istemiş olabilir.

2. Sheppard suçsuz olduğuna göre, neden Paton’ı saklamıştır?
Eğer Sheppard suçluysa bunun bir anlamı yoktur. Çünkü gerçek eninde sonunda öğrenilecektir. Nitekim Poirot, Paton’ı kısa sürede bulmuştur. Ama Sheppard,Paton’un katil olduğuna inanıyorsa onu önce saklayıp sonra yurt dışına çıkmasına yardımcı olması anlamlı bir davranıştır. Burada da Sheppard’ın davranışlarını yönlendiren, Paton’a karşı duyduğu babaca sevgidir.

3. Madem Sheppard suçsuz, o halde neden gemi süvarisinden gelen telefonu, Parker’dan geliyormuş gibi göstermiş ve normalde yatağına yatıp uyuyacağı halde, çantasını da yanına alarak Fernly Köşkünün yolunu tutmuştur? 
Telefon konusu bütün çözümlerin yanıltıcı odağıdır ve mantıki bir açıklamaya muhtaç olan en önemli olgudur. Bir defa, şu hususların yalın birer gerçek olduklarının altı çizilmelidir. 1-Dr. Sheppard’ın evinin telefonu saat tam onu çeyrek geçe çalmıştır. 2-Arayan o gece Amerika’ya gidecek bir gemiye binmek üzere köyün istasyonunda tren bekleyen gemi süvarisidir. 3-Gemi süvarisi daha sonra yaptığı açıklamada, Dr. Sheppard’ın bir hastasına mesaj bırakmasını kendisinden istediğini ve saat onu çeyrek geçe telefonla arayıp durumu bildirmesini rica ettiğini söyler. O da gerekeni yapmış, mesajı bırakacağı adrese gitmiş, ama evde kimseyi bulamamıştır. Saat tam onu çeyrek geçe doktoru arayıp durumu bildirmiştir. 4-Bu konuşmaya Caroline şahit olmuş ama sadece Doktorun dediklerini duymuştur doğal olarak.
İşte bundan sonra garip olan -madem masum- Doktor Sheppard’ın bu telefon konuşmasını herkesten gizleyip, Fernly Köşkü’ne geri dönmek için bir gerekçe olarak kullanmasıdır. (Sheppard, katil olsaydı, bu kadar dolambaçlı ve işi raslantılara bırakan bir yöntem yerine, daha basit ama kesin bir usul kullanırdı. Bunu önceki bölümlerde belirtmiştik.)

Sorun şudur: Sheppard, bu bahaneyi neden kullanmıştır? Başka bir deyişle, mademki Sheppard masum diyoruz, Ackroyd’un ölmüş olabileceğinden nasıl bu kadar emindir?
Bu soruya verilebilecek en  akla uygun yanıt, adamın cinayeti önceden sezmiş olabileceğidir. Doktor Sheppard’ın yazdıkları dikkatle okunduğunda, adamın bir dram yaşanacağını önceden hissettiği ve bunun için kaygılandığı sonucuna varmak zor değildir. Doktor’un Payton’ın yanına gidişi de bu endişelerinin bir sonucudur.

Gelen telefon doktorun kötümser tahminlerini gerçeğe dönüştürür. O saate kadar Roger Ackroyd‘un onu aramaması kötü bir şey olduğuna delalettir. Öyle ya, şantajcının adını öğrenir öğrenmez Ackroyd’un onu aramasından daha doğal ne olabilir? Ama aramamıştır. O andan itibaren Ackroyd’un sessiz kalması onun öldüğünü gösterir. Sheppard’ın bunu kızkardeşine söylemesi de yalan olmaktan çıkar. Telefonun bir saat içinde yalnız bir kere, o da bir yalancı tanıklık için çalması, dramın meydana geldiği yani Roger Ackroyd‘un öldürüldüğü anlamına gelir.
Metnin analizi, Ralph Paton’un suçlu olduğunu göstermektedir. Paton dışında tartışmasız bir suçlu bulmak, bu metinde imkansızdır.  Parlak ve karmaşık bir çözüm peşinde koşan Poirot, sırf Sheppard’ı katil yapmak uğruna zorlama bir senaryo üretmiştir. Herkesi şaşırtacak, çılgınca bir çözüm peşinde koşmaktan, tartışmasız bir suçlu bulunmadığı için, kitabın sonundaki herşeyin Paton’ı gerçeğe en yakın katil yapmakta birleştiğini görememiştir.

Roger Ackroyd’un Gerçek Katili

Hatırlarsanız, Poirot’a göre, katil kurbanının evine içinde bir tabanca, bir çift ayakkabı ve özel bir mekanizma yerleştirilmiş bir diktafonla gider, sonra eve döner ve bir gemi süvarisinden gelecek bir telefonu bekler, sonra yeniden cinayet mahalline dönüp bir berjer koltuğun yerini değiştirir.

Bu hayallere karşı biz de şöyle bir alternatif geliştirebiliriz pekala: Ackroyd, bıçağı uzaktan fırlatan bir aygıt icat ederek intihar etmiştir. Ya da, diktafon uzaktan kumanda ile çalıştırılmıştı da diyebiliriz. Ve bütün bunları, tıpkı Poirot’nun yaptığı gibi, ciddi ciddi anlatabiliriz. Onun çılgınlığıyla, delice teorileriyle yarışacak bir çok abuk sabuk teori üretmek her zaman mümkündür.

Ama biz bunu yapmayacak ve kitabın mantığı içinde kalarak, metnin söylemediği hiçbir şeyi kaale almadan, yani sadece kitapta yazılanlara dayanarak kendi katilimizi açıklayacağız. Ve, kitaptaki her şeyin, ama herşeyin, sadece bu kişiyi katil gösterdiğini kanıtlayacağız. Herşey kesin olacak ve her türlü delice ya da romantik çözümler bizden uzak kalacak.

O halde soruyoruz: Roger Ackroyd‘u kim öldürdü?

Şu ana kadar elimizde iki aday mevcut. İki muhtemel katil. Biri kitabın açıkladığı katil, Doktor Sheppard, diğeri ise, Poirot’nun çözümüne kadar kitabın eşit derecede suçladığı Ralph Paton’dur. Her iki adayın avantajları ve dezavantajları vardır.

Doktorun avantajı romanın kendisinden gelir: O anlatıcıdır. Yani en şüphelenilmeyecek kişidir. Zaten onun katil olduğunuın açıklanması bir çok okuyucuda (buna ben de dahilim) sürpriz etkisi yaratmıştır. Dolayısıyla katil olmaya en elverişli kişilik, Poirot’dan sonra odur. Buna karşın dezavantajları daha fazladır: Bir katil psikolojisine pek sahip değildir. Gerekçeleri inandırıcı değildir. Fizik olarak cinayet işlemeye yatkın değildir. Soruşturma öncesiyle sonrasındaki davranışları tuhaftır.

Ralph Paton’da ise durum terstir. Uygun katil profiline sahiptir. Cinayet gerekçesi sağlamdır. Ve tam cinayet saatinde cinayet mahallindedir. Ne var ki, romanın en başından beri en olası katil olarak görünen Paton’un suçlanmasıyla sonuçlanacak bir çözüm, okuyucular açısından tam bir hayal kırıklığı olacaktır.

İşte bu yüzden, gerçek katilin bu iki zanlının avantajlarını birleştiren ama dezavantajlarına sahip olmayan biri olması gerekir. Sağlam bir cinayet gerekçesine, uygun bir psikolojiye ve fizik olarak bıçağı Acroyd’a saplayacak güce sahip olan bu kişi, okuru en az Doktor Sheppard kadar şaşırtabilmelidir. Ve tıpkı, Poirot’nun dediği gibi, tüm olgular bizi tartışılmaz bir biçimde aynı kişiye götürmelidir.

Önce şuna karar vermeliyiz. Bu cinayet, Bayan Ferrars’ın intiharı ve dolayısıyla ona yapılan şantajla ilgili midir, değil midir? Bayan Ferrars’ın mektubu kaybolduğuna göre, bizce de cinayet Ackroyd’un intihar eden sevgilisiyle ilgilidir. Yani cinayet nedeni, şantajı açıklayan mektubu ortadan kaldırmaktır.

Öyleyse, katil Ferrars’ların yakınındaki biridir. Daha genel bir ifadeyle, köyde yaşayan biridir. Böylece Charles Kent ve Binbaşı Blunt gibi kişiler, şüpheliler listesinden silinmiş olurlar.

Katilin kişilk yapısını dikkate alırsak, onun Dr. Sheppard’ın tam zıddı olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Yani, çabuk düşünüp karar verebilen, soğukkanlı, acımasız ve kendinden emin biridir. Bu durumda, şüpheliler listemizden Flora ve annesi ile Sekreter Raymond gibi kişiler hemen elenirler. Buna karşılık, Blunt’ın avcı ve maceracı olması, onu bu profile yaklaştırsa da daha önce onu elediğimizden artık zanlılarımız arasında yer almayacaktır.

Sheppard’ın katilliğini reddettiğimize göre, katilin dışardan gelen biri olduğu açıktır. Ackroyd’un o gece odasına     kabul ettiği ve pencere önünde ayak izleri olan kişi bahçeden gelmiştir. Evden herhangi biri pencereden odaya girmeye kalkışsa, bu Ackroyd’u kuşkulandırabilirdi. Bu durumda şu sonuç ortaya çıkar: Katil onun evinde oturan biri değildir. Ama güvenebileceği ya da kendisine saldırmayacağını düşündüğü biridir.

Sheppard’ın suçsuzluğu varsayımı altında, Ackroyd’un saat dokuzda yaşıyor olması gerekir. Diktafon varsayımı da ortadan kalktığına göre, tanıkların duyduğu sesler de dikkate alınırsa cinayetin bir hayli geç saatlerde, muhtemelen dokuz buçuk civarında işlendiği söylenebilir.

Şimdi en önemli kısma geliyoruz. Katil, Bayan Ferrars’ın kocasını zehirlediğini bilen biridir. Poirot’a göre, Bay Ferrars’ı tedavi eden doktordan başka hiç kimsenin adamın neden öldüğünü kesin olarak bilmesi imkansızdır. Dr. Sheppard, konumu itibariyle bu bakımdan çok iyi bir yerdedir. Ancak köyde bu bilgiye sahip olabilme imkanına sahip başka insanlar da vardır.

Burada en önemli soru şudur: Katil, Bayan Ferrars’ın Ackroyd’a bir mektup gönderdiğini nerden bilmektedir? Katilin Bayan Ferrars’dan kendine bir tehdit yöneldiğini bilmemesi durumunda, cinayetini uzun uzadıya planlamasının gerekçesi ortadan kalkar. Dr. Sheppard, bunun içine doğduğunu söylemekte, ama bilmemektedir.

Katil ise fazladan şu bilgiye de sahiptir: Bayan Ferrars’ın sadece bir tek mektup yazdığı ve onu da Ackroyd’a gönderdiği gerçeği. Eğer polise de bir mektup yollamış olsaydı  -ki mantıken mümkündür- cinayet işlemenin bir anlamı kalmayacaktı. Poirot’nun yürüttüğü mantığın en önemli boşluğu buradadır. Sheppard’ın, mektubun yazıldığına dair bir bilgisi olmadığı gibi, ikinci bir mektubun yazılıp yazılmadığından hiç haberi yoktur.

Ackroyd’u öldürmenin bir anlamı olabilmesi için, Bayan Ferrars’ın tek bir mektup göndermiş (ve örneğin polise haber vermemiş) olması gerekir. Bu yaşamsal bilgiyi elinde bulunduran kişi katildir.

Son olarak, açıklamanın bir sürpriz içermesi konusuna değinmek gerekir. Polisiye roman kuralları gereğince, katilin kimliği açıklandığında okuyucu şaşırmalıdır demiştik. Yani, kimsenin kuşkulanmadığı birisini bulmamız gerekiyor. Bu kitaptaki kişilerden çok azı bu konumda bulunmaktadır. Sheppard, uzun uzun anlattığımız üzere, sürpriz etkisi yaratma bakımından birinci sıradadır. Ondan sonra gelen kişi ise…. Hercule Poirot’dur.

Bu varsayım olanaksız değildir. Ama gerçekleşme ihtimali çok düşüktür. En başta, Poirot’nun hiçbir cinayet gerekçesi yoktur. Müfettiş Raglan ve diğer polisler ise, Ackroyd cinayetini tasarlayıp uygulayan katilin kurnazlığının düzeyine çıkamayacak kadar silik kişiliklerdir. Bununla birlikte, katilin, resmi soruşturmacı olmasa da soruşturmaya yakından karışmış biri olduğunu varsayabiliriz.

Şimdi, yukarda sıraladığımız çok açık gerçekleri özetleyelim:
1. Katil, kesinlikle kitapta bulunan, ama kimsenin kuşkulanmadığı biridir.
2. Katil, büyük bir irade gücüne sahip olan, o gece Ackroydlarda bulunmadığı halde, dolaptaki hançeri almaya gidebilen ve sonra da Ackroyd’un penceresini tıklatabilen biridir. Köyde olup bitenler hakkında son derece bilgi sahibi, örneğin ilişkiler ağı sayesinde Ferrars ve karısı hakkında herşeyi bilen, üstelik onların mektuplarını izleyen biridir.

Yani, Caroline Sheppard!…


Gerçek Katil

İlk itiraz, Caroline’nin Bayan Ferrars’a şantaj yapan kişi olmasının neredeyse imkansızlığıdır. Biz de zaten Caroline’nin şantaj yaptığını iddia etmiyoruz. Burada bakış açımızı değiştirmeli ve şantaj yapan kişiyle cinayet işleyen kişinin ayrı ayrı insanlar olabileceği ihtimalini dikkate aşmalıyız. Kitapta, şantajcı ile katilin tek ve aynı kişi olduğuna dair en ufak bir emare yoktur. Dr. Sheppard, Bayan Ferrars’a şantaj yapmış bile olsa bu onun katil olduğunu ispatlamaz. Bu durum, romanda da Hercule Poirot tarafından birkaç kez düşünülmüş, ama sonradan bütün suç tek bir kişiye yıkılmıştır.

Bu cinayet, katilin doğrudan kendi çıkarını düşünerek değil, başkasını korumak için işlediği bir cinayettir. Yani, Caroline Sheppard, şantajcı olan kardeşini korumak için Roger Ackroyd‘u öldürmüştür.

Elimizdeki metinde ısrarla tekrarlanan bir durum vardır: Caroline Sheppard’ın, köyde olup biten her şeyi bildiği gerçeği.  Bu koşullarda, Caroline, Bay Ferrars’ın neden öldüğünü ve kardeşinin adamın dul karısına şantaj yaptığını bilmektedir. Soruşturma boyunca tüm bilgilere sahip olan, tüm geliş gidişleri izleyen bu kadın, kardeşinin bir yıldır Bayan Ferrars’ı düzenli olarak gördüğünü ve ona şantaj yaptığını nasıl bilmez? Ve kardeşinin Poirot’ya göre borsada  para kaybetmesine nasıl şaşırmaz?

Dahası, Sheppard’ın Ackroyd’un ölümünün tüm ayrıntılarını, bütün gün onu gözleyen ve her hareketine dikkat eden kız kardeşinin haberi olmadan planladığına inanmak da imkansızdır.

Caroline, Bayan Ferrars’ın aşçısıyla görüşen sütçüden öğrendiği, tek bir mektup gönderildiği bilgisi cinayetin işlenme gerekçesidir. Sheppard’ın bile hiçbir zaman bilmediği bu bilgiyi elinde tutan kişinin ancak katil olabileceğini daha önce ısrarla belirtmiştik.

Caroline, ilk başlarda belli belirsiz de olsa Ackroyd’u öldürme fikrine kapılmış olabilir. Kardeşinin bu işi yapacak karaktare sahip olmadığı gerçeğini kabullenmesi, onun cinayete karar verdiği andır. O akşam, Dr Sheppard’ı izlemiş, ya da Fernly park çevresinde gezintiye çıkmış olması da kuvvetle muhtemeldir. Evin dışına gizlenerek, kardeşiyle Ackroyd arasında geçen konuşmayı dinlemiştir.

Metinde bizi destekleyen bu çok önemli pasaj, nedense Poirot’nun dikkatinden kaçmıştır. Ackroyd, izlendiğini söylerken, ima ettiği şey Caroline’nin varlığıdır. Dr. Sheppard değil. Ne de olsa, insan karşısında duran bir kişi tarafından izlendiğini hissetmez….

Sheppard, son sayfalarda yazdığı gibi, gerçekten de Ackroyd’u öldürmek istemiş olabilir. Hatta buna niyetlenmiş olması bile olasıdır. Bu amaçla yanında silah getirmiştir. Ama onu kullanmaya cesareti yoktur. Hem bu cinayetin kendisine fayda sağlamayacağına inandığından, hem de psikolojik yapısından gelen nedenlerle, Ackroyd’u öldürmekten vaz geçmesi kolay olur.

Ackroyd’un çalışma odasının yakınında bir yere saklanmış olan Caroline, kardeşinin karakter güçsüzlüğünden doğan bu başarısızlığını görür ve Sheppard çıktıktan sonra pencereyi tıklatır. Ackroyd, kuşkulanmadan camı açar ve kadını içeri alır. Kuşkulanmaz, çünkü kadın evin dışından gelmekte ve mektupta onun adı geçmemektedir.  Tam tersine, az önce öğrendiklerinin sersemletici etkisi içinde ve artık suçluyu da bildiğinden, onu kabul etmek için her türlü nedene sahiptir ve kendini öldürmeye geldiğini düşünmesi olanaksızdır.

Demek ki, ev sakinlerinden bazılarının Ackroyd’la konuştuğunu duydukları esrarengiz ziyaretçi ve Blunt’ın parkta farkettiği esrarengiz kadın Caroline’dır. Bu varsayım, herhalde otomatik olarak çalışan (ya çalışmazsa?) diktafon varsayımından çok daha basit ve tatminkardır.

