Kara Sapka, tam olarak kimliğini açıklamadığından dolayı, kendisi bizim gizemli yazarımız.

Tam olarak kim olduğunu biz de bilmiyoruz ancak polisiye hikaye
ve denemelerini zevkle okuyoruz. Karaşapkanın polisiye hikayelerini, sizlerin de bizim gibi sabırsızlıklı bekleyeceğinizden eminiz.

Kara Şapka’nın sitemizdeki yazılarına ulaşmak için tıklayınız: 

 

KISA POLİSİYE HİKAYE: EFENDİ

BITMEK   BITMEK BILMEYEN BULANIK SISLER, KARMAKARIŞIK GÖRÜNTÜLER VE SONSUZ ÇIĞLIKLAR ARASINDAN YÜKSEK VE SERT BIR SES DUYDU.‘EĞIL VE EFENDINE ITAAT ET!’

Gözlerini zorlukla araladı. Göz bebeklerine aniden saplanan paslanmaz çeliğin ışıltısıyla birden hatırladı. Bu bir filmdi. Filmde bir sahneydi. Kesinlikle öyleydi. Ama bu tüm vücudunu kaplayan keskin ve dayanılmaz acı…
Ne olursa olsun rolünü oynamalıydı. Hatta o kadar iyi oynamalıydı ki gören herkesin ağzı hayranlıktan açık kalmalı, gözleri yuvalarından fırlamalı, herkes onu konuşmalıydı. Bu, onun hayatının şansıydı. Berbat, rezil, zavallı, acınası ve yoksul hayatının…

polisiye hikaye efendi

Sahip olduğu tüm gücü sonuna kadar kullanarak efendisi için öne doğru eğildi ve oturduğu koltuktan sürünürcesine kalkmaya çalışırken zemindeki kan gölüne yuvarlandı. Sanki vücudunda var olan tüm kemikler kırılmış, tüm lifler kopmuş, tüm hücreler parçalanmıştı. Başındaki sarı peruk bir yana; siyah, topuklu ve şimdiye kadar giydiği en pahalı ayakkabılar başka bir yana fırlamıştı.
‘Geri zekâlı! Beceriksiz orospu! Kalk!’
Canı o kadar yanıyordu ki, bir de üstüne bunları duymak ruhunda ani bir fırtına yaratarak tüm dengesini bozdu. Yavaşça, hem pişmanlık hem de nefretle başını kaldırdı. Efendisinin gözlerinin içine baktı. Bir kaç kalp atımı süre sonra birden zihnine paslı bir bıçak gibi saplanan gerçeği anladı. Ağzından tükürürcesine tek bir kelime çıktı.
‘Pislik!’
Ve bu son kelimesi oldu. 