Doktor eve döndükten sonra gelen telefon olayını biliyorsunuz. Gemi süvarisi, Doktor’a istediği bilgiyi verir. Ama, doktor bu telefonu Cinayet mahalline gitmek için bir bahane olarak kullanr.Olay mahalline gitmek ister çünkü, o evde kendisinin sorumlu olmadığı ama izlerini silmek ya da gerçeği keşfetmek istediği bir cinayet işlendiğini düşünmektedir. Doktor, cinayet işlendiğinden nasıl böylesine emin olabilir? Kendisi cinayeti işlemediğine göre, onda bu kanati oluşturan sebep nedir?

Burada üç varsayım ileri sürebiliriz. Birincisi, Doktor, Fernly Park’ta Caroline’i farkeder. Hatta bir süre onu arar. Bu da Poirot’nun takıldığı “küçük saat farkını” izah eder. İkincisi, Sheppard eve döndüğünde Caroline evde değildir. Eh, bu da Doktor’u bir hayli şaşırtır ve korkutur. Metin, bu tarz bir okumaya izin vermektedir. Örneğin, Doktor’un eve erken dönmesi Caroline’yi şaşırtmıştır. Ne var ki bu şaşırma, Doktor eve girdiği anda mı olmuştur yoksa örneğin 15 dakika sonra mı, orası belli değildir.

Ackroyd’un Sheppard’ı aramamasının onun öldüğüne bir işaret olduğunu daha önce yazmıştık. Gerçeği öğrenen Ackroyd’un sevgili Doktor arkadaşını derhal aramasından daha doğal ne olabilir? Ama aramamıştır. Ackroyd’un bu tuhaf sessizliği, Caroline’nin eve geç gelişiyle birleştiğinde, Dr. Sheppard’ın bundan ne anlam çıkaracağı açıktır.

Ve son varsayımımız: Sheppard Ackroyd’un öldüğünü bilmektedir. Çünkü, bunu ona kızkardeşi söylemiştir. Ancak iki kardesin birlikte hareket etmiş olmaları ihtimali çok düşüktür. Çünkü, metinde, iki kardeş arasında ortak bir sır olduğuna dair ima bile yoktur.

Bu metindeki temel gizem şudur: Sheppard ve kız kardeşi birbirlerine çok bağlıdırlar. Karşılıklı olarak birbirlerini korumaktadırlar. Kitabın içerdiği tuhaflıkları anlayabilmek, bu gerçeği kabul etmekle mümkün olabilir. Karşılıklı koruma onları daha da ileri götürür, buna başkalarını düşünerek işlenen çifte cinayet denebilir. Caroline kardeşini korumak için Ackroyd’u öldürür, o da kız kardeşini korumak için kendisini öldürür.

Bu önerme Poirot’nun çözümüne karşıttır. Çünkü ona karşı kurulmuştur. Ama en önemlisi, Sheppard’ın müsveddeleriyle çelişen hiçbir yanı yoktur. Şunu hatırlayalım ki, Sheppard bir kez bile kendisini cinayetle suçlamaz. Ackroyd’u öldürme niyeti olabilir ama, cinayet aklından bile geçmez. Çift anlamlı ifadeler, onun hep suçsuz olduğunu vurgular. Öte yandan, çift anlamlı ifadeler, Sheppard’ı katil yapacak biçimde de okunabilir. Örneğin, ” Çok geç kalmadan mektubu okuması için yalvararak ona bir yaşama şansı vermiş olmaktan memnunum.” cümlesi, Caroline katil olsa da geçerlidir, Sheppard katil olsa da.Bu çözüme yapılacak bir diğer ama önemli itiraz, Doktor’un son bölümde diktafon hakkında yazdıkları gösterilebilir. Doktor burada, diktafonu Ackroyd’un çalışma odasına nasıl koyduğunu ve daha sonra nasıl çantasın tıkıştırdığını anlatır. Neredeyse bir itirafa benzeyen bu satırlar bunaltıcı gibi dursa da, metnin ortaya koyduğu yapıdaki sorunların bütününden bağımsız olarak değerlendirilemez. Kesinlikle yalancı olan birinin sözlerinin hiçbir değeri yoktur.

O zaman diğer yazılanları niye doğru kabul ediyorsunuz sorusunu duyar gibiyim. Bu soruna daha önce değinmiş ve kitabın iki parçalı olduğundan söz etmiştik. İlk 20 bölüm, Poirot tarafından da okunmuş, ve oradaki olguların ve ifadelerin doğruluğu, bizzat dedektif tarafından test edilmiştir. Hatıra defteri, Poirot tarafından Sheppard’a geri verilirken, kalan kısımları yazması ve daha açık sözlü olması da istenir. Sheppard’ın biraz fazla açık sözlü davrandığı kesindir.

Caroline’i katil yapan varsayım, Poirot’nunkinden kat be kat üstündür. Basit ve anlaşılırdır. Buna anlaşılmaz bir diktafon hilesi sokuşturmaya, berjer koltuğun yerini değiştirmeye veya sahibi oradayken bir çift ayakkabı çalmak için hana gitmeye gerek yoktur. Bizim varsayımımıza göre, ayak izleri o gece evin çevresinde olduğunu hiçbir zaman gizlemeyen Paton tarafından bırakılmıştır. Öteki izler de muhtemelen Caroline’e aittir. Metinde “bir çok ayak izleri”nden söz edilmektedir. Bu da bizim varsayımızın metinle ne kadar tutarlıklık gösterdiğine bir başka kanıttır. Ama, Caroline’in ayak izi bırakmamaya dikkat etmiş olması da mümkündür.
Bizim varsayımımız, iğrenç bir para hikayesini bir aşk hikayesine dönüştürdüğü için de Poirot’nun uçuk varsayımından daha klastır.  Çünkü, Ackroyd ve Sheppard’ın çifte ölümüne götüren cinayet mekanizması, tamamen tutkulu bir aşka, birbirlerini korumak için öldürmek dahil herşeyi yapmaya hazır iki kardeşin aşkına dayanmaktadır.

Söz Sırası Agatha Christie’de  

Bu eserdeki en şaşırtıcı nokta, açıkladığımız gerçeğin kitabın hiçbir yerinde gizlenmemiş olmasıdır. Metindeki tüm önemli bölümlerde hakikatin aslında başka bir şey olduğu yazılıdır. Bu hakikat, kelimelerin, cümlelerin, ifadelerin arkasına gizlenmiştir. Ancak, doğru bir okuma bu gizliliği deşifre etmekte zorlanmaz. 
Agatha Christie’nin çeşitli hile ve kandırmacalarla dolu kitabı 3 ayrı biçimde okunabilir. Birincisi bize verildiği biçimde, yazılanların okunmasıdır. Burada Doktor Sheppard’ın katil çıkması tam bir sürprizdir. İkinci okumada, doktorun katil olduğunu biliriz ve aslında daha önce okuduğumuzun aksine gerçekten her olgu ve ifade bize onun katil olduğunu haykırmaktadır. Son okuma ise, Sheppard’ın masum olduğunu, katilin kızkardeşi olduğunu bilerek okumadır. Burada, Sheppard’a acır, Poirot’un deliliğe varan şarlatanlığına kızarız. Diğer yandan da görürüz ki, aslında kitabın her satırı bize Caroline’ın katil olduğunu adeta fısıldamaktadır.
Örnekler çoktur. Ve daha kapsamlı bir araştırmaya konu olabilirler. Burada birkaç stratejik örnekle  yetineceğiz. Caroline’ın katil olduğuna dair ipuçları daha kitabın ilk sayfalarında verilir. Hatırlarsanız, romanı özetlediğimiz serimizin 2. bölümünde şunları yazmıştık:

Sheppard, kızkardeşini bir gelinciğe (bir tür fare) benzeterek Rudyard Kiplingten bir alıntı yapar: “Kipling’in yazdığına göre, gelincigin sloganı şu kısa cümleyle özetlenebilir: Git, ara ve bul. Eğer Caroline günün birinde kendine bir slogan edinmek isterse ona bunu önereceğim. Hatta o, ilk iki sözcüğü atıp sonuncusuyla bile yetinebilir. Çünkü kızkardeşim, evden hic cikmayarak sayısız keşiflerde bulunur. 

Burada Sheppard’ın Kipling’e gönderme yaparak vurguladığı nokta, ablasının meraklılığıdır.  Ne var ki, Kipling’in  Cangıl Kitabı‘ndaki  “Rikki Tikki Tavi” hikayesindeki firavun faresinin tek özelliği meraklı olması değildir. Kipling’in firavun faresi, herşeyden önce evini koruyan bir hayvandır. Teddy adında küçük bir çocuğun ailesine kabul edilir ve derhal evi dış tehlikelerden, özellikle de yılanlardan korumaya girişir. İkinci bir özelliği ise müthiş öldürme yeteneğidir. Hikayede, birkaç sayfalık bir anlatım içinde, bir çift kobra ile yirmi beş de küçük yılan öldürür.

Bu öldürme gücünün, Kipling’in firavun faresine özgü bir yetenek olmadığının altını çizmeliyiz. Kesin bir bilimsel gözleme dayanmasının dışında, tüm ansiklopedi ve sözlüklerde de bu hayvanın meraklılığına hiçbir gönderme yapılmadığı halde, öldürme gücü ve cesareti belirleyici bir özelliği olarak gösterilir. Vikipedi’de şu satırları okuyabilirsiniz:

Firavunfaresi kuyruğu ile birlikte 1 metre boyundadır. Çok hareketlidir ve korkunç bir hasımdır. İnatçıdır ve avını asla elinden bırakmaz. Kobranın yaman ve çekindiği en bilinen düşmanı olan firavunfaresi kobra ile karşılaşmaktan hiç korkmaz. Mücadeleden de genel olarak galip çıkar. Yılanın, saldırılarından hızla kaçıp ataklarını savuşturur ve sonunda yılanın üstüne atlayarak ensesinden yakalar.

Sheppard, öldürme yeteneğiyle ünlü bir hayvana gönderme yaparken  aslında katilin adını da açıklamaktadır. Daha açık bir ifadeyi ise sonlarda kullanmıştır.

“Caroline beni ürkütüyordu.”

Kitap adeta çifte suçlamayla çerçevelenmiştir.  Ve anlatıcı, kendisini haksız yere suçladığı bu metinde sanki gerçek katili gizlice belirtmeye karar vermiştir.

Buna rağmen, kuşkular kitabın hiçbir yerinde Caroline’a yönelmez. Sanki onun bir ayrıcalığı vardır. Cinayet saatinde nerede olduğunu Poirot merak bile etmez. Polis de kadını sorgulamaz. Ve bu meraksızlık anlatıcıda da vardır. O da bize hiçbir şekilde Caroline’ın o geceyi nasıl geçirdiği hakkında en küçük bir bilgi vermez.
Bu durum Agatha Christie’yi bilenler için oldukça yadırgatıcıdır. Agatha Christie’nin romanları arasında, en önde bulunan kşilerden birinin böylesine her türlü kuşkudan uzak tutulduğu, cinayet saatinde nerede olduğunun bile sorulmadığı  başka bir örnek yoktur. Tam tersine, birinci ağızdan anlatılan romanlarında, anlatıcıların eşleri ya da yakın akrabaları hem cinayet zanlısı olarak gösterilmiş, hem de çok sıkı sorgudan geçirilmişlerdir.

Tüm diğer kişiler ne yaptıklarını dakikası dakikasına  kanıtlamak zorunda kalırken, başından itibaren zanlılar listesinin dışında kalan Caroline Sheppard’ın cinayet gecesi köyde rahatça gezinmesi ve hesap vermemesi şaşırtıcıdır. Onu dokunulmaz kılan, ayrıcalıklı olmasını sağlayan şey nedir?

Bu inanılmaz özgürlük, Caroline’ın romanda çok özel bir kişi olarak tasarlandığını göstermektedir.

Psikanalizin yardımıyla bu kişiliğin Sheppardla birleşen ama ona baskın çıkan yanları, bizi aslında çifte kişilikli tek bir katile kadar götürebilir. Caroline, aslında Dr. Sheppard’da olması gereken ama asla olamayan karakteri yansıtır. Bu karakter, ister bilinç altında, ister bilinç düzeyinde yaratılmış olsun, güçlü, erkeksi, kurnaz ve kararlı bir ruh haline tekabül eder. Dolayısıyla, romanın asıl kahramanı Caroline’dır.

Caroline ve Sheppard arasındaki ilişki, kardeşten çok, ana-oğul ilişkiine benzemektedir. Özellikle, Caroline, kardeşten çok anneyi andırmaktadır. Doktorun eviyle,beslenmesiyle ilgilenen, ona sürekli öğütler veren hatta azarlayan Caroline, kardeşini sevgiyle koruyan bir anne figürüdür.Evin çocuğunu koruyan böyle bir firavun faresinin, çocuğunun tehdit altında olduğunu hissedince öldürücü olmasına kim şaşırabilir?

Bu kişiliğin Agatha Christie tarafından bilinçli olarak yaratıldığından hiç kuşku yok. Çünkü, otobiyografisinde Caroline’nın kendisinin favori kahramanı olduğunu açıkça söylüyor. Daha da ileriye gidersek, aslında Caroline, ilerde ortaya çıkacak olan Agatha Christie’nin iki numaralı detektifi Miss Marple’dan başkası değildir. Miss Marple’ın daha çok bir prototipi olarak yer aldığı bu romanda, bu yüzden iki dedektif vardır ve kitap baştan aşağıya bu iki dedektifin kıyasıya mücadelesi halinde geçer.

Bilinçaltı açısından gerçek mücadele Sheppard’la Poirot arasında değil, Caroline ile Poirot arasındadır. Hatta diyebiliriz ki, Roger Ackroyd Cinayeti, öncelikle bu çiftin bir öyküsüdür.  Sheppard’ın son sözlerinden biri olan “Oysa bu yazdıklarımı, Poirot’nun bir başarısızlık öyküsü olarak yazmayı düşünüyordum.” cümlesi, bu durumun bir özetidir. Böylesine rekabet havasındaki bir açıklama, Poirot’nun en büyük rakibesine yapılan bir göndermeden ibarettir.

Poirot’la Caroline arasındaki psikolojik mücadele romanda gizlenmemiştir. Her iki kahraman da birbirlerinden etkilendiklerini saklamazlar. Birbirlerine ilgi duyarlar ve bunu açıkça söylerler. Poirot, Doktorla konuşmak yerine sık sık Caroline’la görüşmeyi tercih eder. Caroline da defalarca Poirot’yu evinde ziyaret etmekten geri durmaz.


Bilinçaltının bu psikanalizi bize Agatha Christie’nin de asıl katilin kim olduğunu bildiğini ve bunu okuyucusuna duyurmak için elinden geleni yaptığını gösterir. 

O kadar ki, kitabın bir yerinde Poirot, Dr. Sheppard’ı sevgili arkadaşı Yüzbaşı Hastings’e benzetecektir. Gerçekten de Hastings’le Sheppard’ın bir ortak yönü vardır. İkisi de Sherlock Holmes’un Watson’u gibi, Poirot’la birlikte soruşturmaya katılır ve bunu okuyucuya anlatırlar. Ne var ki, Hastings, olgulardan hiçbir sonuç çıkaramayan bön, ahmaklık derecesinde saf bir adamdır. Poirot’nun benzetmesinde de, Dr. Sheppard’ın saf -ve aynı zamanda ahmak- bir adam olduğu iması vardır.

Bu ima o kadar kesindir ki, sonuçta Dr. Sheppard, sorgulayan değil kurbanın kendisi olur.

Sheppard ile Poirot arasındaki zıtlık yapaydır. Asıl karşıtlık, Caroline ile Poirot arasındadır. İki dedektif arasındaki bu ölümüne mücadele, aslında iki katil arasındaki bir mücadeledir. Ve asıl sorulması gereken soru da  “Doktor Sheppard’ın gerçek katili kim?” biçimine dönüşür. Çünkü Sheppard’ın suçsuzluğunun anlaşılmasından sonra, kitapta temel bir değişim meydana gelir. Metin, bir cinayet soruşturması ve sonuçlarının açıklanması olmaktan çıkar, tamamen bir cinayet anlatısına dönüşür.

Evet, bu roman, son tahlilde, görkemli bir cinayet anlatısıdır.  İlk satırdan en son cümleye kadar, bize, Hercule Poirot’nun delice cinayetinin kurbanı olan  Doktor Sheppard’ın yavaş yavaş öldürülmesini nakleder. Kitabın bütünü içinde bulunan ama körleştirilmiş okuyucuya görünmeyen, çok titiz, çok ustaca yazılmış bir anlatıdır bu.

Genco Sumer

(*) Yararlanılan Kaynaklar:
-Agatha Christie,Roger Ackroyd Cinayeti,çeviren:Pınar Kür.Metis Yayınları, Nisan 1992.
-Pierre Bayard, Roger Ackroyd‘u Kim Öldürdü?, çeviren:Doğan Yurdakul, Doğan Kitap, Haziran 2003.
-John Curran, Agatha Christie’s Secret Notebooks,Harper Collins Publishers, 2010, London.

Roger Ackroyd ‘un katili Dr. Sheppard Katil Değildir

Önceki üç bölümde, Roger Ackroyd cinayetinde öne çıkan kişileri, olayların gelişimini ve Hercule Poirot’nun özel soruşturması sonucu, katili, başka mantıklı hiçbir sonucun ortaya çıkarılmasına imkan bırakmayacak şekilde yakalayışını inceledik. Poirot’nun bütün soruları cevaplayan, en ufak açık bile vermeyen mükemmel bir teori oluşturarak, okuyucuyu şaşırtan bir sona ulaşmasının üzerinden yıllar geçti. Bu şaşırtıcı son’a yapılan itirazların yerini, bugün tam anlamıyla bir hayranlık almış durumdadır.

Roger Ackroyd'un gerçek katili kim

Agatha Christie’yi, bu sürpriz final dolayısıyla eleştirenler bile, Hercule Poirot’nun muhakeme kabiliyeti karşısında “pes” ettiler ve onun kuramının su götürmez biçimdeki doğruluğu üzerinde ittifakla birleştiler.

İlk kez, bir polisiye romanda Anlatıcı, katil çıkmaktaydı. Agatha Christie’nin daha sonra da -herşeye rağmen- kullanacağı bu teknik, romanı başarılı ve ünlü kılan en önemli sebepti. Okuyucu anlatıcıya daima güvenirdi. Mesela Balzac romanlarında herşeyi bilen bir anlatıcı vardır. Kahramanlarının geçmişini ruh hallerini ve gelecekte neler olacağını bilir bu anlatıcı. Kendisi asla görünmez, ama herşeyi görür, bilir. Okuyucu neredeyse tanrı katındaki bu anlatıcıya öyle güvenir ki, onun yalan söyleyebileceği aklının kenarından geçmez. Onun kadar olmasa da olayın kahramanlarından birinin anlatımı da güven vericidir. Çünkü, okuyucu anlatıcının dürüstlüğüne samimiyetine inanır. Zaten inanmazsa, okuduğu romandan bir zevk alamaz. Söylediği herşeye kuşkuyla bakılan bir anlatıcı tasavvur bile edilemez. Ama anlatıcının herşeyi inceden inceye anlatması da gerekmez. Bu konuları daha önceki bölümlerde tartışmıştık.

İşte Agatha Christie’nin bir polisiye roman yazarı olarak kurnazlığı ve yaratıcılığı buradadır. O bizim karşımıza ilk kez yalancı bir anlatıcı çıkarmıştır. Dr. Sheppard, bir yalancıdır. Dr. Sheppard, yalanlarını, genellikle eksik bırakma yoluyla söyler. Yani olguların tamamını bize aktarmaz.
Okuyucu, Dr. Sheppard’dan asla şüphelenmez. Çünkü o hikayeyi bize anlatan kişidir. Ama aynı zamanda o, hoş bir insandır. Esprilidir. Ayrıca, mesleği dolayısıyla, köyün ileri gelenlerinden biri olup herkes tarafından tanınır ve saygı gösterilir. Onun, Parker gibi bir uşakla, Paton gibi bir hayırsızla, Blunt gibi bir maceraperestle ve Charles Kent gibi uyuştucu bağımlısı biriyle bir tutulması ve daha fazla şüphe çekici olması imkansızdır. Ve işin en can alıcıo kısmı şudur ki, Poirot tarafından soruşturmaya ortakı edilmiş, bir anlamda  Arthur Hastings’in (Poirot’nun yakın dostu ve maceralarını yazan kişi) yerini almıştır.

Ve en önemli nokta, Dr. Sheppard, cinayet esnasında başka bir yerde olduğunu mükemmel bir biçimde kanıtlamaktadır. Çünkü pek çok tanık, o köşkten ayrıldıktan sonra, Ackroyd’un biriyle konuştuğunu duymuşlardır. Yani, Dr. Sheppard pijamalarını giydiği sırada Ackroyd’un yaşadığına yemin edecek en az dört kişi vardır.

Bütün bunlar bir yana, sadece katilin aynı zamanda anlatıcı olması, ondan şüphe duymamak için en büyük nedendir. Bu tekniğin Agatha Christie’nin başka romanlarında da kullanıldığını yukarda yazmıştık. Ancak, Atrhur Hastings’inkiler de dahil, hepsinin, Dr. Sheppard’ınkinden ayrıldığı önemli bir nokta vardır. Bütün bu romanlarda anlatıcının öznelliği hakimdir. Yani olgular, anlatıcının, örneğin Yüzbaşı Hastins’in prizmasından geçirilerek okuyucuya yansıtılır. O yüzden anlatılanlarda büyük bir yanılsama vardır. Yüzbaşı, asla gerçeği göremez ve  anlayamaz. Oysa, bu kitapta, Dr. Sheppard, neredeyse Balzacvari, herşeyi bilen anlatıcı gibidir.
Agatha Christie, burada kılık değiştirme yöntemini başarıyla uygulamış ve katili, anlatıcının arkasına gizlemiştir. Böylece, okurun gözleri önündeki apaçık bir cinayet vakası görünmez ve güvenilir bir sesle akar gider, o sesten (Doktorun yumuşak, sakin sesi) asla kuşku duyulmaz.

Bu durum, ister istemez çift anlamlı söylemlere yol açar. Bazan Doktor, bu sayede bir takım anlatım oyunları yapar. Ama kitabın tamamında daha derin bir anlatı kurgusu sorunu ortaya çıkar. Mesela, Hastings’te anlatıcının tüm düşünceleri okuyucuya aktarılır. Hastings suçsuz olduğu ve  ne olup bittiğini anlamadığı için bu düşüncelerin hiçbir değeri yoktur. Oysa Doktor’un durumu farklıdır.  Gerçek duygularını asla ifade edemediğinden anlatım tarzı onu zorlar. Bu yüzden gerçeği, ancak çift anlamlı söylemlerle ifade etme imkanı bulur.

Romanda çift anlamlı söylemin en fazla hissedildiği yer, Doktor ile Ackroyd’un en son konuşmalarıdır. Ackroyd’un doktora  şantajcının varlığını açıkladığı o ana gidelim:

Birden gözümün önünde, Ralph Paton ile Bayan Ferrars’ın kafa kafaya vermiş olarak konuştukları an canlandı.  Bir an korkudan titredim. Ya..? Ama olamazdı, olanaksızdı bu. Daha o gün, öğleden sonra Ralph ile konuştuğumda delikanlının ne kadar içten ve candan göründüğünü hatırladım. Saçma! (Sayfa:32)

Okur, buradaki iç sıkıntısının Doktorun Ralph’ten kuşkulanmasıyla ilgili olduğunu düşünür. Bizzat Doktordan kuşkulanmak aklına gelmez. Aslında Doktordaki  bu yürek daralmasının sebebi, Bayan Ferrars’ın ölmeden önce herşeyi Ralph Paton’a açıklamış olabileceği korkusundan başka bir şey değildir.

Uzun lafın kısası, Roger Ackroyd’un Ölümü romanının anlatıcısı bir yalancıdır. Sadece bir kere yalan söylemiş olması bile, ona güven duymamamız için yeterlidir. Çünkü bir kere yalan söyleyen hep söyler. Bir kere yalan söyleyen birine inanmamız için hiçbir sebep yoktur. Ama eğer o bir yalancıysa, o zaman KATİL OLDUĞU DA YALAN OLABİLİR.

İkinci bölümde, kitabın en ünlü kısmı diye alıntıladığımız yere tekrar dönelim.

“Ackroyd çok inatçı biriydi. Bir şeyin yapılması ondan ne kadar ısrarla istenirse, o da onu o kadar şiddetle reddederdi. Gösterdiğim hiçbir gerekçe fayda etmedi. Mektup saat dokuza yirmi kala gelmişti. Odadan ayrıldığımda saat tam dokuza on vardı ve Ackroyd mektubu okumayı henüz bitirmemişti.
Elim kapının tokmağında aklım arkada kalarak bir şey unutup unutmadığımı düşünüyordum. Aklıma bir şey gelmeyince, kafamı sallayıp çıktım ve kapıyı arkamdan kapattım.” (Sayfa:35)

Bu paragrafta, cinayetten hemen sonraki dakikalar anlatılmaktadır. Burada eksik bırakma yoluyla yalan söyleyen Doktor Sheppard, sonlara doğru, yazdığı bu satırlar için bakın ne der:

“Kendimi yazar olarak da bayağı başarılı buluyorum. Şu satırların güzelliğine bakar mısınız? … Bunların hepsi doğru, tamam mı? Ama ya ilk cümleden sonra yan yana birkaç nokta sıralasaydım.  O zaman, aradan geçen on dakika içinde neler olup bittiğini merak eden çıkar mıydı?… Kapıda durup odayı son bir kez gözden geçirdiğimde gerçekten de yapılabilecek başka bir şey kalmamıştı.” (Sayfa: 211)

Son cümlenin de çok dikkat çekici bir çift anlamlı ifade olduğuna dikkat etmişsinizdir umarım. 
Görüldüğü gibi doktor tam anlamıyla bir yalancıdır, üstelik bununla övünecek kadar erdemsiz biridir.
Ama o zaman bundan çok muazzam bir sonuç çıkar. Eğer ben yalancı olduğumu söylüyorsam benim yaptığım bütün açıklamalar geçersizdir. Bu bir Epimenedes çelişkisidir.

Eğer Doktor Sheppard bir yalancıysa, yaptığı açıklamalara güvenilemiyorsa, bu durumda kitaptaki tüm açıklamalardan kuşku duymak gerektir.

Aslına bakılırsa, bütün detektif romanlarında anlatıcılar az veya çok kötü niyetlidirler. Romanın doğası gereği yalan söylemek, okurdan bazı şeyleri gizlemek zorundadırlar. Anlatıcı 3. tekil şahıs olsa bile bu durum değişmez. Hangi olguları bize anlatacakları konusunda yapacakları bir seçme ve sıralama bile, bizi yanıltmaya yönelik olacağından, kötü niyetli damgasını yemekten kurtulamazlar. Öyleyse, anlatıcı gerçeği bildiği halde kötü niyetli olma zannı altındayken, sadece bir dedektifin aracılığıyla desteklenen bir çözüme nasıl güvenebiliriz?
Romanın iki bölümlük bir metin olduğundan daha önce söz etmiştik. Birinci bölüm, 1.-20. bölümler arasıdır. Buraya kadar roman daha ziyade günlük biçiminde yazılmıştır. Poirot doktorun yazdıklarını okumak ister ve günlüğü ondan alır. Kalan bölümler, yani 27. ye kadar olup biten herşey, günlüğün iade edildiği gece yazılmıştır. Poirot ünlü suçlamasını yaptıktan sonra, defteri doktora geri veri ve şunları söyler:

“…En iyisi, yazmakta olduğunuz son derece ilginç öyküyü bitirin. Ama eskisi kadar ketum davranmamaya dikkat edin.” (Sayfa: 209)

Doktor evine dönünce, çalışma masasına oturur ve defterini tamamlar. Yazması bittiğinde sabah olmaktadır.
Her iki metin, (1-20 ve 21-27. bölümler) içerik ve izlenim açısından birbirlerinden sadece farklı değil aynı zamanda çelişkilidirler. Birinci metindeki anlatıcı kuşku duyulmayacak biridir. İkinci bölümde ise, git gide artan bir suçlama vardır, anlatıcıya karşı. Genellikle okuyucu 2. metnin büyüsüne kapılır ve orada anlatılanları doğru kabul eder. Ama daha titiz bir okuyucu, gerçek metnin birincisi olduğunu düşünebilir. Ve eğer gerçek metin birincisi ise, o zaman Doktor Sheppard’ı yalan söylemeye iten olay nedir? Neden Doktor, ikinci bölümde yalancı olduğunu itiraf etmektedir?

Bütün bu açıklamaların ışığı altında tekrar iddia ediyoruz ki, Doktor Sheppard katil değildir. Olması imkansızdır. Katil, romandaki diğer kahramanlardan biridir ve yıllardır kitabın sayfaları arasında gizlenmeyi başarmıştır.

Dr. Sheppard Neden Katil Olamaz?

Önceki dört bölümde, Agatha Christie’nin “Roger Ackroyd Cinayeti” isimli en ünlü romanını, içerdiği gizem ve tekinsizlik duygusunu da mümkün olduğunca yansıtmaya çalışarak tüm yönleriyle sizlere aktardık. Sadece konusunu ve karakterlerini değil, aynı zamanda dedektif Hercule Poirot’nun çözümünü ve bu çözümün dayandığı ve son derece sağlam görünen dayanakları da birer birer açıkladık. Ve gene tekrar edelim, bu romanı  göklere çıkaranların da, yerin dibine sokanların da birleştikleri bir tek nokta vardır, o da çözümün mükemmelliğidir. Poirot’nun kuramı kusursuzdur. Aslında bu bile, yani kusursuz bir kuramın varlığı bile insanı kuşkuya düşürmüyor mu sevgili okur?

Bu kitabı ilk okuduğumuzda çözümün dahiyaneliği karşısında müthiş bir şaşkınlık geçirdiğimizi bilmem itiraf etmeye gerek var mı? Hele o son bölüm, Doktor Sheppard’ın bezgin ve canı sıkkın bir biçimde notlarını yazdığı ve her şeyi itiraf ettiği  o korkunç sabah saatleri bölümü, ne muhteşem bir finaldir. Gerçek, gözümüzün önünde olduğu halde onu neden göremediğimizin bir manifestosudur adeta.

Evet, bu son bölümde, Dr. Sheppard herşeyi itiraf eder. Bir tek şey hariç: Cinayet.

Açıkçası, BU ROMANIN İTİRAF BÖLÜMÜNDE İTİRAF YOKTUR.


Bizi hayretler içinde bırakacak bir şekilde, DOKTOR SHEPPARD KİTABIN HİÇBİR YERİNDE CİNAYETİ İTİRAF ETMEZ. Bu çok şaşırtıcı duruma, Agatha Christie’nin hiçbir polisiye romanında rastlanmaz. Onun romanlarında, her olayın sonunda katiller, şu veya bu biçimde suçlarını itiraf ederler. Oysa bu kitapta Doktor Sheppard, suçunu itiraf etmemek için elinden geleni yapar.
Peki neyi itiraf eder? Baştan beri söylediği yalanları. Bu itiraflardan bir tek şey öğreniriz, o da Doktor’un feci bir yalancı olduğudur. Kitap boyunca mırıl mırıl bize yalan söylemiştir.
Nedir bu yalanlar? Belli başlılarını sayalım:

  1. Bayan Ferrars’ın kocasını öldürdüğünü bilmektedir. Oysa tersini iddia eder.
  2. Bayan Ferrarsın intihar ettiğini anlar ama söylemez.
  3. Bayan Ferrars’a şantaj yapar, kadından aldığı paraları, akrabasından miras kaldı diye açıklar.
  4. Kendisine telefon eden başkası olduğu halde ablasına ve polise (dolayısıyla bize) Uşak Parker’ın aradığını söyler.
  5. Ralph Paton’ın yerini bildiği halde kimseye söylemez.
  6. Köşkün salonundaki camekandan hançeri alır ama bize söylediği sadece açık duran camekanın kapağını kapattığıdır.
Doktorun sıradan, günlük olaylarda da sık sık yalan söylediği bir gerçektir aslında . Şu alıntıya dikkatinizi çekerim.

“Caroline, neden bu kadar erken döndüğümü korkunç merak etti. Merakını gidermek için, gecenin olayları konusunda bir sürü yalan atmak zorunda kaldım, ama sanki yalan söylediğimi anladı gibi geldi bana, tedirgin oldum.” (Sayfa:36)

Şimdi bu kadar yalan söyleyen bir adam cinayet işlediğini itiraf etse ona kim inanır? O bir yalancıdır. Ve muhtemelen, “Cinayeti ben işledim” derken de yalan söylemektedir.
Gerçi, Doktorun Ackroyd’u öldürmüş olabileceğine ilişkin sürüyle ima vardır kitapta. Ama sadece imadır bunlar. Başka bir durumun da kastedilmiş olabileceği çift anlamlı ifadelerdir.
Doktorun, Ackroyd’u öldürmek istemesi, ama sadece istemesi, daha akla yakındır. Yani Fernly Köşkü’ne gittiğinde, içinde böyle bir niyet  vardı denebilir. Ama bu bile, romanda o kadar açık yazılmamıştır. 
Kaldı ki, bu itirafın, polis tarafından kabul edilebilir olması da çok su götürür. Çünkü, Poirot’nun varsayımını destekleyecek hiçbir maddi delil yoktur ortada. Maddi delil olmadıkça, tek başına itirafın anlamı da kalmaz. Çünkü itiraf, günümüz modern adalet sisteminde sadece iddianın unsurlarından biridir.
Maddi delil anlamında gerçek sorun, bu kişinin cinayet işleyecek bir durumda olup olmadığını bilmektir. Oysa bu olaydaki (romandaki) hiçbir şey bundan emin olmaya yetmez.

Daha önce belirttik: Poirot’nun kuramında iki önemli nokta var. Birincisi diktafon, diğeri ise Dr. Sheppard’a gece gelen telefon. Biz hiçbir kanıta dayanmayan bu iki iddiayı reddederek işe başlayacağız. Bize göre, bunlar Poirot’nun, delice zihninden türemiş çılgınca varsayımlardır ve hiç bir dayanakları yoktur. Bu iddiaları, suçlanan kişinin kabul etmesi, en acemi yargıcı bile ortada herhangi bir kanıt olmadığı gerçeğinden uzaklaştıramaz.

Diktafonu tamamen reddederken, telefon olayını dedektifin açıklamasından daha farkı açıklayacağız. Çünkü telefon gerçekten edilmiştir. Eden kişi bir gemicidir. Gönderdiği cevabi telgrafla, doktorun kendisinden bir hastasına uğramasını ve gece saat onda telefonla durumu bildirmesini istediğini yazmıştır. Ayrıca telefon konuşmasına Caroline da tanık olmuştur. Poirot, telefonun cinayet planının bir parçası olduğuna inanmaktadır. Bu sayede, cinayet mahalline ilk giden kişi doktorun kendisi olabilecek ve şu ünlü diktafonu çantasına kimseye görmeden tıkıştırabilecektir.