POLİSİYE HİKAYE: 2
İstiklal Caddesi’nin arka sokaklarından birinde, tavanından zeminine simsiyah döşenmiş, hard rock çalan bir barda, tek başına, ahşap bir bar taburesinde dördüncü birasını içmekte olan Ateş, sıkıntıyla içini çekti. Dövmeci Katil davasının üzerinden neredeyse üç ay geçmişti ve o zamandan beri doğru düzgün bir dava gelmemişti önlerine.
Başlarda zor ve gizemli gibi görünüp, birinde katilin akrabalardan, diğerinde ise tanıdıklardan biri olduğu iki basit dava çözmüşlerdi. Katilin kurbanın ailesinden, akrabalarından, tanıdıklarından veya arkadaşlarından biri çıktığı davalardan nefret ederdi. O zaman bir cinayet çözmüş sayılmazlardı; sadece katili ortaya çıkarmış olurlardı. Ateş’e göre ikisinin arasında dağlar kadar fark vardı.
Oflayarak başını sallayıp kalan birayı bir dikişte bitirdi ve bardağı sertçe ahşap bara koydu. Çıkan tok sesle birlikte zayıf, çelimsiz, ukala görünüşlü barmen başını kaldırıp aşağılayan gözlerle ters ters baktı. Ateş aldırmayarak ayağa kalktı. Uzun saçlı, deri ceketli, dövmeli motosikletçi tipler, her yeri piercingli, siyah giyinmiş simsiyah dudaklı kızlar, kafa sallayarak kendinden geçmiş çiftler ve hiçbir şeye aldırmadan tepinen gruplardan oluşan insan kalabalığını yararak tuvalete giderken kendini tamamen buraya ait hissetti. Burası dünyada insanın kendisi olabileceği nadir yerlerden biriydi. Burası saf gerçeklikti. Ve Ateş’e göre bir şey ne kadar kirli ve kötüyse gerçeğe o kadar benzerdi.
Tuvaletten dönüp taburesine otururken beşinci birasını söyledi. Barmenin doldurmakta olduğu birayı beklerken az önce bardağın durduğu altlığın üzerinde kırmızı kalplerle süslenmiş küçük bir hediye kutusu gördü. Kaşlarını çatarak baktı. Tanıdığı hiç kimse böyle aptal sürprizler yapmaz, böyle bir zevzekliğe kalkışmazdı. O zaman bu bir eşek şakasıydı. Kuşkuyla çevresine bakındı. Herkes, her şey beş dakika önceki gibi görünüyordu. Tuhaf bir durum ya da biri yoktu. İşte bu oldukça garipti.
‘Bunu bırakanı gördün mü?’ diye sordu bira dolu beşinci bardağı önüne koymakta olan barmene. Barmen umursamaz bir tavırla omuzlarını silkerek işine döndü. Ateş bir süre şüpheli gözlerle elindeki kutuyu evirip çevirdikten sonra yavaş ve düşünceli hareketlerle açtığı anda bunun bir şaka olmadığını anladı ve gördüğü şey karşısında kanı donarak bakakaldı.
Kutuda, göz bebeklerine birer toplu iğne saplanmış, kenarlarından kırmızı, paramparça damarlar sarkan buz mavisi bir çift göz dehşetle ona bakıyordu…
POLİSİYE HİKAYE: 3
Kutuyu hemen kapatıp cebine attı, birasından hızlı birkaç yudum içip barın üstüne para bıraktı ve aceleci adımlarla çıktı. Karşıdaki boş binanın önüne bıraktığı Harley’ine atlayıp gaza bastı. Hava çoktan kararmış, İstiklal Caddesi bol parfüm, bol heyecan ve bol bol kahkahaya bulanmıştı.
Bir kaç dakika sonra Büro’ya vardığında, motosikletini park edip karşıya geçerken çalışma odasının ışığının yandığını gördü ve içinde berbat bir hisle merdivenleri ikişer ikişer atlayarak hızla odaya çıktı.
Yaprak yuvarlak toplantı masasında kapıya arkası dönük oturuyordu. Ayak seslerini duyunca başını çevirdi. Endişeli ve meraklı gözlerle Ateş’e baktı. Ateş hiçbir şey demeden girip karşısına oturdu ve oturur oturmaz da Yaprak’ın önündeki kırmızı kalplerle süslü kutuyu gördü.
‘Ne var içinde?’ diye sordu şaşkınlığını üzerinden attıktan hemen sonra. Yaprak kutuyu masanın üzerinden önüne sürdü, Ateş alıp sabırsızca açtı. İçinde paslanmaz çelik, sivri bir şişe geçirilmiş, acemice kesilmiş iki küçük kulak onu bekliyordu.
‘Sence bu ne anlama geliyor?’ diye sordu Yaprak, titreyen bir sesle.
‘O kadar da kötü olmadığını düşünüyorum.’ dedi Ateş hafifçe gülümseyerek. ‘Sen bir de benimkini gör.’ Cebindeki kutuyu çıkarıp açtı. Kutunun içindeki toplu iğne saplanmış göz kürelerini gören Yaprak önce irkildi, sonra da kaşlarını çatarak düşünmeye başladı.
O sırada aniden içeri dalan Ece ‘Keyfinizi kaçırmak istemem çocuklar ama bugün bana korkunç bir şey geldi.’ diyerek elindeki kırmızı kalpli kutuyu masaya bıraktı. Ancak masadaki diğer iki kutuyu görünce dondu kaldı.
‘Birilerinin günü de en az benimki kadar kötüymüş anlaşılan…’ diye mırıldandı dehşete düşmüş bir ses tonuyla.
POLİSİYE HİKAYE: 4