Diktafonu silersek, bu telefon konuşmasının aslında çok daha önemli başka bir noktaya karşılık geldiğini görürüz. Çünkü, bizim görüşümüze katılmayanlar, hemen şu soruyu soracaklardır: Peki, Dr. suçsuzsa, o zaman niçin gemicinin telefonunu kapattıktan sonra, ablasına yalan söyleyerek Fernly Köşküne geri gitti?
Bu geçekten esrarengiz bir durumdur ama cevabı vardır.
Oldukça karmaşık olan ve dikkatli bir okuma isteyen bu konunun ayrıntılarına girmeden  önce asıl yapmamız gereken işi yapalım ve doktorun neden katil olamayacağının sebeplerini irdeleyelim:

1.Cinayet Nedeni Sorunu: 
Varsayalım ki, Doktor Sheppard geçekten şantajcıdır. Bu durumda, güvenliğinin tehdit altında olduğunu söylemek, durumu fazla abartmak değil de nedir? Hadi diyelim ki, güvenliği tehdit altında. Cinayet, bu tehditi ortadan kaldıracak mıdır?

Açıkçası, her şantjcı gibi, Sheppard’ın güvenliği tehdit altında filan değildir. Meğer ki şantaj parası çekle ödenmiş olsun. Sheppard’ın banka defterindeki para haraketlerinin yanında herhalde şantajdan gelenler diye bir ibare yoktu.

Ayrıca, Bayan Ferrars bir katildir ve ölmüştür, böyle birinin mektubundaki beyana kim inanır? Bir aşk acısından medet umar duruma düşmemek için savcılık makamının bunun uydurma bir kanıt olduğuna karar vermesi kaçınılmazdır.

Hepsinden önemlisi, yani yukardaki karşı tezler yanlış kabul edilse bile, Ackroyd’u öldürmek, gene de katilin güven sorununu çözmez. Çünkü, pekala, Bayan Ferrars ikinci bir mektup daha yazmış olabilir. Esasen, polise böyle bir mektup yazmış olması daha akla uygundur. Bir şantaj kurbanı, büyük bir şiddetle bundan kurtulmayı arzu ederse sadece sevgilisine açıklama yapmakla yetinmez. Hele hele, intihara karar verdiği için hiçbir riski de kalmamışsa. Sheppard, tek bir suçlama mektubu olduğuna nasıl güvenecektir?  Ve bu durumda Ackroyd’u öldürmenin ne anlamı vardır?

İşin acı gerçeği şudur ki, Poirot’nun suçlamalarını hayretle dinleyen Doktor Sheppard, bu cinayeti neden işlemiş olabileceğini dedektife sorma ihtiyacı hisseder.

“Azizim Poirot…. Bu olay üstüne fazla kafa yormaktan aklınızı şaşırmışsınız. Ben Ackroyd’u neden öldüreyim? Ne gibi bir kazancım olabilir?” (Sayfa: 208)

Bu gerçekten de masum ve şaşırmış bir adamın sorusudur.
Poirot’nun “Güvenliğiniz için,” cevabı, bu cinayete gösterilecek bir neden olarak çok zayıftır.
Burada katilin portresiyle doktorun portresi arasındaki çelişki de ortaya çıkmaktadır. Doktor zayıf ve kararsız bir kişiliğe sahiptir. Katil ise, soğukkanlı ve ince hesapçıdır. Doktorun karakter zayıflığı kitapta başkaları tarafından defalarca vurgulanır.
Poirot, Caroline ve Dr. Sheppard’ın birlikte oldukları bir sırada Paton hakkında yaptıkları şu konuşmaya bir bakın:

“Zayıf karakterli bir çocuk,” dedim.”Ama kötü ruhlu değildir.”

“Öyle diyorsunuz ama,” diye itiraz etti Poirot. “Zaafların sonu nereye varır bilinmez.”

“Çok doğru, ” dedi Caroline. “Bizim James de öyledir. Çok zayıftır. Ben de onu idare etmeyecek olsam…”

Birden sinirlendim. “Rica ederim, Caroline. İşi şahsiyata dökmeden konuşamaz mısın?

“Gerçekten de zayıfsındır,” dedi Caroline istifini bozmadan.

“…. İyi terbiye almasaydın başın beladan kurtulmazdı.”

İşte bu zayıflık, Bayan Ferrars’ın  öldüğünün anlaşılmasından bir iki saat sonra, Ackroyd’un işini bitirmek üzere harekete geçen katilin kararlı ruh haliyle bağdaşmaz.
Doktorun suçun itiraf etmemesi onun suçsuz olduğunu göstermez ama suçlu olabileceği konusunda da derin bir şüphe yaratır.

2.Zaman Sorunu: 
Doktorun cinayeti tasarlamak, gereken tedbirleri almak ve araç gereçleri hazırlamak için zamanı inanılmayacak kadar azdır.
O gün Doktorun neler yaptığına bakalım. Sabahı hasta ziyaretleriyle ve muayenehanesinde geçirir 12’ye kadar). Kızkardeşiyle öğle yemeğini yer(1- 1.5 arası). Öğleden sonra komşusu Poirotla sohbete eder. Bir süre kız kardeşiyle oturur. Sonra hasta ziyareti bahanesiyle Ralp Paton’ın yanına gider, (saat 4’e doğru). Ralph’in yanından ne zaman ayrıldığını bilmiyoruz. Çünkü, doktor bunu bize anlatmaz ve Fernly Park’a geçer. Bu sırada saat yedibuçuktur.
Görüldüğü gibi, doktorun boş zamanı, Paton’ın yanından ayrıldığı saat ile,  Fernly Park’a gitmek için evden çıktığı saatin arasında kalan zamandır. Bu da kaba bir hesapla 17 ve 19 saatleri arasıdır.
Bu zaman meselesi önemlidir,çünkü, diktafona bir çalar saat mekanizması eklemek için Doktor Sheppard’ın zamana ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu kompleks aletin NE ZAMAN yapıldığı sorusunun cevabı çok önemlidir.

O güne kadar bir güvenlik sorunu olmayan ve tehdit altında olduğunu o sabah öğrenen Sheppard’ın bu aygıtı çalıştırmayı kavrama süresi pek azdır. Caroline’ın soluk almak için bile zaman bırakmadığı ve fazla yalnız kalma imkanının bulunmadığı bir evde Doktor Sheppard’ın bu karmaşık aleti, hem de 1926 yılında yapabilmesi için topu topu 2 saat zamanı vardır. (Aygıtı çalıştırmayı kavrayacak ve imal edecek. Pes doğrusu!)

3.Ayakizleri Sorunu: 
Ackroyd’un Doktor tarafından öldürüldüğü varsayımı sadece cinayet saatini olduğundan daha geç göstermek için yıldırm hızıyla üretilmiş bir aygıta dayanmıyor. Aynı zamanda pencere önünde sahte ayakizleri üretmek için Paton’dan bir çift ayakkabı da çalınmış olması gerekiyor.
Bunun olabilmesi için, kaç inanılmaz olayın bir arada gerçekleşmesi gerekecek, irdeleyelim:
Öncelikle, Paton’ın gelip geçerken uğradığı köye  bir çok çift ayakkabı getirmiş olması zorunludur.  Aksi halde hırsızlığı derhal farkederdi. Sheppard, önceden bilmeksizin bundan nasıl emin olabilmiştir? Doktorun hırsızlık amacıyla hana ikinci bir kez gittiğini daha sonra öğreniyoruz. Bir han odasından, üstelik sahibi de oradayken bir çift ayakkabı çalmak kolay olmasa gerek.
Ayakkabıları kimseye göstermeden dışarı çıkarmak için meşhur siyah çantasını kullandığı varsayılabilir. Ama içinde bir silah ve bir de diktafon olduğuna göre bunun bayağı hacimli bir çanta olduğunu ummak zorundayız(!).
Bütün bunları yapmak çok zordur. Ama imkansız değildir. Yalnız, bir nokta daha var ki, ona inanmanın imkanı yoktur. Soruşturma esnasında öğrendiğimize göre, hava kurudur ve bir su sızıntısı sayesinde ayak izlerini teşhis edebilmek mümkün olmuştur. Eğer cinayeti Sheppard işlediyse, o sırada bunu nasıl öngrmüş olabilir? Bu tamamiyle imkansızdır.

4.Gece Gelen Telefon Sorunu:
Poirot’nun en büyük dayanak noktası.
Sheppard’ın Parker’dan geldiğini iddia ettiği bu telefonun cinayetle çok alakalı ve önemli olduğu konusunda Poirot’la tamamen hemfikiriz. Ancak bizim yorumumuz farklı. Bunu daha sonraya bırakıp, klasik açıklama şemasına geri dönelim. Poirot’a göre, ceset bulunduğu sırada olay yerinde olmak isteyen Doktor Sheppard, hastalarından biri olan ve Amerika’ya giden bir gemi süvarisinden  istasyondan kendisine telefon etmesini istemiştir.  Sonra da bu telefona kız kardeşinin önünde Parker’dan geliyormuş süsü vermiştir.
Doktor, Fernly Park’a geri dönmek için neden bu kadar karmaşık ve riskli bir plan yapmış olsun ki? Bir defa polis, nereden telefon edildiğini hemen bulmuştur. Peki ama ya süvari telefon etmeyi unutsaydı ne olacaktı? Bütün plan altüst olmayacak mıydı? Böylesine karmaşık ve tehlikeli bir atraksiyon yerine çok daha basit yöntemler denenemez miydi?. Mesela doktor, bazı aletlerini unuttuğunu söyleyerek Fernly Park’a geri dönebilirdi. Üstelik kimse de şüphelenmezdi. Basit, güvenilir, hiçbir dış katılıma gerek göstermeyen, sıfır riskli bir yöntem. Böylece bu telefonun ne kadar yararsız olduğu ortaya çıkıyor. Bu da Sheppard’ın suçsuzluğunu gösteriyor. Gerçekten katil olsaydı, böyle bir usule asla başvurmazdı çünkü.
Poirot’nun sunumundaki en büyük risk, cinayet odasına ilk girenlerin Doktor Sheppard ve Parker olmasının garanti edilemeyeceğidir. Pekala evdekilerden diğer bir iki kişi de onlarla birlikte odaya girebilir, ve böylece doktor, sözde diktafonu ortadan kaldırma imkanı bulamayabilirdi. Kısacası plan, bütün olmazlarına rağmen tıkır tıkır işlese bile, burada tökezlemesi kaçınılmaz olurdu.

5.Dr. Sheppard’ın Davranışları: 
Cinayetten sonra, Sheppard’ın -eğer katilse- davranışlarına akıl erdirmek mümkün değildir. Polisi, doğru ipuçlarına yöneltmek için neden o kadar çabaladığını anlamanın imkanı yoktur. Ackroyd’un da ölmesinden sonra, doğal olarak, birisinin Bayan Ferrars’a şantaj yaptığını bilen kalmamıştır. Oysa polisi bu şantajdan ve mavi zarftan haberdar eden bizzat Doktor Sheppard’ın kendisidir. Bu açıklamanın ilerde onu ipe götüreceğini düşünmemiş olabilir mi? Bu ancak masum birinin davranışı olabilir. Dolayısıyla, Dr. Sheppard masumdur.

6.Ralph’ın Gizlenmesi Sorunu: 
Doktorla Paton’ın ilişkisi de Poirot’nun iddialarını zayıflatır. Bilindiği gibi, Dr. Sheppard, genç adamı bir psikiyatri kliniğinde saklayarak soruşturmadan uzak tutmuştur. Eğer Doktor katilse, Ralph’i saklamasının bir tek anlamı olabilir.: Gerçeği gizlemek. Ama bu ilenihaye sürecek bir saklama olaSheppard bu büyük riske niye girmektedir?maz. Doktor mutlaka bir gün Paton’ı da ortadan kaldıracaktır. Ama ortaya çıkarsa, ki bu risk her zaman vardır ve netekim Poirot adamı bulmayı başarmıştır, o zaman Sheppard tarafından saklandığı anlaşılmayacak mıdır? 

7.Suçlama Sonrasındaki Tuhaf Davranışlar Sorunu: 
Sheppard’ın Poirot tarafından suçlandıktan sonraki davranışları da bir gariptir.  Kendi güvenliğini sağlamak için soğukkanlılıkla cinayet işlediği varsayılan bu adam,  Poirot’nun çok zayıf temeller üzerine kurduğu ve hiçbir kanıta dayanmayan suçlamalarını inkar etmeyi aklına bile getirmez. En ciddi destek olan telefon konuşmasını Poirot’nun yapmadığı (ama bizim yapacağımız) bir başka şekilde açıklamak mümkün iken, Sheppard buna da sesini çıkartmaz. Ne bir itiraz, ne bir karşı koyma. Tam tersine, o akşam için Poirot’ya teşekkür eder ve koşa koşa intihar etmeye gider.
Fazlasıyla açıklanmaya muhtaç, garip bir davranış tarzı.

Bütün bu inanılmazlıklar Doktor Sheppard’ı aklamaya yeter mi? Bu cinayeti işlemesini imkansız kılar mı?. Bu soruya evete cevabı kolayca verilemez. Ama Poirot’nun suçlamasında da bir çok karanlık nokta bulunduğunu bize kanıtlar.


Kısacası, Sheppard’ın Roger Ackroyd ‘un katil olması mümkündür, ama en az o kadar katil olmaması da mümkündür. Hiçbir jüri, açıklanmaya muhtaç bunca öğeye sahip bu kadar zayıf delillerle ve karanlıkta kalan olgulara bir açıklama bulmaya çalışmadan  Dr. Sheppard’ı idama mahkum edemez. Öyleyse, soruşturma yeniden başlatılacaktır.

Roger Ackroyd Cinayeti – Roman Özeti:

Burada öncelikle, incelememize temel olması bakımından, “Roger Ackroyd Cinayeti” romanındaki başlıca karakterleri ve olay örgüsünün bir özetini sizlere sunacağım. Bu özet, romanı daha önce okumamış olanlar için kaleme alındı. Bununla birlikte, daha önce okuyup da ayrıntıları unutanların veya belleklerini tazelemek isteyenlerin de mutlaka okumalarını öneririm.

Roger Ackroyd'un gerçek katili kim

Ayrıca, analizimizin sonraki aşamalarının romanla birlikte, paralel okunmasında büyük yarar var. Kitabı ellerinde bulunduranlar bunu rahatlıkla yapabilirler. Kitaba sahip olmayanlar ise, sık sık bu özete başvurmak zorunda kalacaklar.
Her ne kadar romanın sahip olduğu atmosfer ve anlatım zenginliklerinden yoksun bir özet olsa da bütün önemli noktaların belirtilmesine ve soruşturmanın net bir biçimde anlatılmasına özen gösterilmiştir.

Olayın geçtiği yer, Kings Abbot köyüdür. Belli başlı karakterler aşağıdadır:

JAMES SHEPPARD:Kings Abbot köyünün doktoru, bekar, öykünün anlatıcısı.


CAROLINE SHEPPARD: James’in kız kardeşi, işsiz, bekar. Kardeşiyle birlikte yaşıyor. Meraklı oluşu ve köye dağılmış haberciler ağı sayesinde her şeyden haberdar olmasıyla ünlü.


ROGER ACKROYD: Taşra soylusu. Metresi Bayan Ferrars’ın bir mektubunu okuduktan sonra, öldürülmüş olarak bulundu. Bayan Ferrars bu mektubunda, kocasını öldürdüğünü polise bildirmekle tehdit ederek kendisine bir yıldır şantaj yapan kişinin adını açıklıyordu.


CYRILLE ACKROYD: Roger Ackroyd ‘un kardeşinin dul eşi, kısa bir süre önce kızı Flora’yla birlikte Kanada’dan gelmişti.


FLORA ACKROYD: Bayan Cyrille Ackroyd’un kızı, Roger Ackroyd’un yeğeni.


RALPH PATON: Roger Ackroyd ‘un ilk karısının oğlu. Ackroyd onu kendi evladı gibi görmektedir. Finalde, hizmetci Ursula Bourne’un kocası olduğu ortaya çıkar.


HECTOR BLUNT: Afrika’da profesyonel avcı. Ingiltere’de kaldığı sürece, dostu Roger Ackroyd tarafından konuk edilmektedir.


GEOFFRY RAYMOND: Roger Ackroyd’un özel sekreteri.


PARKER: R. Ackroyd’un uşağı.


URSULA BOURNE: R. Ackroyd’un hizmetçisi.


ELISABETH RUSSEL: R. Ackroyd’un kahyası. Ackroyd’la evlenme şansını yakalamak için köye gelir, ama Bayan Cyrille Ackroyd ve Flora Ackroyd’un gelişi ve özellikle Roger Ackroyd ile Bayan Ferrars arasındaki aşk ilişkisi yüzünden bu şansı yok olur. Charles Kent’in annesidir.


CHARLES KENT: Elisabeth Russel’in oğlu. Varlığı Hercule Poirot tarafından keşfedilir. Marjinal, uyuşturucu bağımlısı. Cinayet gecesi, Doktor Sheppard, kim olduğunu bilmeksizin onun Roger Ackroyd ’un malikanesinden çıktığını görmüştür.


HERCULE POIROT: Emekli özel dedektif.

Roman birinci tekil şahsın ağzından anlatılır. Anlatıcı, köyün tanınmış ve sevilen kişisi Dr. Sheppard’dır. O hem Poirot’la komşudur hem de Ackroyd’un yakın dostudur. Ayrıca köyde tanımadığı kişi yoktur. Birinci tekil şahıs, Agatha Christie’nin sık tercih ettiği bir anlatımdır. Poirot’nun bir çok macerası, arkadaşı Arthur Hastings’in ağzından nakledilmiştir.







Roman, Doktor Sheppard’in şu unutulmaz sözleriyle başlar:

“Bayan Ferrars, 16 eylülü 17’sine bağlayan perşembe gecesi öldü. Olay yerine 17 eylül Cuma günü sabah sekize doğru gittim. Ama yapılacak hiçbir şey yoktu. Kadın, saatler önce ölmüştü.”