ECE’NIN MASAYA BIRAKTIĞI KUTUYU ALIP HIZLA AÇAN YAPRAK BAŞINI ENDIŞEYLE SALLAYARAK ATEŞ’E BAKTI. KUTUDA, ÜZERINDEKI KANLAR KAHVERENGIYE DÖNÜŞMÜŞ VE TAM ORTASINA SAPSIZ BIR NEŞTER BIÇAĞI SAPLANMIŞ BIR DIL VARDI.
Bir süre sessizce masanın tam ortasında yan yana duran üç kutuyu da incelediler.
Göz. Kulak. Dil. İğne. Şiş. Neşter.
Telefona ilk sarılan Ece oldu.
‘Bora, bugün sana kalpli bir kutu geldi mi? Hayır mı?’ Üçüne de gelen kutuları ve içindekileri anlattıktan sonra Bora’dan çıkıp karavanın etrafını kolaçan etmesini istedi. Bir kaç dakika sabırsızca kıpırdanarak, dolaşarak bekledikten sonra ‘Tamam, sağ ol.’ diyerek kapattı.
‘Bora’ya kutu falan gelmemiş.’ dedi kuru bir sesle. Bir süre düşündükten sonra devam etti. ‘Tam anlamıyla bir meydan okumayla karşı karşıyayız. Ancak bu seferki polise değil, ilk defa bize yapılmış bir meydan okuma.’
‘Böylesi daha iyi.’ diye yanıtladı Ateş. ‘Kendi işimize bakarız.’
‘Polise bildirmeyecek miyiz?’ diye sordu Ece kaşlarını kaldırarak.
‘Çözene kadar hayır.’ diye cevapladı Ateş itiraza yer bırakmayan sert bir sesle. Ece omuzlarını silkerek oturdu ve ‘Bana uyar.’ dedi. Yaprak ise pür dikkat kutuları inceliyordu.
‘Dövmeci Katil davasının etkisi olmalı.’ dedi hafif bir sesle. Sonra başını kaldırıp Ece ve Ateş’e baktı. ‘Hatırlarsanız katil yakalandıktan sonra, bir süre bütün gazete ve televizyonlar Büro ve biz üçümüzden bahsediyordu. Belki de bu yüzden Bora’ya kutu gelmedi. O basında görünmedi çünkü.’
‘Haklısın.’ diye onayladı Ece.
‘Kutu bana barda tuvalete gittiğim sırada geldi. Biri bardak altlığının üstüne koymuştu.’ dedi Ateş gözlerini buz mavisi göz kürelerine dikerek. ‘Sizinkiler?’
‘Benimki posta kutusundaydı.’ dedi Ece. ‘Bütün gün dışarıdaydım. Akşam eve girerken posta kutusuna baktığımda bu kutuyu buldum. Bizim apartmanda posta kutularının anahtarı yoktur. Beni takip edip evimi ve dairemi öğrenmiş olmalı.’ Bunu söylerken eli istemsizce belindeki 45′lik Colt’a gitti.
‘Ben bugün biraz alışveriş yaptım.’ diye devam etti Yaprak. ‘Tünel’deki şu kocaman, ikinci el giysiler, kostümler satan dükkândan bir şeyler aldım, denemek için kabine girdim. Giyindim, çıktım, aynaya baktım. Oradakilerle biraz sohbet ettim. Tekrar kabine girdiğimde çantamın üzerinde bu kutu duruyordu. Dükkânın iki çalışanı da yanımdaydı. Benden başka müşteri yoktu. Kimse bir şey görmedi yani.’
‘Ustaca ve akıllıca.’ diye yorum yaptı Ece. ‘Yani bugün hepimiz takip edildik.’
‘Pekala…’ dedi Ateş bir süre sonra. ‘Yaprak sen kutuları alıp laboratuvara çık ve analiz et. Bora’yı da ara, birlikte çalışın. Raporları yarın sabah istiyorum.’ Yaprak hemen ayağa kalkıp kutuları kaptı ve odadan çıktı.
‘Ece sen de eve git.’ dedi Ateş. ‘Yarın Yaprak’ın bulguları ışığında ne yapacağımıza karar veririz.’
Ece sessizce başını salladı ve çıktı. İstiklal Caddesi boyunca yürürken silahıyla yatmaya karar verdi. Belli olmuştu. Bu gece uyuyamayacaktı. Hatta bu kutuları göndereni bulana kadar rahat etmesi imkânsızdı.
Bir kitapçıya girip birkaç cinayet filmi almaya karar verdi. Eğer şanslıysa, belki izlemediği bir Hercule Poirot filmi bile bulabilirdi. Yüzlerce filmin arasında dolaşırken gözü birden Nuri bilge Ceylan’ın Üç Maymun filmine takıldı.
Ve olduğu yere çakılı kaldı.
POLİSİYE HİKAYE: 5
‘Üç maymun…’ diye düşündü kalbi deli gibi çarparak. ‘Görmedim. Duymadım. Bilmiyorum. Göz. Kulak. Dil.’ Hemen telefona sarılıp Ateş’i aradı.
Ertesi sabah erkenden, sık sık kahvaltı yaptıkları simitçide buluştular. Hepsinin asık suratından ve şiş gözlerinden dün geceyi uykusuz geçirdikleri belliydi. En geç Yaprak geldi, koyu, sade bir kahve alıp elindeki dosyayı masaya koydu ve heyecanla oturdu.
‘Analizleri az önce bitirdim.’ diye heyecanlı bir sesle anlatmaya başladı. ‘Kutular sıradan. Hediye satan herhangi bir yerden alınmış olabilirler. Her üç kutuda da aynı parmak izlerine rastladım. Hem de çok fazla sayıda. Bora parmak izlerini hiç bir sistemde ve veri tabanında bulamadı. Böyle bir kayıt yok.’ Kahvesinden büyük bir yudum alıp devam etti.
‘Ancak her üç organ da farklı kişilere ait. Yirmili yaşlarının ortalarında üç farklı kadına. Organlar kadınlar öldükten sonra çıkarılmış. Yani yeni bir seri katille karşı karşıyayız.’ İçini çekerek sustu.