Dr. Sheppard’ın konuşmasını belirten tırnak işaretleri onun anlatıcı konumundan dolayı, bize doğrudan verilmez, olayın akışı içinde giderek anlaşılır. Sheppard, bekardır ve zamanının büyük kısmını hekimliğe vermektedir ama bahçe işlerine ve mekaniğe de düşkündür. İhtirassız, ağırbaşlı bir kişi görünümündedir ve kız kardeşi Caroline ile birlikte yaşamaktadır. Doktorun Caroline hakkında yazdıkları, onun meraklı ve dedikoducu biri olduğunu gösterir. Sheppard’dan büyüktür ama yaşı belirsizdir. Sheppard şöyle yazar:

“Bütün gün evde oturmanın sıkıntısıyla kız kardeşim durmadan keşiflerde bulunur. Bunu nasıl yaptığını bilmiyorum ama sonuç mükemmeldir. Onun haberleşme bürosunun hizmetcilerden ve satıcılardan oluştuğunu sanıyorum. Çünkü sokağa çıktığı zaman haber toplamaz, tam tersine haber yayar. Bu alanda da olağanustu bir becerisi vardir.”

Sheppard, kızkardeşini bir gelinciğe (bir tür fare) benzeterek Rudyard Kipling’den bir alıntı yapar:

“Kipling’in yazdığına gore, bir gelincigin sloganı şu kısa cümleyle özetlenebilir: Git, ara ve bul. Eğer Caroline günün birinde kendine bir slogan edinmek isterse ona bunu önereceğim. Hatta o, ilk iki sözcüğü atıp sonuncusuyla bile yetinebilir. Çünkü kızkardeşim, evden hic çıkmayarak sayısız keşiflerde bulunur.”

Caroline’in bu konuda çok etkili olmasının kanıtı, daha kitabın başında, Doktor, Bayan Ferrars’ın evinden dönüp kahvaltısını ederken verilir:

“-Sabah erken saatte sana telefon ettiler diye seslendi Caroline.
-Evet, dedim, Bayan Ferrars icin King’s Paddock’tan aradılar.
-Biliyorum, diye yanıtladı kızkardeşim.
-Nereden biliyorsun?
-Annie söyledi.
Annie hizmetçimizdi. Çalışkan bir kızdı ama korkunç derecede gevezeydi.
Bir sessizlik oldu ve yumurtamı yemeye devam ettim. Caroline’in uzun ince burnunun ucu hafifçe titriyordu, heyecanlandığı zaman daima böyle olurdu.
-Eee, diye sordu.
-Üzücü bir olay. Hiç hoş bir şey değil. Uykudayken ölmüş olmalı.
-Biliyorum, dedi kız kardeşim tekrar.
Bu kez kırıldığımı hissettim.
-Bilmen olanaksız, dedim. Oraya varmadan önce ben bile hic bir şey bilmiyordum ve bulgularımı da hic kimseye söylemedim. Eğer Annie bunu da biliyorsa falcılık yeteneğine sahip olmalı.
-Annie’den öğrenmedim. Sütçü, Bayan Ferrars’ın aşçısından duymuş.”

Caroline, Bayan Ferrars’ın intihar ettiği kanısındaydı. Sebep olarak kocasını zehirlediğine ilişkin dedikodulara dayanamamış olmasını gösteriyordu. Bayan Ferrars’ın kocası, bir yıl önce görünüşe göre doğal ölümle olmuştu ama Caroline, bunun bir cinayet olduğunu düşünüyordu. Doktorsa bunu kabule yanaşmıyor ama kız kardeşiyle polemiğe de girmiyordu.

Aynı gün, kısa bir süre sonra, Sheppard yolda R. Ackroyd’la karşılaşır. İngiliz taşra soylularının prototipi olan R. Ackroyd, King’s Abbot’un en önemli adamıdır. Elli yaşlarında ve çok zengindir, ailesiyle birlikte köyün iki önemli malikanesinden biri olan Fernly Park’ta oturmaktadır. Genç yaşta, Paton adlı bir kadınla evlenmiştir. Kadının ilk evliliğinden Ralph adında bir oğlu vardır. Olay sırasında, yirmi beş yaşında olan Ralph, her zaman parasızdır ve manevi babasını kaygılandırmaktadır.
Fernly Park’ta R. Ackroyd’un ailesinden malikaneye yerleşmiş iki kişi daha vardır: R. Ackroyd’un yengesi Bayan Cyrille ve kızı Flora. Kanada’dan gelmişlerdir. İkisinin de paraya ihtiyacı vardır ve maddi bakımdan Roger Ackroyd ’a bağlıdırlar. Roger, Ralph ile Flora’nın evlenmesini istemektedir.

Evin kahyası Bayan Elisabeth Russel’dır. Kadının açık bir biçimde Ackroyd’la evlenme isteği vardır. Ancak, Roger Ackroyd ’un Bayan Ferrars’a olan aşkı, Bayan Russel’ın girişiminin basarısız kalmasına yol acmıştır.
Hizmetkarlardan ikinci önemli kişi, Ackroyd’un ölümünden kısa bir süre önce kovduğu Ursula Bourne’dur. Onun Ralph  Paton’la nişanlandığını öğrenen Ackroyd, kızı evden kovmuştur.

Hizmetkarlar arasında uşak Parker önemli bir kişiliktir kitapta. Çünkü, hem cinayetin ortaya çıkmasinda muhim bir rol oynamıştır, hem de geçmisinde şantaj yapma gibi bir suc vardır. Poirot,  sorusturmasının sonucunda, onun eski patronuna santaj yaptigini kesfeder.
Fernly Park’ta iki kişi daha vardır. Bunlardan biri, silik bir kişi olan, özel sekreter Raymond’dur. Oteki de, Roger Ackroyd ’un arkadaşı, ünlü vahşi hayvan avcısı Binbaşı Hector Blunt’tir. Blunt, kısa bir süre icinde Flora’ya aşık olmustur.

Kitabın başında tüm bu kişilerin tanıtılmasından bir süre sonra Charles Kent adında bir kişi daha ortaya çıkar. Cinayet gecesi, Doktor Sheppard onu Fernly Park’ta görmüş ama kim olduğunu anlamamıştır. Marjinal, uyusturucu bağımlısı Charles Kent’in Bayan Elisabeth Russel’in oğlu olduğunu Poirot’nun zekası, bir süre sonra ortaya çıkartacaktır.

Şimdi tekrar dönelim, Doktorla Ackroyd’un sokakta karşılaştıkları sahneye.
Roger Ackroyd metresi Bayan Ferrars’ın ölümünden çok sarsılmış görünmektedir. Ama kafasını kurcalayan başka şeyler de vardır. Sheppard’la sokak ortasında konuşamayacağından, onun akşamleyin malikaneye gelmesini ister.

Anlatıcı, yani Doktor Sheppard, daha sonra bize, uzun uzun, o gün neler yaptığını anlatır. Sabahını hastalarla geçirir. Yemekten sonra bahçeyle uğraşır. O sırada, yeni komşusuyla tanışır. Bu yeni komşu  Hercule Poirot’dur. O ve kız kardeşi yeni komşularının mesleğini çok merak ederler ama Poirot inatla söylemez. Tahminleri, onun berber olduğudur. Aslında Poirot emekli olmuş ve bir köye yerleşip bal kabağı yetiştirmeye karar vermiştir.

Doktor Sheppard, daha sonra, Üç Domuz Hanı’nda kaldığını öğrendiği Ralph Paton’ı görmeye gider. Öğleden sonrasını onunla geçirir ve sonra saat yedi buçukta çağrılı olduğu Ackroyd malikanesinin yolunu tutar.

Doktoru malikanede uşak Parker ve sekreter Raymond karşılar. Salona doğru giden Sheppard bir gürültü duyar. İçeri girince, terasa açılan camlı kapılardan birinin açık olduğunu fark eder. Esrarengiz gürültü ise, içinde eski biblo ve hançerlerin bulunduğu camlı dolabın kapağından gelmiştir. Biri kapağı açmış, Sheppard’ın geldiğini anlayınca alelacele kapatmaya çalışmıştır. Ama kapak tam kapanmamıştır. Bir süre hançerlere ilgiyle bakan Doktor Sheppard, kapağı usulca kapatır.

Sheppard, yemekte daha önce tanıttığımız bir çok kişiyle bir araya gelir. Atmosfer iç karartıcıdır. Yemek biter bitmez, Sheppard, Ackroyd’un sabahki davetinin nedeni olan keşiflerini dinlemek üzere onunla birlikte çalışma odasına çekilir.

Ackroyd çok tedirgindir. Çünkü izlendiğini hissetmektedir. Sheppard’a, bir yıl önce tedavi ettiği Bay Ferrars’ın zehirlenmiş olabileceğini hiç düşünüp düşünmediğini sorarak konuşmaya başlar. Sonra ona, Bay Ferrars’ın karısı tarafından öldürüldüğünü açıklar. Ackroyd, kadına önceki gün evlenme teklif etmiş, ancak kadının serbest olabilmek amacıyla geçen yıl kocasını öldürdüğü itirafı karşısında hayretler içinde kalmıştır. Bayan Ferrars sadece itirafta bulunmakla yetinmemiş, bunun yanında, bir yıldan beri şantaja maruz kaldığını da Ackroyd’a açıklamış, ama şantajcının adını vermemiştir. Ackroyd’un kendisiyle artık evlenmeyeceğini gören ve umutsuzluğa kapılan Bayan Ferrars’ın ölmeden önce şantajcının adını açıklayan bir mektup bıraktığına Roger Ackroyd tüm kalbiyle inanmakta, ayrıca intiharın bir intikam çağrısı olduğunu da hissetmektedir.
Tam o sırada uşak Parker içeriye girer ve aksam gelen mektupları getirir. Bunların arasında mavi bir zarf vardır ve o Bayan Ferrars’ın beklenen mektubudur. Ackroyd zarfı açar ve içindekileri heyecanla okumaya başlar:

“Bir yıldan beri hayatımı cehenneme çeviren kişinin cezalandırılmasını size bırakıyorum. Adını size bugüne dek açıklamamıştım. Ama şimdi bunu size yazmaya karar verdim.”

Ackroyd burada durur ve mektup özel olduğu için Sheppard’dan kendisini yalnız bırakmasını ister. Sheppard, mektubun kalan kısmını birlikte okumak için ısrar eder ama boşunadır. Ackroyd’un inadı tutmuştur. Kabul etmez.

Burada, kitabın belki de en ünlü kısmı gelir.

“Ackroyd çok inatçı biriydi. Bir şeyin yapılması ondan ne kadar ısrarla istenirse, o da onu o kadar şiddetle reddederdi. Gösterdiğim hiçbir gerekçe fayda etmedi. Mektup saat dokuza yirmi kala gelmişti. Odadan ayrıldığımda saat tam dokuza on vardı ve Ackroyd mektubu okumayı henüz bitirmemişti.

Elim kapının tokmağında aklım arkada kalarak bir şey unutup unutmadığımı düşünüyordum. Aklıma bir şey gelmeyince, kafamı sallayıp çıktım ve kapıyı arkamdan kapattım.”

Sheppard çantasını alıp odadan çıkınca Parker’la karşılaşır ve onun içeriyi dinlemeye çalıştığı izlenimini edinir. Ona Ackroyd’un rahatsız edilmek istemediğini söyleyip evden ayrılır.

Fernly Park’tan çıkarken köyün saat kulesinin dokuzu çaldığını duyar. Bu sırada biri ona çarpar ve yolu sorar. Bu kişinin Charles Kent olduğu kitabin sonunda anlaşılır. On dakika sonra evdedir. 

“On dakika sonra geri döndüm. Caroline, neden bu kadar erken döndüğümü çok merak etmişti. Ona o akşamın olayları hakkında biraz canımın istediği gibi bir özet yapmak zorunda kaldım.”

Onu çeyrek geçe telefon çalar, ahize elinde kala kalan Sheppard, Caroline’e,

“Uşak Parker arıyor…. Ackroyd, az önce öldürülmüş olarak bulunmuş.” der.

Doktor, çantasını da yanına alarak hemen Fernly Park’a geri döner. Parker, onu karşılar ve çok şaşırır. Telefon edip onu aradığını inkar eder. İki adam, tereddütle Ackroyd’un çalışma odasına giderler. İçerden ses gelmeyince, Sheppard kapıyı zorlayarak açar. İçerde, şöminenin karşısındaki koltukta Ackroyd’un cesediyle karşılaşırlar. Ackroyd, boynuna saplanan bir hançerle öldürülmüştür.

“Ackroyd, bıraktığım yerde, şöminenin karşısındaki koltukta oturuyordu. Başı yana eğilmişti ve yakasının tam altında parlak, metal bir nesne fark ediliyordu.”

Şantajcının adının yazılı olduğu mavi zarflı mektup ortadan yok olmuştur. Sheppard, Parker’a polise telefon etmesini söyler.

“Durmadan alnındaki terleri silen Parker hemen fırladı ve ben de yapılabilecek bir şey kalmış mı diye baktım.

Birkaç dakika sonra polis gelir ve soruşturma başlar.
Soruşturmaya geçmeden evvel, şunu belirtelim, katil kim olursa olsun yukarda saydığımız kişilerden biri olmak zorundadır. Polisiye edebiyatın kuralları, katilin geri plandaki birisi olmasına izin vermez. Yoldan geçen bir satıcı, son anda ortaya çıkan herhangi bir kimse katil olamaz. Polisiye romanda başrollerdeki kişileri çağrıştırmayan ve katili onların çevresinde aramakla ilgilenmeyen bir çözüm olanaksızdır. Bu yüzden, Agatha Christie gibi yukardaki kurala bağlı yazarların romanları, esrarengiz polisiye roman (Mysterious) olarak adlandırılmıştır. .

Resmi soruşturma, kısa bir süre sonra H. Poirot’nun da yardımını alacak olan Müfettis Raglan tarafından başlatılır. Sheppard’a komşu bir evde emeklilik günlerini geçirmeye gelmiş olan Poirot, Flora Ackroyd ile Caroline Sheppard’ın duruma müdahale etmesini istemeleri üzerine bu işe karışır. İki kadın, aslında, sempati duydukları ve böyle bir cinayeti işlemesine ihtimal vermedikleri Ralph Paton’in polis tarafından tutuklanmasından endişe etmektedirler. Böylece Poirot, polisinkine paralel soruşturmasına başlar.
Aptal bir polis ile parlak bir dedektif çelişkisini birleştiren bu geleneksel polisiye kurgu bizi iki farklı soruşturmayla karşı karşıya bırakır. Polis, klasik biçimde gerçeğe uygun bir katil bulmaya çalışırken, Poirot da kendi açısından önceden kestirilemeyen mantıklar yürüterek beklenmedik bir katile doğru ilerler. Her iki yöntem de farklı yollardan yürür. Polisinki açık biçimde sürdürülür. Poirot’nunki ise, finaldeki açıklamaya kadar sadece anlaşılması güç bazı ip uçlarıyla ilgilenerek karanlıkta ilerler.
Polisin soruşturması, Charles Kent ve Parker’a giden ip uçlarını eleyip hızla Ralph Paton’a yönelir. Ve çember onun etrafında daralır. Gerçekten de her şey onun suçlu olduğunu göstermektedir. Genç adam, boğazına kadar borçtadır ve Ackroyd’dan ona büyük bir miras kalacaktır. Ayrıca onun, cinayet gecesi bahçede olduğu görülmüştür. Ama o, babasının odasına girdiğini inkar etmektedir. Fakat en kötüsü, manevi babasının çalışma odasının penceresinin önündeki çamurlu ayak izleri onun ayakkabılarına uymaktadır. Sonuncu olarak da, cinayetten sonra ortadan kaybolduğu için kaçtığı sanılmıştır. Kısacası, o ideal bir zanlıdır. Kendisini şöyle savunur:

“Otelden sekiz kırk beşe doğru ayrıldım ve verilecek en iyi kararın hangisi olduğunu düşünerek ormanda dolaştım. Başka yerde olduğumu kanıtlayamayacağımı biliyorum, ama üvey babamın çalışma odasına girmediğimi ve o gece onu ne ölü ne de diri görmediğimi şerefimle temin ederim.”

Hercule Poirot’nun soruşturması ise, iki eksende yürür. Önce, araştırmayı felce uğratan ikincil bulmacaları çözer. Amacı, cinayet saatini tam olarak tespit edebilmektir. Flora, amcasını 21.45’de canlı olarak gördüğünü söylediği için, polis Ackroyd’un bu saatten sonra öldürüldüğüne inanır. Poirot ise, genç kızın amcasının odasına hırsızlık maksadıyla girdiğini (o gün nakit 500 pound Ackroyd’un çalışma odasındadır, ancak araştırmada bunun 400 pound olduğu görülür.), bu yüzden de yalan söylediğini kanıtlayarak cinayetin 21.45’den daha önce işlendiğini keşfeder.

Poirot, ayni şekilde, cinayet gecesi bahçede iki çiftin buluştuğunu da ortaya çıkarır. Bunlardan biri Ursula Bourne ile Ralph Paton’dur. Diğeri ise annesinden yardım istemeye gelen, Doktor Sheppard’ın da o gece gördüğü Charles Kent ile annesi Bayan Elisabeth Russel’dir.

Poirot’nun yavaş yavaş çözdüğü bu karışık durumlar dikkatleri, dedektifin gerçek suclu olarak görmediği zanlılara çevirerek sorunu karmaşıklaştırır ve soruşturmayı altüst eder. Poirot, aynı düşünceyle, eski şantajcı uşak Parker’i, marjinal bir kişi olan Charles Kent’i ve üvey oğul Ralph Paton’u muhtemel katiller listesinden siler.

Soruşturmanın ikinci ekseninde, Hercule Poirot, bütün dikkatini polis tarafından ihmal edilen bazı noktalara odaklar. Kitap boyunca inatla bu noktalar üzerinde durur ve onları elde ettiği sonuçlara temel yapar.