‘DNA’larını Ulusal DNA Veri Bankası’nda tarattım.’ diye soğukkanlılıkla devam etti Bora. ‘Ve sadece birinin kimliğini buldum. Gözün sahibini. 2 ay önce kaybolmuş. Adli tıp aileden DNA örneği almış ve veri bankasına girmiş ama şimdiye kadar bir sonuç alınamamış. Polis de evden kaçtığına hükmedip soruşturmayı kapatmış.’
‘Kimmiş peki?’ diye sordu Ateş.
‘Figen Tunabay. 1988 doğumlu. Lise terk. Kayda değer bir güzelliği var.’
‘Dolapdere için fazla güzel.’ diye ekledi Yaprak dosyadan kızın fotoğrafını çıkarırken. ‘Pembe hayaller peşinde koşarken kaçmış ya da kandırılmış olması bence oldukça muhtemel.’
Hepsi kızın uzun, açık kumral, gür saçlarına ve gülümseyen buz mavisi gözlerine üzüntüyle baktı. İlk toparlanan Ateş oldu.
‘Ece gönderilen göz, kulak ve dilin üç maymuna gönderme yaptığını düşünüyor. Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Katil bizi açıkça tehdit ediyor.’
‘Kesinlikle. Bize aynen şunu söylüyor.’ dedi Ece tedirgin bir sesle. ‘Kutuda parmak izi bırakacak ve sizi bir adım arkanızdan takip edecek kadar kendime güveniyorum. Beni göremez, duyamaz, bilemezsiniz ama olur da bulursanız size özel iğne, şiş ve neşterlerim var.’
Hepsi belli belirsiz irkildiler. Masada aniden ağır ve boğucu bir sessizlik oldu.
‘Yaprak, sen az önce Dolapdere mi dedin?’ diye sordu Ateş bir süre sonra.
‘Evet.’ diye cevapladı Yaprak. ‘Kız orada doğmuş büyümüş. Babası araba tamircisi. Beş kardeşler. Adresi dosyada.’
‘Güzel. İyi iş çıkarmışsınız çocuklar. Gidin biraz uyuyun.’ dedi Ateş ve sonra Ece’ye döndü.
‘Senin Subaru’yu küçük bir gezintiye çıkaralım mı?’
POLİSİYE HİKAYE: 6
Yarım saat sonra Kasımpaşa üzerinden Dolapdere’ye varmışlar, ellerindeki adrese göre Dolapdere’nin dik yokuşlarından birine çıktıktan sonra sağdaki bir ara sokağa girmişlerdi. Burası, ahşap ve her an yıkılacakmış gibi görünen eğreti evlerin birbirine yaslanarak ayakta durduğu, pencerelerden asılan rengarenk çamaşırların hafif rüzgarla sallandığı, ellerinde kuru ekmek sokakta top oynayan çocukların arabaların peşinden koştuğu o gizemli mahallelerden biriydi.
Yıpranmış ahşap kapıyı çalıp yavaşça açılana dek beklediler. Ateş onlara kapıyı açan orta yaşlı, omuzları çökmüş kadına cinayet masası yıllarından kalma eski polis kimliğini gösterip Figen Tunabay hakkında konuşmak istediklerini söyledi.
Kadın gözleri dolarak ‘Buldunuz mu?’ diye sordu umutla.
‘Kızınız mıydı?’ diye sorguya başladı Ateş.
‘Hee ama aklı bi karış havadaydı. Zaten hep ondan başına geldi bunlar.’ diye dövündü kadın ağlayarak.
‘Kaybolduğu zamanlar…’ diye söze girdi Ece ‘dikkatinizi çeken bir şey var mıydı? Görüştüğü biri, bahsettiği tuhaf bir şey, başına gelen garip bir olay…’
‘Yok.’ diye yanıtladı kadın burnunu çekerek. ‘Ama işte herkesler bilir buralarda, artiz olmak istiyodu benim kızım. Çok güzeldi çook. Kaçmış gitmiş dedi polisler. İnsan hiç anasını arayıp sormaz mı?’
Ece içini çekip üzüntüyle kadına baktı. Şimdi bu zavallı kadıncağıza, kızının gözünü bulduklarını nasıl söyleyeceklerdi? Hangi anne bunu kaldırabilirdi?
‘Babası nerede? Onunla da görüşsek iyi olur.’ dedi Ateş.
‘İştedir o tamirdedir. Tamirhanelere gidin, Adnan ustayı sorun. Herkes bilir.’ diye cevapladı kadın. Sonra Ece’ye döndü. ‘N’oldu kızıma? Sen söyle.’
‘Kızının başına kötü şeyler geldiğini, kötü bir adamın elinde olduğunu düşünüyoruz.’ dedi Ece elinden geldiğince yumuşak bir tonla. ‘Neler olduğunu ve kızının yerini henüz bilmiyoruz. Bulunca sana haber vereceğiz.’
Kadın gözyaşlarını tülbentinin ucuna silerek ‘Kolay gelsin size kızım.’ dedi ve eliyle yavaşça, yalvaran gözlerle Ece’nin koluna dokunduktan sonra kapıyı kapatarak içeri girdi. Ece de üzüntülü bir yüzle çoktan arabaya doğru yürümeye başlamış olan Ateş’in peşine takıldı.
Tamirhaneye gidip Adnan ustayı bulduklarında o da benzer şeyler anlattı. Ece ve Ateş kimi sorgularsa sorgulasınlar benzer yanıtları alacaklarını anlamışlardı. Burada boşuna vakit kaybediyorlardı ama yapacak başka bir şeyleri de yoktu. Ellerindeki tek ipucu buydu.
Tam Adnan ustayla konuşmalarını bitirip çıkmak üzereyken kapıdan girmekte olan uzun boylu, kıvırcık saçlı, esmer genç bir adam onları görünce bir an duraksadı, bembeyaz kesildi, geri adım attı ve aniden koşmaya başladı. Ateş hemen silahını çıkarıp fırladı ve Ece de peşlerine takıldı.
Şimdi Dolapdere’nin tozlu yokuşlarında zorlu bir kovalamaca başlamıştı.

POLİSİYE HİKAYE: 7
Esmer adamın peşinden var gücüyle koşan Ateş, bir arabanın bile zor geçebileceği, oldukça dar bir ara sokağa saptı. Bir kaç adım arkasında Ece koşuyordu. Bomboş sokağa girince ikisi de derin bir nefes aldılar. Burası bir çıkmaz sokaktı. Adamı yakalamalarına ramak kalmıştı.
Ateş yavaşlayıp silahını doğrulttu ve ‘Dur! Polis!’ diye bağırdı, nişan aldı. Adam oralı bile olmadan koşmaya devam etti. Ateş’in tetiğe basmasıyla adamın sokağın sonundaki iki apartmanın arasına girip gözden kaybolması bir oldu. Iskalamıştı. Adamın arkasından var gücüyle koşan Ece iki bina arasındaki paslanmış, demir bir çite tırmanmaya çalışan adamı sert bir tekmeyle yere indirdi, gözlerinin içine bakarak eğildi ve Colt’unu adamın şakağına dayadı.
‘Kıpırdarsan ölürsün!’ dedi nefes nefese.
Yanlarına gelen Ateş adamı ayağıyla ters çevirdi, sert bir hareketle ellerini arkadan kelepçeledi ve tekrar yüzünü döndürdü.
‘Söyle!’ dedi dişlerini sıkarak. ‘Neden kaçıyorsun? Ne halt karıştırdın?’
‘Yemin ederim ben çalmadım abi. N’olur bırakın beni. Benim bir suçum yok.’ diye yalvarmaya başladı adam. Ateş ve Ece birbirlerine baktılar. Adamın Figen Tunabay’ın kaybolmasıyla ilgisi olmayabilirdi.
‘Baştan anlat.’ dedi Ece silahıyla adamın kafasını dürterek.
‘Adnan ustanın oradan çalınan araba…’ diye başladı adam sesi titreyerek. ‘Usta benim çaldığımdan şüpheleniyor. Bana bir kaç soru falan sordu. Yani bir kaç hırsızlık vukuatım vardı eskiden… Ama aklandım abi! Yemin ederim ben bir şey çalmadım.’
Ece oflayarak ayağa kalktı ve silahını beline soktu. Ateş adamın kelepçelerini çözdü. ‘Kaybol!’ demesiyle adam tökezleyerek yerden kalktı ve bir kaç saniye içinde yok oldu.
Ateş var gücüyle demir çite bir tekme attı. ‘Elde var sıfır.’ dedi burnundan soluyarak…
POLİSİYE HİKAYE: 8
Yokuş aşağı, arabayı park ettikleri yere doğru hayal kırıklığı içinde, sessizce yürümeye başladılar. O sırada aniden önlerine çıkan, uzun boylu, narin yüzlü, uzun simsiyah saçlı bir genç kız ‘Figen’i mi sordunuz annesine?’ diyerek ürkek adımlarla yavaşça yanlarına geldi. ‘Bulundu mu yoksa?’
‘Hayır.’ diye başını iki yana salladı Ece. ‘Arkadaşın mıydı Figen?’
‘Evet.’ dedi kız gözleri dolarak. ‘Beraber büyüdük.’
‘Şu annesinin bahsettiği artist olma sevdası neydi?’ diye doğrudan konuya girdi Ateş.
‘Figen çok güzeldi. Herkes peşindeydi ama o kimselere yüz vermezdi. Küçüklükten beri televizyona çıkmak isterdi. Ama…’
‘O zaman sevgilisi falan yoktu.’ diye kızın sözünü kesti Ece.
‘Yoktu.’ dedi kız kendinden emin bir şekilde. ‘Ama o yönetmen yüzünden kaçtı Figen.’
‘Yönetmen mi?’ diye sordu Ece heyecanla. Elinde olmadan sesi biraz yüksek çıkmıştı.
‘Bir gün mahalleye bir yönetmen geldi. Böyle sıska, burnu büyük, havalı biri. ‘Film çekicem, oyuncu lazım’ diye dolandı buralarda bir kaç gün. Mahallenin gençleri dövüp kovdular sonra. Ama ben Figen’le konuşurken gördüm onu. Zaten bir kaç gün sonra da Figen kayboldu.’
‘Bunları niye polise anlatmadın?’ diye sordu Ateş.
‘Anlattım.’ dedi kız omuzlarını silkerek. ‘Yarım yamalak dinleyip bir şeyler yazıp gittiler. Bir daha da gelmediler zaten.’
‘Peki bu yönetmenin adını biliyor musun?’
‘Kenan Doğruer. Kartı var bende. Hepimize kart dağıttı.’
‘Kartı mı?’ dedi Ece ve Ateş aynı anda heyecanla.
POLİSİYE HİKAYE: 9
Yarım saat sonra kızın adını, adresini, yönetmenin kartını almış ve Yaprak’ın çizmesi için kızın sesinden adamın ayrıntılı bir tarifini Ece’nin telefonuna kaydetmiş Büro’ya dönüyorlardı. Ayrıca, yönetmenin kartın üzerindeki parmak izlerinden ayırmak için kızın parmak izlerini de almışlardı. Ece yolda Bora’yı aradı.
‘Kenan Doğmazer.’ dedi. ‘Yönetmenmiş. Bir araştır bakalım hangi filmleri çekmiş?’
Büro’ya vardıklarında doğru Yaprak’ın laboratuvarına çıktılar. Yaprak camdan dışarı bakarak kahve içiyordu.
‘Uyumadın mı?’ diye sordu Ece.
‘Gündüz uyuyamam.’ diye cevapladı Yaprak gülümseyerek. ‘Sizi bekliyordum. Bir ipucu var mı?’
‘Şansımız baştan kötü gitti ama sonra çok sağlam bir ipucu yakaladık.’ dedi Ateş elindeki kartı Yaprak’a uzatarak. ‘Parmak izi ve DNA.’ Yaprak hemen kartı alıp çalışmaya koyuldu. Ateş ve Ece de termostan birer kahve doldurup camın önündeki masaya oturdular.
‘Figen kaçırılalı iki ay olmuş.’ dedi Ateş. ‘Yani bu pislik kızlara uzun süre işkence ediyor.’