  1. Birinci nokta, Sheppard’a Ackroyd’un ölümünü bildiren telefondur. Bu telefonu kim etmiştir? Polisin araştırması sonucu, telefonun, Fernly Park’tan değil, köyün tren istasyonundan edildiği ortaya çıkar. Bu durumda kesin olarak telefonu eden Uşak Parker değildir ve Müfettiş Raglan’ın aklına katilin ani bir çılgınlığa kapılmış olmasından başka hiçbir fikir gelmez. Poirot’ya göre ise, bu telefonun tamamen mantıklı bir açıklaması olmalıdır ve sorunun cevabı onu doğrudan doğruya katile götürecektir. 
  2. İkinci nokta, yeri değişen bir eşya ile ilgilidir. Poirot, Uşak Parker’dan, Ackroyd’un öldürüldüğü odadaki bir berjer koltuğun yerinin, cesedin bulunması ile polisin gelişi arasındaki sürede hafifçe değiştirilmiş olduğunu öğrenir. Polisin önemsemediği bu ayrıntıya, Poirot büyük bir önem verir. Bulduğu ilk açıklama, koltuğun pencereyi saklamak için itildiğidir. Ama, varacağı ikinci açıklama, onu katile götürecektir. 
  3.  Üçüncü nokta, Poirot Ralph Paton’un katil olduğuna inanmadığı için, çalışma odasının penceresindeki ayakkabı izlerini başkasının bıraktığını düşünür. Bu durumda, köye şöyle bir uğramış olan Paton’un yanında en azından bir çift ayakkabısı daha olmalıdır. Nitekim, Paton’ın yanında birkaç cift ayakkabı vardır. Poirot bu gerçeğe, Dr. Sheppard’ın kız kardeşi Caroline’ın yardımıyla onun haberciler ağını kullanarak ulaşır. 
  4. Dördüncü nokta, cinayet gecesi saat 20.30 gibi terasa çıkan Sekreter Raymond’un Ackroyd’un odasından duyduğu sestir. Raymond, Ackroyd’un şöyle dediğini duymuştur o gece:

“Korkarım, bu kabul edilemez…”
“En kısa sürede bu işin halledilmesi lazım…”

Bu cümleler Ackroyd’a aittir ve Raymond’un tahminine göre üvey oğlu Paton’la tartışmaktadır. Aynı sesleri bahçeye çıkan Hector Blunt ta duymuştur ve o da baba-ogulun tartıştıklarından emindir. Ancak, Hercule Poirot, duydukları sesin bir diktafondan geldiğini kanıtlar ve Paton’ın aleyhindeki kanıtları bir ölçüde azaltır. Gerçekten de Roger Ackroyd kısa bir süre önce bir diktafon satın almış fakat alet bir süre sonra bozulmuştur.

Poirot’nun çözüm süreci iki asamalıdır: Önce, bir zanlılar toplantısı yapar. Agatha Christie’nin bir çok yapıtında benzer bir tören adeta gelenekselleşmiştir. Bu toplantıya Bayan Cyrille Ackroyd, Flora Ackroyd, Binbaşı Blunt, Geoffrey Raymond, Ursula Bourne (Paton), Parker, Elisabeth Russel ve elbette Doktor Sheppard katılırlar. Poirot, bu toplantıdan sonra, katilin bu grup içinden biri olduğunu kafasında iyice netleştirir.

Toplantıda Poirot, önce Ursula Bourne ile Paton’ın evliliklerini açıklar. Sonra, cinayet gecesi bahçedeki gizemli buluşmanın taraflarının kimler olduğunu söyler. (Yukarda açıklamıştık.)
Ardından, Poirot melodramatik bir tavırla, odalardan birinin kapısını açar ve Ralph Paton kapının eşiğinde belirir. Genç adamın günlerdir nereye saklandığını öğrenmek icin can atan orada hazır bulunan insanlar için çok heyecan verici bir andır bu. Poirot, Paton’ın, Doktor Sheppard tarafından yakınlardaki bir psikiyatri kliniğine kapatıldığını keşfetmiştir. Doktorun amacı Paton’ı korumak ve muhtemel bir suçlamada gizlice yurt dışına çıkmasını sağlamaktır.

Poirot’nun elinde Paton’ı kurtaracak hiçbir kanıt yoktur. Tek çare, katilin sucunu itiraf etmesidir. Şöyle der:

“Ben- sizlere şu anda hitap eden ben, Roger Ackroyd’u öldürenin şu anda, bu odada olduğunu biliyorum. Ve şimdi doğrudan doğruya katile hitap ediyorum: Yarın gerçeği Müfettiş Raglan’a açıklayacağım. Anlaşıldı mı?”

Bu sözlerin ardından gergin bir sessizlik olur. Tam bu sırada odanın kapısı açılır ve Poirot’nun hizmetçisi, aksam gelen mektupları bir tepsi icinde masaya bırakır. Bunların arasından Poirot’nun seçip aldığı bir telgraf, o andan itibaren katilin kimliğini kesinleştirir. Poirot, toplantıyı bitirir ama, Doktor Sheppard’dan kendisiyle birlikte biraz daha kalmasını rica eder. Bu bölümü Dr. Sheppard şöyle anlatır:

“Poirot’ya Müfettiş Raglan’a gidip bunları anlatmak yerine neden bu kadar karmaşık bir usulle suçluyu uyandırdığını sordum.
-Böyle yapmakla katilin kaçma tehlikesini göze almış olmuyor musunuz?
-Suçlunun tek bir kaçış yolu var ama, ona özgürlük sağlayacak bir yol değil bu.”

Herkes gidince Poirot’yla Doktor Sheppard başbaşa kalırlar. Poirot, Doktor’a soruşturmayı  birlikte yeniden gözden geçirmelerini teklif eder.

“-Size benim izlediğim yolu yeni baştan izleteceğim. Bana adım adım eşlik edeceksiniz ve tüm olguların bizi tartışılmaz bir biçimde aynı kişiye götürdüğünü göreceksiniz.”

Poirot böylece cinayeti haber veren telefondan başlayarak dikkatini çeken bütün noktaları ele alır.

  1. Telefonun Ralph Paton açısından mantıklı bir açıklaması olmadığına göre, Paton suçsuzdur. Telefon, cinayetin derhal öğrenilmesini sağlamıştır. Böylece katile, cinayetten hemen sonra oraya gitmesini ve herkesten önce cesedin yanında bulunabilmesini açıklama imkanı vermiştir. 
  2. Koltuğun yerinin değiştirilmesi önemlidir. Çünkü, böylece koltuk, arkasındaki bir sehpada duran nesneyi, odaya giren kişilerin (İlk girenler Parker ve Sheppard’tı) gözlerinden gizlemiştir. 
  3. Koltuğun gizlemeye çalıştığı nesne bir diktafondur. Ancak, diktafon bir süredir ortada yoktur. Bozulduğu için Ackroyd’un onu tamire verdiği  söylenmektedir. 
  4. Diktafon hacimli bir cihazdır. Katilin onu odaya koyduğu ve sonra aldığı hatırlanacak olursa, cihazı gizlemek için büyük bir çantaya da sahip olması gerekmektedir. 
  5. Katilin diktafon oyununa başvurma sebebi cinayet saatini değiştirmek, Ackroyd’un daha geç saatlerde öldürüldüğüne polisi inandırmak icindir. 
  6. Şu halde katil, Ackroyd’un bir diktafon satın aldığını bilen, ve cihaza istenilen saatte kendiliğinden calışacak bir mekanizma yerleştirebilecek kadar mekanikten anlayan biridir. 
  7. Katil, vitrindeki hançeri çalacak kadar bir zamana sahip olan biridir. 
  8. Ve nihayet katilin Üç Domuz Hanı’na gidip Paton’ın ayakkabılarından bir çiftini alacak kadar zaman bulabilmiş olması gerekir.

Bütün bu öğelerin birleşmesi Poirot’yu şu suçlayıcı sonuca götürür:

“-Şimdi durumu özetleyecek olursak, herşey apaçık ortada: Katil, o gün Üç Domuz Hanı’na giden, Bay Ackroyd’u bir diktafon satın aldığını bilecek kadar iyi tanıyan, az çok bir mekanik bilgisi olan, vitrindeki hançeri alacak kadar zamanı olan, diktafonu kimseye göstermeden getirip götürmek için yanında -örneğin büyük bir siyah çanta taşıyan, Parker polise telefon etmek için gittiğinde çalışma odasında birkaç dakika yalnız kalma fırsatını bulabilen biri… Yani siz… Doktor Sheppard…”

Kendisine yönelik bu suçlama Dr. Sheppard’ı şaşkına çevirmiştir. İlk tepkisi, uzun bir sessizliğin ardından (romanda bu sessizliğin bir buçuk dakika sürdüğü belirtilmiş),

“-Siz delirmişsiniz,”

demek olur.

Poirot ise sakindir ve suçlamasını berraklaştıran açıklamalar yapar. Dikkatini çeken küçük bir saat farklılığını anlatır öncelikle.  Sheppard, Ackroyd’un evinden 20.50’de ayrılmış, bahçenin demir parmaklıklarındansa 21.00’de geçmiştir. Oysa bu mesafe beş dakikadan fazla tutmamaktadır. Sheppard bu mesafeyi on dakikada nasıl almış olabilir?

Sheppard’a gece gelen telefon ve  koltuğun yer değiştirmesi olayı da Poirot’nun açıklamalarının merkezini oluşturur. Telefon, Sheppard’ın bir hastasından gelmiştir. Bu kişi, Poirot’nun öğleden sonra telgrafla ulaştığı bir Amerikan gemisine binmeye hazırlanan bir gemicidir. Bu telefon sayesinde Sheppard, arayan sanki Parker’mış gibi, kız kardeşinin önünde rol yapma fırsatını bulur. Böylece, cinayet mahalline ilk giren kişi olarak bir koltuğun arkasına konmuş olan diktafonu çantasına tıkıştırma imkanını de elde eder. Diktafonun odaya bırakılma sebebi, cinayetin Dr. Sheppard evden ayrıldıktan sonraki saatlerde işlendiği kanısını yaratmak içindir.

Poirot’ya göre olaylar şu şekilde gerçekleşmiştir: Doktor Sheppard, odadan çıkmadan kısa bir süre önce Ackroyd’u öldürmüş, pencereyi açık bırakmış, ve bir çalar saat düzeneği yerleştirdiği diktafonu çalıştırmıştır. Odaya girenlerin diktafonu hemen görememeleri için koltuklardan birini pencereye doğru kaydırmış, cesedin soğumaması için şömineyi alevlendirmiş ve Bayan Ferrars’tan gelen mektubu alarak odadan dışarı çıkmıştır. Suçu Paton’ın üzerine atmak için, o gün öğleden sonra hana gidip çaldığı ayakkabılarını giymiş, pencere basamaklarında ayak izlerini bırakmıştır. Daha sonra, Paton’un saklanmasını sağlayarak, büsbütün şüpheli biri haline gelmesine de yardımcı olacaktır.

Poirot’nun mantığı, teorisini şöyle tamamlar: Sheppard, gemiciyi saat tam onda kendisini araması için 
tembihlemiştir. Parker’dan gelmiş gibi yaptığı bu telefon sayesinde malikaneye geri dönmüş, cesedi birlikte buldukları uşağı polise göndererek onun yokluğundan yararlanıp diktafonu çantasına koymuş, berjer koltuğu da eski yerine çekmiştir.

Bütün bu suçlamaları şaşkınlık ve biraz da bezginlikle dinleyen Doktor, kendisinin bile tanıyamadığı bir sesle cinayet nedenini sorar. Poirot onu Bayan Ferrars’a zulmeden şantajcı olmakla ve bunu öğrenen Ackroyd’un tepkisinden korkmakla suçlar. Bay Ferrars’ı tedevi eden doktor Sheppard olduğuna göre, ölüm nedenini ondan daha iyi kim bilebilir? Ama Sheppard şantajdan kazandığı paradan yararlanamamış, büyük bölümünü borsada kaybetmiştir.

Böylece Poirot, büyük gösterisini tamamlar. Ancak, katilin yarına kadar vakti vardır. Müfettiş Raglan’a haber yarın verilecektir. Ve Poirot, Doktor Sheppard’a bir kapı aralar, ona bir şans verir. Kızkardeşi Caroline’i düşünerek ona intihar etmesi için bir fırsat tanır.

İki adam büyük bir nezaketle birbirlerinden ayrılırlar. Eve gelen Sheppard, notlarının son kısımlarını yazar. Okuyucuda intihar edecek gibi bir izlenim bırakır. Ayrıca okuyucuyu aldattığı için özür diler ama aynı zamanda da anlatımındaki mükemmellik dolayısıyla övünür. Ve şu çok ünlü son cümlesini yazarak kitabı bitirir.

“Keşke Hercule Poirot emekli olup da balkabağı yetiştirmek için bizim köye gelmeseydi….

Hercule Poirot’nun Çılgınlığı
Bu romanın olağanüstü başarısının kurgusunda gizli olduğunu daha önce söylemiştik. Agatha Christie bu kitapla büyük bir ün kazandı. Ancak kitabın yayınlandığı 1926 ve onu izleyen yıllarda okuyucuların çoğu kitaba karşı olumsuz bir tavır içindeydiler. Bir çok eleştirmene göre, Agatha Christie kural ihlali yapmıştı. 

Katilin anlatıcı olması, hileden başka bir şey değildi.

Evet, kitabı okumamış da olsalar, polisiye meraklılarının çoğu, Roger Ackroyd’un katilinin anlatıcı, yani 
Doktor Sheppard olduğunu bilirler.

Kurgudaki bu orijinallik, bu romanı edebiyat tarihinin en ünlü kitabı yapmakla kalmadı, getirdiği servet polisiye türünün sınırlarını aştı. Kitap, insan bilimleri alanındaki bir çok araştırmaya konu oldu. Bu araştırmalar, insan yapısıyla ilgili teorik sorunları incelemek için bu kitabı dayanak noktası yaptılar. Roland Bartes, Gerard Genette, Julien Greimas, Umberto Eco, Raymond Chandler ve Alain Robbe-Grillet gibi yazarlar, bu konuda önemli eserler verdiler. Christie’nin yapıtı, zaman içinde büyük bir değer kazandı.

İster bu ‘hile’ dolayısıyla yazara kızalım, isterse hayran olalım, yani kitabı beğenelim ya da beğenmeyelim hepimizin üzerinde anlaştığımız ortak nokta şudur: Bu romanda Doktor Sheppard’ın katil olduğu su götürmez bir gerçektir. Onun katil olduğu realitesine gölge düşürecek hiç bir şey yoktur.
Oysa bu görüş doğru değildir. Bütün kanıtlama zenginliğine rağmen, Roger Ackroyd ‘u Dr. Sheppard öldürmemiştir.

Roman, kurgusu itibariyle karmaşık bir bulmacadır. Katili anlatıcı yapacak kadar ileri gitmiş girift bir bulmaca. Hercule Poirot’nun adeta, çılgınca bir beklenmedik suçlu yakalama tutkusu, Dr. Sheppard’ı katil yapmıştır. Bu, beklenmedik bir finale kendisini hazırlayan okuyucu için fazlasıyla tatmin edici bir sonuçtur.
Ama daha sonra göstereceğimiz gibi, Dr. sheppard’ın katil olamayacağını gösteren pek çok kanıt var elimizde.  Poirot’nun iddialarını çürütecek kanıtlara da sahip olmamız okuyucuyu şaşırtmamalı. Çünkü dedektifin çözümü gerçekten dahiyane bir çözümdür. Dahilerin aynı zamanda bir çılgın, bir deli olduğu hatırlanırsa, bunun delice bir çözüm olduğunu söylemek kimseyi şaşırtmamalıdır.

Olgular tamamen Dr. Sheppard’ı katil çıkaracak biçimde düzenlenmiştir. Ve elimizde Poirot’nun elde ettiği kanıtlardan daha fazlası yoktur. Dolayısıyla, size asıl katilin Dr. Sheppard’dan başka biri olduğunu ispatlarken Agatha Christie’nin kurgu ve mantığının dışına çıkmayacağız. Bütün yapacağımız, romandaki  olguların Poirot’nun çözümünü geçerli kılıp kılmadığına ve Dr. Sheppard’ın katil olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadıklarına bakmaktır. Dolayısıyla aynı metni yeniden, ama bu kez farklı bir gözle okuyacağız.  Gerçek katili açıkladığımızda, Poirot’nun açıklamalarına benzer belki daha fazla bir şaşkınlık duyulacaktır. Bunun nedeni, gerçek katilin de en az Poirot’nun katili kadar beklenmedik, umulmadık biri olmasından çok, bizim de benzer bir çılgınca teori kurmuş olmamızdır. Bu çılgınlık,  Poirot’nun düşünce hareketlerine göre düzenlenmiş deneysel bir çılgınlıktır.

Alternatif soruşturmaya başlamadan önce kurgu hakkında şu önemli noktayı atlamamak gerekir: Kitap her ne kadar yapısal bir bütünlük gösterse de aslında iki parçalıdır. Birnci kısım, Sheppard’ın günlüğü gibi okunabilir. Yani olayların olduğu sırada yazılmıştır. Sonlara doğru, Sheppard bu notlarını okuması için Poirot’ya verir. Poirot, suçlamayı yaptığı gece bu defteri iade eder ve Doktordan onu tamamlamasını ister. Doktor eve gelince kitabın son altı bölümünü yazar. Yani son altı bölümdeki olayların yazılışı, suçlamanın yapılışından sonradır. Bu yüzden ilk bölümler, eğlenceli, neşeli iken, 20. bölümden itibaren romana karanlık, karamsar bir hava hakim olur.

Roger Ackroyd Cinayeti – Roger Ackroyd‘un Gerçek Katili Kim?