‘Narsistik kişilik bozukluğu.’ dedi Ece gözlerini kısarak. Bir süre sessizce düşündükten sonra devam etti. ‘Katil kendini tüm dünyadan üstün görüyor, çok önemli, çok özel, çok başarılı ve çok zeki olduğu duygusunu taşıyor. İnsanların ona itaat etmesini, hayran olmasını, herkesin onunla ilgilenmesini bekliyor.’
‘Kesinlikle.’ diye onayladı Ateş. ‘Bizi takip etmesinden, kutulara bıraktığı parmak izlerinden ve iğne, şiş, neşterle tehdit etmesinden açıkça belli. Kendine aşırı güveniyor.’
‘Bu tür kişilikler mutlak itaat bekler.’ dedi Ece. ‘Bu kızları bu tür duygularını tatmin etmek için kaçırmış olabilir. Hatta yönetmen olduğuna pek ihtimal vermiyorum. Muhtemelen bu yönetmen yalanıyla Figen gibi pembe hayaller peşinde koşan, kenar mahallelerde yaşayan kızları istediği yere çekiyor. O kulak ve dilin sahibi de Dolapdere’ye benzer ya da yakın yerlerden olmalı. Katil bu tür yerlerde ava çıkıyor.’
‘Ve onları hapsedip bütün kontrol ve itaat duygularını tatmin ediyor.’ diye devam etti Ateş.
‘Ta ki kızlar bir gün itaat etmekten vazgeçene ya da ona hakaret edene kadar.’ diye tamamladı Ece. ‘İşte narsist kişileri en çok öfkelendiren budur; yargılanmak, eleştirilmek, aşağılanmak, yok sayılmak ve hakaret edilmek. Kızların ne kadar yaşayacağını bence bu belirlemiştir. Anlaşılan Figen iki ay dayanabilmiş.’
‘İtaat etmezsen ölürsün…’ diye mırıldandı Ateş başını sallayarak.
POLİSİYE HİKAYE: 10
Ece’nin bir kaç dakika sonra çalan telefonuna kadar ikisi de konuşmadı. Arayan Bora’ydı.
‘Kenan Doğmazer diye biri yok.’ dedi. ‘Aklınıza gelebilecek bütün sistemleri taradım. Yok. Sahte isim olmalı.’
‘Pekâlâ. Birazdan e-postana bak.’ dedi Ece. ‘Sana bir robot resim göndereceğim. Onu yapılandırıp fotoğraf haline getirmeni ve bana geri göndermeni istiyorum.’
Telefonu kapattı. ‘Kenan Doğmazer sahte.’ dedi Ateş’e. ‘Tahminlerimiz doğru çıktı. Yönetmen numarası yapıp kızları kandırıyor, istediği yere çekiyor.’
‘Deneme çekimi yalanı.’ dedi Ateş sıkıntıyla başını sallayarak.
O sırada Yaprak elinde bir kâğıtla yanlarına geldi.
‘Tam bir eşleşme.’ dedi heyecanla ‘Sizin yönetmenin kartındaki parmak izleriyle, bize gönderilen kutulardaki parmak izleri eşleşti.’
‘Bu çok iyi işte. Doğru iz üzerindeyiz.’ dedi Ateş. Ece Yaprak’a yaklaştı.
‘Yaprak, şimdi sana Dolapdere’deki sorgudan elde ettiğimiz bir ses kaydı dinleteceğiz. Bu kayda göre bize bir robot resim çizmeni istiyorum. Elimizde çok yüksek ihtimalle katilin resmi olacak.’
‘O zaman hemen başlayalım.’ dedi Yaprak telaşlı bir sesle. ‘Belki elinde başka kızlar vardır. Onları kurtarırız.’
Kağıt kalem alıp masaya oturdular ve ses kaydını başlattılar. Yarım saat sonra ortaya çıkan resme bakan Ateş’in gözlerinde tehlikeli kıvılcımlar parlıyordu.
‘Bu pisliği tanıyorum!’ dedi dişlerini sıkarak.
POLİSİYE HİKAYE: 11
Ateş öfkeyle fırladı, Ece de onu takip etti, üç saniye içinde odadan çıkmışlardı. Yaprak arkalarından merakla bakakaldı.
‘Kim o?’ diye sordu Ece sokağa çıktıklarında. Harley’in yanına koşan Ateş, cevap vermeden Ece’ye bir kask attı ve ‘Atla!’ dedi sertçe. Ece’nin arkasına binmesiyle gaza bastı.
Birazdan İstiklal Cadde’sinin ara sokaklarından birindeki bir rock barın önüne park etmişlerdi. Ateş silahını çıkardı ve hızla içeri girdi, bara yöneldi.
Sanki içeri bir bomba düşmüştü. Herkes donmuş, hatta nefesini tutmuş onlara bakıyordu. Ateş gözlerini kısarak silahını barmene yöneltti.
‘Dün akşamüstü çalışan barmen nerede? Saat 8 civarı burada, bardaydı.’ dedi sert bir ses tonuyla. Şaka yapmadığı ve en ufak bir terslikte silahını ateşleyeceğini anlayan barmen ellerini istemsizce havaya kaldırarak konuştu.
‘Kemal mi?’ diye sordu ufak tefek barmen sesi titreyerek. ‘Biz ikimiz dönüşümlü çalışırız. O saat 6′da gelir.’
‘Kemal ne?’ diye sordu Ece.
‘Kemal Donmazer.’ dedi barmen Ece’nin arkasında bir yerlere bakarak.
‘Adresi yaz.’ dedi Ateş. Barmen aceleyle bir not kâğıdına bir şeyler yazıp Ateş’e uzattı. Kâğıda bakan Ateş suratını buruşturdu.
‘Off! Bu saatte trafik vardır. Güngören’e varmamız saatler sürer. Sen bize birer bira ver. En iyisi burada bekleyelim.’ deyip silahını beline soktu ve sakince bara oturdu.
Ece donakalmıştı. Şu an Güngören’e, verilen adrese gidip o pisliği iş üstünde yakalamaları gerekmez miydi? Sonra Ateş’in avucunda buruşturduğu kâğıt parçasına takıldı gözü.
Ve her şeyi anladı.

POLİSİYE HİKAYE: 12
‘İyi fikir.’ dedi Ece gülümseyerek ve bara, Ateş’in yanına oturdu, tezgâhtaki biradan kocaman bir yudum aldı. Bir süre gözünü bile kırpmadan barmeni izleyen Ateş, onun belli belirsiz bir baş işaretiyle sessizce ayağa kalktı. Ece’ye ‘sen kal’ işareti yaptı ve karanlık barın arkalarına doğru gözden kayboldu.
Ece Ateş’in bar tezgahında bıraktığı buruşmuş notu alıp açtı. Barmenin Kemal Donmazer’in adresi diye Ateş’e verdiği notta ‘Ev Güngören’de ama Kemal arka tarafta.’ yazıyordu. ‘Zekice.’ diye düşündü sıska barmene bakarak.
Birkaç dakika sonra Ateş elleri kelepçeli Kemal Donmazer’in başını sertçe bara vurarak silahını şakağına dayamıştı bile. Kemal, notu veren barmene nefretle baktı.
‘Beceriksiz geri zekâlı! Sana onları gönder, dedim. Ben yokum, dedim. Kuş beyinli!’ Barmen cevap vermeden yardım istercesine Ateş’e baktı.
‘Kapa çeneni!’ dedi Ateş. ‘Yoksa beynini uçururum.’ Barmene döndü. ‘Evi nerede bunun?’ Barmen hemen adresi yazıp verdi.
Ece hemen telefona sarılıp Dövmeci Katil davasında da birlikte çalıştıkları Komiser Nihat’ı aradı.
‘Sana özel bir katilimiz var.’ dedi. ‘Gelip almak ister misin? Operasyon için ekip ve ambulans da getir.’
Sonra da katile döndü.
‘Nasıl seni bulamayacağımızı düşünecek kadar aptal olabildin?’ diye sordu alayla. Katilin yavaş yavaş artan öfkesini dehşetle izliyordu. ‘Seni geberteceğim.’ dedi katil dişlerinin arasından.
‘Tıpkı diğer kızlara yaptığın gibi mi?’ diye sordu Ece katilin yüzüne yaklaşarak. ‘Ne yaparsın? Gözlerimi mi oyarsın, kulaklarımı mı kesersin, yoksa dilimi mi koparırsın?’
Katil, Ateş’i iterek Ece’ye doğru bir hamle yaptı ama Ateş’in ani bir tekmesiyle hızla yere savruldu. ‘Seni parçalara ayıracağım.’ dedi burnundan soluyarak. Gözlerinde korkunç bir nefret vardı. Ece ve Ateş göz göze geldiler ve başlarını salladılar. Evet, adam gerçek bir narsistti.
Komiser Nihat yaklaşık on beş dakika sonra yanında dört polisle içeri girdi. ‘Ne o?’ diye sordu Ateş’e bakarak alayla. ‘Burada bira içerken katil gelip teslim mi oldu?’ Bu sırada polislerden ikisi Kemal Donmazer’i alıp götürdüler.
‘Evet.’ dedi Ateş alayla. ‘Senin yıllarca uğraşıp yakalayamadığın katilleri ben barda bira içerken hobi olarak yakalıyorum.’
POLİSİYE HİKAYE: 13
Yaklaşık kırk-kırk beş dakika sonra Güngören’de, katilin evindeydiler. Burası yıkık dökük, ıssız bir mahallede, çevresinde çok az bina olan derme çatma, tek katlı büyükçe bir binaydı.
Kapıyı kolayca kırıp açtıklarında bozuk yumurta ve çürümüş et arası bir koku karşıladı onları. Hepsi burunlarını tıkayıp içeri girdiler ve gördükleri manzara karşısında oldukları yere çakılı kaldılar.
Burası bir evden çok bir depoyu andırıyordu çünkü içeride hiç oda yoktu; bütün bina tek bir odadan oluşuyordu. Soldaki duvarda bir giysi dolabı, onlarca kadın ayakkabısının olduğu büyük bir ayakkabılık ve her renkten peruğun asıldığı ayaklı bir askı vardı. Tüm bunların yanında, bir kan gölünün tam ortasında, siyah kadife, berjer bir koltuk duruyordu. ‘Katil burada kendince film çekiyor olmalı.’ dedi Ece fısıltıyla.
Odanın tam ortasında, üzerinde oldukça parlak bir ışık asılı olan paslanmaz çelik bir sedyede cansız, çıplak bir kadın bedeni yatıyordu. Vücudunun her yerinde dikişler vardı. Yanaklarında, dudaklarında, göğüslerinde, kollarında, bacaklarında, göbeğinde… Bütün bedeni tuhaf bir şekilde orantısız ve asimetrik görünüyordu.
‘Dikmiş.’ dedi Ateş şaşkınlıkla.
‘Frankenstein gibi mi?’ diye sordu Komiser Nihat gözlerini kocaman açarak.
‘Tanrı kompleksi.’ diye cevapladı Ece hayret dolu bir sesle. ‘Kendini o kadar beğeniyor ve üstün görüyor ki bu dünyada ona yakışan bir kız olmadığını düşünüyor. O da kandırıp buraya getirdiği kızları önce itaat ve kontrol duygularını tatmin için kullanıyor, sonra da en küçük bir isyanlarında beğendiği yerlerini kesip yarattığı kadına ekliyor. Yavaş yavaş kendi mükemmel kadınını yaratıyor.’ diye açıkladı.
‘Fazlalıkları da bize mi gönderdi?’ diye sordu Ateş.
‘Bence biraz heyecan katmak istedi.’ dedi Ece. ‘Yakalanmayacağından o kadar emindi ki belki de biraz ünlü olmak, egosunu daha fazla tatmin etmek istedi. Yaptıkları ona yetmemeye başladı.’
‘Zodiac Katili gibi.’ dedi Ateş yavaşça başını sallayarak. ‘Bizimle alay etmeye çalıştı.’
‘Size ne gönderdi?’ diye araya girdi Komiser Nihat kaşlarını çatarak.
‘Bu konuyu daha sonra, şu iş bitince konuşuruz.’ diye kestirip attı Ateş ve sağ taraftaki duvarda paslanmaz çelik, devasa, dikdörtgen buzdolabına yürüdü, açtı. ‘Bunu görmelisiniz.’ diye seslendi yüzünü buruşturarak.
Buzdolabının içinde üst üste istiflenmiş, pek çok organı kesilip biçilmiş, dikilmiş yedi kadın cesedi vardı…
‘Bu kadarı yeter.’ dedi Ece sabırsız bir sesle, Ateş’in koluna dokunarak. ‘Bundan sonrasını onlar halletsin.’ Komiser Nihat ve polisler cesetleri dolaptan çıkarırken sessizce dışarı çıkıp derin bir nefes aldılar. Telefonunu çıkaran Ateş Yaprak’ı aradı.
‘Olay çözüldü.’ dedi gülümseyerek. ‘Rakı-balık akşamı. Bir saat sonra Bora’yı da al, Nevizade’ye gelin…’
– Son –