Agatha Christie‘yi diğer polisiye roman yazarlarından ayıran ve üstün kılan temel özellik, herşeyi okuyucunun gözleri önüne sermesine rağmen, onun gerçeği keşfetmesini engellemeyi başarmasıdır.
“Polisiye Romanların Kraliçesi” olarak anılmasını, yazdığı romanların satış hasılatından çok bu üstünlüğüne borçludur.
Evet, o herşeyi anlatıyor, ama biz göremiyoruz. Bu körleşme (yanılsama) nasıl olmaktadır?

Bu sorunun yanıtı, Agatha Christie’nin yazma tekniğinde gizlidir. Bu tekniği aşağıda kısaca ele aldık. Daha sonra romanın geniş bir özetini vereceğiz.
Roger Ackroyd'un gerçek katili kim


Agatha Christie’nin Yazma Tekniği
Agatha Christie, hemen her romanında gerçeği algılamamızı engelleyecek bir yapı kurar. Hem gerçeği anlatır, hem gizler. Bu sadece onun kusursuz bir biçimde becerebildiği bir teknik değil,aynı zamanda polisiye romanın olmazsa olmaz en önemli ilkesinin ısrarla hayata geçirilmesidir.

Polisiye romanın en önemli kuralı, gizemin bütün bir kitaba yayılması,gerçeğin mutlaka, ama mutlaka en sonda ortaya çıkmasıdır. Gerçek, son sayfalara kadar saklanmazsa polisiye romanın anlamı ortadan kalkar. Öte yandan, romanın tümünde gizlenen gerçek, okuyucunun elde edebileceği bir durumda olmalıdır. Yani ipuçları, çözüme katkı sağlayacak olaylar ve kişiler okuyucudan saklanmamalıdır.

Bir diğer önemli kural, suçlunun, öyküde önemli rol oynayan bir kişi olmasıdır. Romanın sonlarında beliren, işsiz güçsüz biri katil çıkmamalıdır. Aynı şekilde, hizmetkarları da katil yapmak doğru değildir. Suç ne kadar çok olursa olsun, katil tek bir kişi olmalıdır.

Polisiye romanı diğer türlerden kesin bir biçimde ayıran asıl kuralsa,”gerçeklerin her zaman göz önünde olması”na ilişkin olanıdır. Buna göre, “esrar perdesi bir kez kalktıktan sonra, okuyucu kitabı bir daha okursa, çözümün baştan beri gözünden kaçtığını, tüm ipuçlarının suçlunun kim olduğunu göstermeye yettiğini ve eğer kendisi de dedektif kadar dikkatle incelerse, kitabın son bölümünü  okumadan  gerçeği bulabileceğini görmelidir.”

Bütün bu ilkeler, Agatha Christie’nin romanlarında katı bir biçimde uygulanır. Böylece baştaki soruya yeniden dönmüş oluruz: Bu romanlarda herşey, tüm olgular ve ipuçları gözlerimizin önüne serildiği halde, nasıl oluyor da biz gerçeği keşfedemiyoruz, sorusuna yani.

Agatha Christie, aşikar (apaçık) gerçeği, okuyucusundan gizlemek için en bilinen yönteme  başvurur: Yalana.
Ancak bu, kaba ve bildiğimiz anlamda söylenen bir yalan değildir. Daha sofistike ve edebi bir yalandır ve dört ayrı biçimi vardır.

1. Kılık değiştirerek yalan söyleme.
2. Yön değiştirerek yalan söyleme.
3. Teşhir yoluyla yalan söyleme.
4. Çift anlamlı cümleler ve eksik bırakma yoluyla yalan söyleme.

Kılık değiştirme, gerçeğin okuyucunun bulamayacağı bir kılığa sokulmasıdır. 
Katilin kendisi de kılık değiştirebilir. Kişiliği, fiziki görünümü, yada yaşı olduğundan çok farklı gösterilebilir. Meslek de katili gizleyen bir olgudur. Saygın meslek sahibi katillerden kuşkulanmak  çok zordur.
Katilin kılık değiştirmesi, onun kurbanmış gibi gösterilmesiyle de sağlanabilir. Bu polisiye yanılsama yaratmanın en klasik biçimidir.   Bu tür kılık değiştirmede varılacak en yüksek nokta, katilin kendisini ölmüş gibi gösterdiği durumdur. 
Katili soruşturmacı gibi göstermek te en eski usullerden biridir.
Katile kılık değiştirtmenin son biçimi ise onu görünmez kılmaktır. Diğer bir deyişle, cinayet esnasında başka bir yerde ya da maddeten cinayeti işleyemeyecek kadar uzakta olduğunu kanıtlamasıdır. 
Katil  üzerinde yapılan bu saptırmalar, bizi katilin kimliğini bulmaktan uzaklaştırır.

Yön değiştirerek yalan söyleme, kılık değiştirmenin tam tersidir. Yani gerçeği alalamak yerine, sahtesini dikkati çekecek bir biçimde makyajlamak. Polisiye roman yazarları, okuyucunun ilgisini dağıtmak, gerçek üzerinde yoğunlaşmasını engellemek için sık sık bu numaraya başvururlar. Bu ikinci gizleme mekanizmasına yön değiştirme denir.

Bunun en yaygın örneği, okuru katilden uzaklaştırmak için şüphe çekecek başka kişiler yaratmak ve bunlardan en az birinin üstüne sonuna kadar gitmektir. 
Entrikanın kendisi de yön değiştirmeye uygulanabilir. 
Yön değiştirme mekanizmasının en önemli işlevi, okuyucunun kafasında bir fikrin oluşmasını engellemesidir. İşte bu durum, gizemli polisiye edebiyatın, diğer edebiyat türleriyle arasındaki en önemli farkı ortaya çıkarır. Polisiye edebiyatta, diğer türlerin hiçbirinde raslanmayan, düşünmeyi engelleyici özel ve orijinal bir yapı vardır.
Kılık ve yön değiştirmenin amacı, okuru gerçekten uzak tutmaktır. Agatha Christie bu iki mekanizmayı mükemmel kullanır ve gerçeği gizler.  Gerçek, okuyucu ancak onun metnin içine dağıtılmış olan tanınmaz haldeki parçalarını bir araya getirdiği zaman ortaya çıkar.

Teşhir yoluyla yalan söyleme, gerçeğin açıkça yazıldığı halde görünmez kılınmasıdır. 
Bu teknik, Agatha Christie’yi başarıya götüren en büyük yanıltma yöntemidir. Nil’de Ölüm romanı tamamen bu teknikle yazılmıştır.
Agatha Christie‘nin romanlarında, bütün klasik polisiyelerde olduğu gibi, gizemin çözümü son sayfalarda olur. Ancak son kısma kadar olası bir çok çözümler vardır. Bunların bazıları okuyucu tarafından keşfedilir. Bazıları keşfedilemez..Son çözüm okuyucuya dayatılıncaya kadar bunlar potansiyel birer çözümdür. Yukarda anlattığımız gerçeği gizleme teknikleri ne kadar çok kullanılırlarsa o kadar çok potansiyel çözümler ortaya çıkar.
Van Dine ilkesine sıkı bağlılık ve tekniklerin mükemmel bir karmaşası, olası çözümleri neredeyse sonsuz hale getirir. Bu durumun bir kararsızlık yaratması beklenmeyen bir gelişme olmaz. Tek bir çözümün zorunlu olduğunu düşünmek okuyucunun hayal gücünü sarsacaktır. Çünkü son çözüm, metne gizlenmiş karmaşık oyunların sunduğu tüm olasılıkları asla ortadan kaldırmaz. Okuyucunun son çözümü kabul etmesi için aslında, suçun itirafı dışında hiçbir neden yoktur.

Çift anlamlı cümleler kurma yöntemi, okuyucuyu aldatma açısından Agatha Christie‘nin başarıyla kullandığı bir usuldür. Roger Ackroyd Cinayeti, adeta bir çift anlamlı cümleler kitabına benzer. Bu yüzden,  iki farklı türde okumayı gerektirir. Romanın özel yapısı, derin bir anlatı kurgusu sorununu da ortaya çıkarır. Öyle ki, kitabın her cümlesi, kabul edilen son çözüme göre iki farklı anlamda okunabilir. Roger Ackroyd Cinayeti, açıkça iki kez okunması amacıyla birleştirilmiş en az iki kitaptır.

Eksik bırakma yöntemiyse, gerçeğin tamamının verilmemesine dayanır. Örneğin, Evans’a Neden Sormadılar? romanında soruşturmacılar, öykü boyunca Evans adında bir adamı ararlar. Oysa, Evans erkek değil,bir kadındır. Roger Ackroyd Cinayeti’nde, diğer bütün teknikler gibi, eksik bırakma yoluyla anlatım da geniş bir biçimde kullanılmıştır.

-Devam Edecek-

Genco Sümer

Roger Ackroyd Cinayeti – Roger Ackroyd’u Gerçekten Kim Öldürdü?

Agatha Christie‘nin “Roger Ackroyd Cinayeti” isimli başyapıtı okuyucuyu büyük bir şaşkınlık içinde bırakan müthiş bir finalle sona erer. Romanı okuyup da bu değerlendirmeye itiraz edecek tek bir kişi bile yoktur. Hercule Poirot‘nun çözümü öyle mükemmeldir ki, hiçbirimizin aklına bundan kuşku duymak gelmez.
Oysa bu çözüm doğru değildir. Poirot, kitapta yanlış bir kişiyi Roger Ackroyd‘u öldürmekle suçlar. Ama, Belçikalı detektif  yanılmaktadır. Bu kişinin katil olması  mümkün değildir.

Roger Ackroyd'un gerçek katili kim

Roger Ackroyd’un Gerçek Katili adını verdiğimiz bu çalışmanın amacı, romanda yapılan bu büyük hatayı ve gerçek katilin kim olduğunu, kanıtlarıyla ortaya koymaktır.  
Bunun için elimizdeki tek kaynak yapıtın kendisidir. Tamamen orijinal metinden yola çıkarak gereken bütün kanıtlamalar yapılacaktır.
Roman, her ne kadar, Poirot’nun çözümünü desteklese de, şuraya buraya serpiştirilmiş pek çok kuşku uyandırıcı duruma  yer vermiştir. Yapıt, ikinci bir çözümün de var olabileceğini işaret eden kanıt ve ipuçlarıyla doludur.

Bu kanıt ve ipuçlarını görmek, yapıtı ikinci kez ve farklı bir bakış açısından okumakla mümkündür.

Roger Ackroyd Cinayeti, iç içe geçmiş iki metindir. Bu metinin biri bizi aldatmak için yazılmıştır ve Hercule Poirot’nun çözümünü okuyucuya dayatır. 
İkinci metin ise, asıl metindir ve gerçek katilin kim olduğunu, cinayetin gerçekte neden ve nasıl işlendiğini anlatır. 

Hangi metinin asıl metin olduğunu anlamak, dikkatli okuyucunun sabrına kalmıştır.
Gereken sabır ve dikkat gösterilmediğinde, Roger Ackroyd ‘un gerçek katili yıllardır gizlendiği kitabın sayfaları arasında, özgürce yaşamaya devam edecektir.

Gerçeği bulmak için biz de aynı yolu deneyeceğiz. Metin üzerinde hep birlikte  ikinci bir okuma yapacağız.

Ama öncelikle, incelememize temel olması bakımından, “Roger Ackroyd Cinayeti” romanındaki başlıca karakterleri ve olay örgüsünün bir özetini sizlere sunacağız.(Yani bir ilk okuma gerçekleştireceğiz.) Bu özet, daha sonraki alternatif soruşturma sırasında çok işe yarayacaktır. Romanı kütüphanelerinde bulunduranlara, analizin ileriki aşamalarında kitabı da mutlaka iddialarla birlikte paralel okumalarını tavsiye ederim. Kitaba sahip olmayanlarsa sık sık bu özete başvurmak zorunda kalacaklardır. Her ne kadar romanın sahip olduğu atmosfer ve anlatım zenginliklerinden yoksun bir özet olsa da bütün önemli noktaların belirtilmesine ve soruşturmanın net bir biçimde anlatılmasına özen gösterilmiştir.

Bu nedenle, şu önemli hatırlatmayı bir kere daha yapıyoruz:

Bundan sonraki bölümlerde, Roger Ackroyd Cinayeti romanıyla ilgili bütün ayrıntıları ele alacağız. Eğer romanı okumadıysanız ve kendinizi tüm zamanların en iyi polisiye romanını okumaktan mahrum bırakmak istemiyorsanız çalışmamızın geri kalan kısmını OKUMAYINIZ.


-Devam Edecek-

Genco Sümer

Roger Ackroyd Cinayeti

Roger Ackroyd Cinayeti ile ilgili sık sık sorular alıyoruz. Agatha Christie okurları, doğal olarak, sevdikleri yazarın bu en esrarengiz romanının iddia edildiği gibi alternatif bir çözümü olup olmadığını merak ediyorlar.

Bu konuyu  tartışmaya açan kişi Pierre Bayard‘dır. Yazdığı şaşırtıcı kitapta, Roger Ackroyd cinayetinin çözümünün hatalı olduğunu, gerçek katilin kitabın sayfaları arasında hala elini kolunu sallayarak dolaştığını iddi eder.
Bu tüyler ürpertici iddianın temelinde yatan şey kuşkudur.
Bayard’a göre,  bütün edebi metinlerden kuşku duymak gerekir. Edebi olmayanlarsa zaten kuşkuludur.
Bu konularda yazılmış birkaç makale sitemizde yer almaktadır. Bunların adları ve linkleri aşağıdaki gibidir:

Hercule Poirot’ya Ne Kadar Güvenebiliriz?

Kitap Eleştirisi: Roger Ackroyd’u Kim Öldürdü?

Edebi Metinlerin Gerçekliği ve Kuşku

Alternatif çözüme ilişkin kapsamlı bir dosyayı  daha önce Polisiye Durumlar sitesinde yayınlamıştık. Ancak, cinayetin çözümüyle doğrudan ilgili bilgilerin bu dosyada yer alması, dolayısıyla yapılan çalışmanın romanın bütün sırlarını açığa vurması yüzünden söz konusu araştırmayı yayından kaldırdık. Daha doğrusu, yayınını bir süre ertelemeyi uygun bulduk. Dünyada bu güne dek yazılmış, bu en şaşırtıcı polisiye romanı okumamış olanları, bu eşsiz deneyimden mahrum bırakmamak için aldığımız bir karardı bu.

Yapılan analizin anlaşılabilmesi için, romanın biliniyor olması bir zorunluluktu. Hatta, okuyucunun alternatif çözüm dosyasını incelerken, bir yandan da orijinal metni elinde bulundurması en doğru okuma biçimiydi. Doğal olarak, kitabı henüz okumamış olanlar için, analizin başında uzun bir roman özeti yer almaktaydı.
Aradan iki yıl kadar bir zaman geçti. Bu süre zarfında, polisiyeseverlerin Roger Ackroyd Cinayeti’ni okumuş olduklarını tahmin ediyoruz. En azından, romanın, televizyon dizisi uyarlamasının geniş bir kitle tarafından izlenmiş olduğunu tahmin etmekteyiz. Bu nedenle, artık, Ackroyd cinayetine ilişkin açıklamaların, okuyucuyu rahatsız etmeyeceği kanaatini taşıyoruz. Yani bu bakımdan bizim de içimiz artık rahat.

Eğer, romanı okumayıp sadece filmi izlediyseniz, kendinize çok büyük bir haksızlık yapmışsınız demektir. Zira filmde bir çok önemli ayrıntı  ve karakter gibi, Agatha Christie’nin o müthiş hilesi de silinip gitmiş. Dolayısıyla kitabı okurken son sayfalarda yaşanan şokun onda biri bile filmin finalinde yaşanmıyor. Bu durum,  Roger Ackroyd Cinayeti adlı romanın, ancak bir metin olarak var olabilen, sinemaya aktarıldığında yapısı zorunlu olarak bozulan bir  sanat eseri olmasından kaynaklanmaktadır.

Sırf bu nedenle, filmi seyretmiş olsanız dahi, romanı da okumanızı öneririm. Ancak romanı okuduğunuzda alternatif bir çözümün ipuçlarını keşfedebilir, yıllardır kitabın sayfaları arasında  özgürce gezinen katili yakalayabilirsiniz. Diğer yandan, dosya yayınlanana kadar yukardaki linklerde yer alan makaleleri okumanız da iyi bir ön hazırlık olacaktır.
Bütün polisiyeseverlere Agatha Christie kitaplığından yapacakları bol heyecanlı ve eğlenceli okumalar dilerim.

Genco Sümer

Agatha Christie‘nin ünlü detektifi Hercule Poirot, bir çok kez sinemada ve televizyon ekranlarında boy gösterdi. Bu yazımda sizlere bu oyunculardan ve filmlerinden söz etmek istiyorum


Austin Trevor
Gri hücreleriyle ünlü detektif, beyaz perdede ilk kez 1931 yılında, Alibi adlı bir filmle göründü. Senaryo, Agatha Christie’nin bir oyunundan uyarlanmıştı. Oyunun kaynağı ise Roger Ackroyd Cinayeti‘ydi.

Poirotu kimler oynadı

Hercule Poirot rolünde oynayan oyuncu Austin Trevor‘du. Sinemanın ilk Poirot’su olma ünvanını kazanan Trevor’un bu role seçilmesinin en önemli nedeni, İngilizceyi Fransız aksanıyla çok iyi konuşabilmesiydi.

1897-1978 yılları arasında yaşayan Trevor, İrlanda doğumluydu. Kariyerini İngiliz sinema ve tiyatrosunda yapmıştı. Uzun sanat hayatı boyunca bir çok filmde oynadı. Bunlar arasında özellikle Goodbye Mr. Chips’le hatırlanan aktör, 1969 yılına kadar tiyatrolarda sahneye çıkmaya devam etti.

Twickenham stüdyolarında çekilen bu filmden sonra, Trevor iki kez daha Poirot rolünde beyaz perdede göründü. Bunlar, gene aynı yıl çekilen Black Cofee ve 1934’teki Lord Edgware Dies (Lord Edgware’in Ölümü) filmleriydi. Austin Trevor, yıllar sonra, bir başka Poirot filminde, Alphabet Murders’da (ABC Cinayetleri) ama bu kez küçük bir rolde oynadı. Bu, aynı zamanda onun yer aldığı en son sinema filmiydi.

Margaret Rutherford

Lord Edgware’in Ölümü‘nden sonra uzun bir süre Hercule Poirot beyaz perdeden uzak kaldı. 1963 yılında After the Funeral (Cenazeden Sonra/Ecelin Çağrısı) romanının MGM tarafından filme çekildiğini duyan  hayranlarının sevinci ise fazla uzun sürmedi. Gösterime Murder at the Gallop adıyla girecek olan filmde Poirot’nun yerini Miss Jane Marple almıştı. Margaret Rutherford‘un başrolde oynadığı film, Agatha Christie’nin orijinal öyküsüne dayanıyordu. Aradaki tek fark, detektiflik görevini Miss Marple’ın yapmasıydı.

Senaryoda yapılan bu dramatik değişiklik Margaret Rutherford’un 1961’deki Murder She Said filmindeki Miss Marple rolünün başarısından kaynaklanmış olabilir. Anlaşılan, Rutherford’un komik ve eğlenceli oyunu, Amerikalıların hoşuna gitmiş. Siyah beyaz çekilen bu filmlerin devam edip bir seriye dönüşmesi de herhalde bundan.

Ertesi yıl çekilen başka bir filmde de  aynı şey oldu. Mrs. McGinty’s Dead (Fotoğraftaki Lekeler) isimli roman aslına sadık kalınarak Murder Most Foul adıyla çekildi ve gene Margaret Rutherford, aslında Hercule Poirot’ya ait olan detektiflik rolünü bu filmde de ondan çalmayı başardı.

Margaret Rutherford, aynı yıl bir Miss Marple filmi daha çevirdi:Murder Ahoy. Neyse ki bu film Agatha Christie’nin herhangi bir romanını ya da öyküsünü temel almıyordu. Böylece, Poirot’nun rolünü Miss Marple’a verme fantazisi iki filmle sınırlı kaldı.

Margaret Rutherford, İngiliz sinema ve tiyatrosunun önemli karakter oyuncularından biriydi. İlk filmini 1936’da çeviren Rutherford, aktif sanat yaşamını 1972 yılına kadar sürdürdü. Austin Trevor gibi, o da 1965 yılında çevrilen Alphabet Murders filminde kısa bir rol aldı.

Tony Randall

1965 yılında çevrilen Alphabet Murders (ABC Cinayetleri) ile Hercule Poirot, sinemaya yeniden bir dönüş yaptı. Bu kez, Hercule Poirot rolünü Tony Randall üstlendi. Aslında Poirot rolü için Zero Mostel düşünülmüştü. Senaryo da buna göre yazılmıştı. Ne var ki, Agatha Christie senaryoya itiraz etti. Bu da filmin çekimine geç başlanmasına yol açtı.Senaryo değişikliği ile birlikte, Poirot rolünü oynayacak aktör de değişti.

Film, romandan önemli ölçüde saptırıldı ve bir komediye dönüştürüldü. Bunda şaşılacak bir yan yoktu çünkü filmin yönetmeni Frank Tashlin komedi filmleriyle tanınan biriydi. Jery Lewis, Bob Hope gibi komedyenlerin filmlerini yönetmişti daha çok.

Poirot rolündeki Tony Randall  komik ve şapşal bir Poirot olarak görünüyordu  filmde. Arthur Hastings rolünü ise büyük İngiliz aktörü Robert Morley üstlenmişti.

Albert Finney

1974’de çevrilen The Murder On The Orient Express (Doğu Ekspresinde Cinayet), Agatha Christie, dolayısıyla Hercule Poirot filmleri arasında adından en fazla söz ettireni oldu.

Bunun en önemli nedeni oyuncu kadrosundaki zenginlikti. Adeta sinemanın bütün ünlüleri bu filmde bir araya gelmişlerdi. Lauren Bacall, Ingrıd Bergman, Anthony Perkins, Sir John Gielgud, Vanessa Redgrave, Sean Connery, Jacqueline Bisset, Michael York, bu ünlü oyuncuların sadece bir kısmıydı. Poirot rolü iseAlbert Finney‘e verilmişti bu kez.

1936 doğumlu bir İngiliz aktörü olan Finney beş defa oskara aday gösterildi. Ancak kazanamadı. Adaylıklarından biri de Doğu Ekspresinde Cinayet filmindeki Hercule Poirot rolüyle oldu. Oyuncunun performansı  Oskara aday olacak kadar etkileyiciydi ama Poirot ile benzerliği çok tartışmalıydı. Hercule Poirot hayranları için, Finney’i karikatürize edilmiş bir Poirot olarak izlemek ızdıraptan başka bir şey değildi.  Buna rağmen filmin, muhteşem oyuncu kadrosu, esas öyküye tamamen sadık kalması ve bir bölümünün İstanbul’da çekilmesi gibi nedenlerle, Agatha Christie uyarlamaları içinde apayrı bir yeri olduğu (hatta en iyisi olduğu) inkar edilemez.

İsveçli dadıyı oynayan Bergman’ın filmden bir Oskar kazandığını da belirtelim.

Sir Ian Holm

İngiliz sinema ve tiyatro oyuncusu Sir Ian Holm da bir televizyon filminde Hercule Poirot rolünü üstlendi. Murder by the Book isimli 45 dakikalık bu drama, bir çok bakımdan ilginç olmasına rağmen fazla bir ses getirmedi.

Agatha Christie ile onun detektifi Poiro’yu bir araya getiren televizyon filminin konusu, yazarla onun yarattığı kahramanı arasında geçen bir kedi-fare oyunudur. Hikaye, özgündür, Agatha Christie’nin hiçbir öykü ve romanı temel alınmamıştır.

Sir İan Holm’u, özellikle  Alien(Yaratık) filmindeki etkileyici androit Ash  rolüyle tanıyoruz. Ayrıca Yüzüklerin Efendisi’nin birinci ve üçüncü filmlerinde oynadığı Hobbit Bilge Babbins ve Beşinci Element filmindeki Vito Cornelius rollerini de unutulmazlar arasında sayabiliriz.

Peter Ustinov

1978’den itibaren seksenli yıllar boyunca Peter Ustinov‘un Poirot filmleriyle sinemalar şenlendi.
1978’de Nil’de Ölüm, 1982’de Evil Under the Sun, 1985’de Thirteen at Dinner (Lord Edgware’in Ölümü), 1986’da Dead Man’s Folly ve Murder in Three Acts (Üç Perdelik Cinayet) ve son olarak 1988’de Appointment with Death (Ölümle Randevu), Poirot hayranları için beklemedikleri bir hediye oldu.

Bu filmlerin içinde en iyisi 1978 yapımı Nil’de Ölüm’dür. Bu yapımda, tıpkı Doğu Ekspresinde Cinayet’de olduğu gibi,çok sayıda yıldız oyuncu  Peter Ustinov’a eşlik etmiştir.  Bette Davis, Mia Farrow, Jane Birkin, George Kennedy, Maggie Smith, Angela Lansbury, David Niven bu oyunculardan bazılarıdır. Bütün bu yıldızlar geçidine, Mısır’ın o eşsiz egzotik güzelliği ve Agatha Christie’nin romanına uyumlu senaryo da eklenince, ortaya seyredilmesi oldukça keyifli bir film çıkmıştır.

Aksayan tek nokta, Peter Ustinov’la hayat bulan Hercule Poirot’nun romanda anlatılan karakterle
ilgisinin çok az oluşudur ki, bunun da Poirot hayranları açısından az buz bir şey olmadığı açıktır.

Tony Randall’la başlayan, Finney’le doruğa çıkan komikleştirilmiş Poirot karakteri, Ustinov’un performansında biraz durulmuş ama hepten kaybolmamıştır. Ustinov, altı filmlik seri boyunca, en aykırı Poirot olmak için adeta elinden geleni yapmıştır. Agatha Christie’nin yazdığı Poirot ile en ufak bir benzerliği yoktur. Ustinov’la birlikte Poirot’nun aşırı kibarlığı kaybolmuş, yerini bariz bir kabalık ve görgüsüzlük almıştır. Beyaz çoraplarıyla ortalıkta dolaşan, yeri geldi mi horul horul uyuyan, askılı mayoyla denize giren, ak saçlı, ak bıyıklı bu Poirot, tüm babacan tavırlarına rağmen hayranları için tam bir hayal kırıklığıdır.

David Suchet

8 Ocak 1989 günü İngiliz televizyonunda yeni bir dizi film başladı. Dizinin adı Agatha Christie’s Poirot (Agatha Christie’nin Poirot’su) idi. Christie’nin bütün Hercule Poirot roman ve öykülerini televizyon ekranına taşımak kararını alan LWT şirketi çekilecek bölüm sayısını 70 olarak planlamıştı.
Dizinin tamamı 25 yıl sürdü. 8 ocak 1989’da The Adventure of the Clapham Cook ile başlayan bu serüven, 13 kasım 2013de The Curtain: Poirot’s Last Case‘in gösterilmesiyle sona erdi.

1930-1950 yılları arasında geçtiği varsayılan dizinin dönem tasviri son derece başarılıydı. O yıllara ait kıyafetler, otomobiller, art deco tarzı binalar, o dönemin Londra’sından park, sokak, metro ve pub manzaraları büyük bir incelikle ekrana yansıtılmıştı. Ancak, uyarlama yapılırken, bir çok karaktere ve olaya yer verilmemiş, yani romanlar bire bir filme alınmamıştı. (Bize göre dizinin tek kusuru budur.) Buna karşılık 1930’ların İngiltere’sinin ekrandaki görkemli yansıması kadar, olağanüstü mükemmellikte, kitabına uygun bir Hercule Poirot vardı karşımızda. David Suchet‘in oynadığı bu rol tüm zamanların en iyi Hercul Poirot performansıydı.

Öncelikle, yıllardır üzerine yapışan karikatürize edilmişlikten kurtulmuş bir Poirot’du bu. David Suchet, en ince ayrıntılara kadar, mükemmel oynuyor, Agatha Christie’nin yarattığı karakterin hakkını veriyordu. Öykülerinde onu tanımlayan ne varsa, hepsine uygun davranan, aynı sözleri söyleyen, aynı tavırları takınan bu son Poirot’nun tek sorunu, romanlarında belirtildiği gibi yumurta biçimi bir kafaya sahip olmayışıydı. Buna rağmen David Suchet’in Poirot’su özellikle bu eşsiz kahramanın fanatikleri tarafından çok sevildi ve tutuldu. 25 yıla yayılan 70 bölüm, yayınlandığı her sezonda ilgiyle izlendi. Dizide sadece Poirot değil, arkadaşı Arthur Hastings, Scotland Yard Baş Müfettişi Japp, sekreteri Miss Lemon, yazar arkadaşı Ariadne Oliver gibi kimi sürekli karakterler de olağanüstü başarılı bir biçimde hayat buldular. Romanlarında zamanla yaşlanan Poirot’yu, seri ilerledikçe gerçekten yaşlanan bir aktörün oynaması, bu diziyi sıradan bir televizyon dizisi olmaktan çıkarttı.

Alfred Molina

İngiliz televizyonlarında Agatha Christie’s Poirot dizisi yayınlanır ve David Suchet fırtınası eserken, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Doğu Ekspresi Cinayeti, 2001 yılında bir televizyon filmi olarak yeniden çekildi. 1934’de yazılan romanın öyküsünü günümüze getiren yapımda Hercule Poirot rolünü Alfred Molina oynadı.

Film, bir cinayeti çözmek için İstanbul’a gelen Poirot’nun final konuşmasıyla açılıyor. Tüm görüntü ve dekorlar, oryantalist bakış açısıyla biçimlendirilmiş. Poirot’nun kıyafeti bile sıcak Arap ülkelerinde Beyaz Avrupalı’nın üzerinde görmeye alışık olduğumuz türden. Otel lobisi pekala Nil’de Cinayet filminde set olarak kullanılabilir. Olay günümüzde geçiyor ama filmin 1974 yapımındaki komik İstanbul görüntüleri neredeyse aynen muhafaza edilmiş. Ne yazık ki, Türkiye’ye yönelik oryantalist hatalı bakış, David Suchet’in oynadığı, filmin 2010 yılı uyarlamasında da aynen vardır. Zina yapan bir kadın, Poirot’nun gözleri önünde taşlanarak öldürülür. Hem de 1935 yılında. Pes değil mi?

Uyarlamada mevsim de değişmiş. Kış yerine bahar gelmiş. Böyle olunca da haliyle trenin kara saplanması imkansız. Bu versiyonda trenin yolda kalmasına raylara düşen dev kayalar sebep oluyor.

Alfred Molina 1953 doğumlu İtalyan asıllı bir İngiliz aktörü. Sinema kariyeri Kutsal Hazine Avcıları‘nın ilk sahnelerindeki kısacık rolüyle başlamış. Genellikle karakter rollerini üstlenmiş. Doğu Ekspresi Cinayeti’nin 2001 versiyonunda Molina’nın Poirot’yla hiçbir ilgisi yok. Zaten onun da böyle bir derdi olmadığı belli. Badem bıyıklı bir Poirot. Gerisini siz düşünün artık.

Genco Sümer



Hercule Poirot yeniden aramızda.

Ölümsüz kahraman tam 39 yıl sonra geri döndü. 1975 yılında inen Perde, 2014 yılında yeniden açıldı. 4 Eylül sabahından itibaren Hercule Poirot‘nun yeni macerası Monogram Cinayetleri kitapçı vitrinlerinde boy göstermeye başlamış durumda.

Monogram cinayetleri

Hercule Poirot kimdir?

Agatha Christie tarafından yaratılmış, tüm zamanların en ünlü kurgusal dedektifidir Poirot. Belçikalıdır, bu yüzden İngilizceyi Fransız aksanıyla konuşur. Bu da onun hep Fransız zannedilmesine yol açar. Christie’nin en uzun soluklu karakteridir. 33 romanda ve 54 kısa öyküde yer almıştır. Düzen ve simetri hastasıdır. Kahve yerine kakao içer. İyi ısıtılmayan evlerden nefret eder. Ayağını sıkan rugan ayakkabılar giyer. Herzaman iki dirhem bir çiçek giyinir. Cinayetleri beynindeki gri hücrelerin yardımıyla çözdüğünü sık sık tekrarlar.  Kendisini övmeye bayılır. En kötü yanı ben merkezcil kişiliğidir. Bu yüzden Agatha Christie, ondan hiç hoşlanmamıştır. Ama okuyucuları, Detektif Hercule Poirot’yu çok sevmişlerdir.

Agatha Christie Hayranı Bir Yazar

Monogram Cinayetleri‘nin yazarı Agatha Christie değil. 1971 doğumlu Sophie Hannah yazmış bu yeni romanı. Hannah 1971 doğumlu , eşi ve iki çocuğuyla Cambridge’de yaşamını sürdürüyor. Kendisiyle yapılan röportajda, koyu bir Christie hayranı olduğunu belirten Sophie Hannah aynı zamanda İngiltere’nin önde gelen şairlerinden biri.

Polisiye kitap: Monogram Cinayetleri

Annesi Rosalind’in 2004’teki ölümünden sonra, anneannesi Agatha Christie’nin mirasına tek başına sahip olan 71 yaşındaki torunu Mathew Prichard, “Sophie Hannah’nın büyükannemin eserlerine duyduğu hayranlık öylesine güçlü ki, kurguladığı bu eseri okuyunca, yeni bir Agatha Christie’nin doğmasına karar verdik,” demiş. Monogram Cinayetleri‘nin basımı bu karardan sonra gerçekleşmiş.
Prichard’ın böyle bir yetkisi var mı yok mu bilmiyorum ama bu kararın iyi netice verip vermeyeceği konusunda ben kuşkuluyum.

İflah olmaz bir Poirot hayranı olarak, onun yepyeni bir macerasını okumak elbette çok heyecan verici, çok hoş bir durum. 39 yıl sonra gelen bu sevinçli haberi kutlamak bile gerekebilir. Son kırk yıl içinde bütün Agatha Christie öykü, roman ve oyunlarını, defalarca okumuş, filmlerini defalarca seyretmiş birine bundan daha güzel verilecek bir hediye yoktur sanırım.

Ama riskli bir hediye bu. Çünkü, işin içinde Christie’deki keyfi alamamak da var. Yazar eğer Agatha Christie’nin üslubu dışına çıkmış ve onun yazma taktiklerinden uzaklaşıp kendi tarzını öne geçirmişse, hayal kırıklığı da kaçınılmaz olur. Ne de olsa cinayet romanlarının kraliçesi olarak adlandırılan bir yazar söz konusu burada. Gelmiş geçmiş en mükemmel polisiye romanları yazan (Roger Ackroyd Cinayeti, ABC Cinayetleri, On küçük Zenci ve benzerleri gibi), okuyucunun gözünü ustaca boyayıp hakikatleri ondan gizleyebilen, atmosfer yaratmada açık ara birinci olan ve en nihayet dünyada en uzun süre sahnelenen tiyatro oyunu (Fare Kapanı, 62 yıl) rekorunu elinde bulunduran bir yazarın arkasından yazmak kolay olmamalı.
Ancak, reklam amaçlı olsa da yapılan yorumlar, nitelikli bir polisiye roman vadediyor bize. En azından Sophie Hannah’nın şarliğinin yanı sıra, kendini kanıtlamış iyi bir gerilim-gizem (mysterious) yazarı olduğunu biliyoruz. Gene de Agatha Christie’nin yazdığı gibi yazılmamış bir Poirot romanının, beni çok rahatsız edeceğini şimdiden söylemem yanlış olmaz.
Monogram Cinayetleri’ni bir an önce okumalıyım.

Genco Sümer