(function(i,s,o,g,r,a,m){i[‘GoogleAnalyticsObject’]=r;i[r]=i[r]||function(){
(i[r].q=i[r].q||[]).push(arguments)},i[r].l=1*new Date();a=s.createElement(o),
m=s.getElementsByTagName(o)[0];a.async=1;a.src=g;m.parentNode.insertBefore(a,m)
})(window,document,’script’,’//www.google-analytics.com/analytics.js’,’ga’);

ga(‘create’, ‘UA-46472737-1’, ‘polisiyedurumlar.com’);
ga(‘send’, ‘pageview’);

Kısa polisiye hikaye:
‘İyi akşamlar sayın seyirciler. Bu akşamki canlı yayın konuğumuz ülkemizin en ünlü pop şarkıcılarından Tolga Tuna. Hoş geldiniz.’
‘Teşekkürler. Hoş bulduk.’
‘Bir hafta önce yeni albümüz çıktı. 2 gün 48 saat. Bu albümü öncekilerden ayıran özellik nedir?’

‘Buna benim olgunluk dönemi albümüm diyebiliriz. Dans parçalarından ziyade, bu biraz daha duygusal bir albüm oldu. Parçaların hepsi aşkı anlatıyor, hepsi aşka birer ağıt niteliğinde yazıldı.’
‘Sizin mutlu ve örnek bir evliliğiniz, bir de küçük kızınız olduğunu biliyoruz. Bu şarkılar eşinize mi yazıldı?’
‘Aşk sadece bir kişiye indirgenemeyecek kadar büyük bir duygu. Ben bu şarkıları tüm kadınlara, tüm aşıklara yazdım.’
Kadının göz yaşları içinde izlediği televizyonu aniden kapatan devasa yaratık, gelip karnına var gücüyle sıkı bir tekme daha attı.
‘Gördün mü geri zekalı?’ diye sordu nefret ve hırsla. Kadın cevap vermedi. Sanki bütün iç organları yer değiştirmişti. Çektiği keskin acının yanında tek düşünebildiği hiçlikti. Neler olduğuna bir türlü anlam veremiyordu. Hayatında ilk defa gördüğü biri neden tüm bunları yapsındı ki…
Ellerini ve ayaklarını sımsıkı bağlanmış kalın ipten kurtarmak için çaresizce çırpınarak ve taş zeminde sürünerek hıçkırıklarla ağlamaya devam etti.
‘Kes sesini!’ diye bağırdı yaratık karşısındaki duvara astığı devasa tabloyu dikkatle incelerken. Sonra da kadına dönerek masum bir ifadeyle devam etti.
‘Bunları yapmamı o istedi. Hem de sürekli.’
Sonra yavaş adımlarla, elinde küçük, siyah vızıldayan bir makineyle kadına yaklaştı. Makineyi kadının kafasına yaklaştırdı. Kadın yerde çığlıklarla, çaresizce kıvrandı. Yaratık hiç umursamadan kadının da çok iyi bildiği bir şarkıyı mırıldanarak işine devam etti.
İşini bitirdiğinde son kez duvardaki saate baktı. ‘Zaman geldi…’ dedi fısıltıyla ve ani bir hareketle keskin ve sivri bir bıçağı tüm gücüyle kadının kalbine sapladı.
Kadının son gördüğü katilin zevkten kasılmış yüzü ve şehvetle pırıldayan gözleriydi…

Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 2

Büro’da sabah kahvaltısından sonra izledikleri haberlerin sesini birden kısan Ateş sinirle başını salladı.
‘Sanki dünyanın en önemli olayı Tolga Tuna’nın karısının kaybolması. Üç gündür her yerde aynı haber. Her gün yüzlerce kadın kayboluyor, dövülüyor hatta öldürülüyor ama bizim tek derdimiz Zeynep Tuna.’
‘Magazincilere iş çıktı.’ dedi Yaprak gülümseyerek. ‘Kadın bulunana kadar tüm basın olayın suyunu çıkarır artık.’
‘Belki de başka biriyle kaçmıştır, kayboldu süsü vermiştir.’ dedi Ece. ‘Olayı bu kadar dramatize etmeye gerek yok bence.’
‘Ama iki yaşında bir kızları var.’ diye itiraz etti Yaprak. ‘Hangi anne bunu yapar?’
‘İstatistiklere bakarsan sandığından çok.’ dedi Bora.
Yaprak baştan itiraz etmek için ağzını açtıysa da sonra vazgeçip üzüntüyle önüne baktı. Bir süre hiçbiri konuşmadı. Sessizce kahvelerini yudumlarken Ece düşünceli gözlerle izlediği televizyon ekranında aniden beliren flaş haber görüntüsüyle irkildi.
‘Şuraya bakın.’ Hemen kumandaya uzanıp televizyonun sesini açtı.
‘Tekrarlıyoruz. Ünlü şarkıcı Tolga Tuna’nın eşi Zeynep Tuna’nın az önce elimize ulaşan görüntüsünü izliyorsunuz. Fotoğraf yaklaşık yarım saat önce kanalımızın kapısındaki güvenlik görevlisine dilenci bir çocuk tarafından ulaştırıldı. Şu anda polis olaya el koydu. Araştırmalar devam ediyor. Tekrar ediyoruz…’
Şaşkınlıktan büyümüş gözlerle baktıkları ekrandaki fotoğrafta, arka plandaki sarı, turuncu ve mavi çarşafların üzerine ahşap bir zemin ve bir çit yerleştirilmişti. Çitin üzerinde simsiyah giyinmiş, kel bir kadın her iki elini de kulaklarıyla beraber yanaklarına koymuş yatıyordu. Kadının ağzı sonuna kadar açıktı.
‘Çığlık…’ diye fısıldadı Ateş.
Büro’da sabah kahvaltısından sonra izledikleri haberlerin sesini birden kısan Ateş sinirle başını salladı.
‘Sanki dünyanın en önemli olayı Tolga Tuna’nın karısının kaybolması. Üç gündür her yerde aynı haber. Her gün yüzlerce kadın kayboluyor, dövülüyor hatta öldürülüyor ama bizim tek derdimiz Zeynep Tuna.’
‘Magazincilere iş çıktı.’ dedi Yaprak gülümseyerek. ‘Kadın bulunana kadar tüm basın olayın suyunu çıkarır artık.’
‘Belki de başka biriyle kaçmıştır, kayboldu süsü vermiştir.’ dedi Ece. ‘Olayı bu kadar dramatize etmeye gerek yok bence.’
‘Ama iki yaşında bir kızları var.’ diye itiraz etti Yaprak. ‘Hangi anne bunu yapar?’
‘İstatistiklere bakarsan sandığından çok.’ dedi Bora.
Yaprak baştan itiraz etmek için ağzını açtıysa da sonra vazgeçip üzüntüyle önüne baktı. Bir süre hiçbiri konuşmadı. Sessizce kahvelerini yudumlarken Ece düşünceli gözlerle izlediği televizyon ekranında aniden beliren flaş haber görüntüsüyle irkildi.
‘Şuraya bakın.’ Hemen kumandaya uzanıp televizyonun sesini açtı.
‘Tekrarlıyoruz. Ünlü şarkıcı Tolga Tuna’nın eşi Zeynep Tuna’nın az önce elimize ulaşan görüntüsünü izliyorsunuz. Fotoğraf yaklaşık yarım saat önce kanalımızın kapısındaki güvenlik görevlisine dilenci bir çocuk tarafından ulaştırıldı. Şu anda polis olaya el koydu. Araştırmalar devam ediyor. Tekrar ediyoruz…’
Şaşkınlıktan büyümüş gözlerle baktıkları ekrandaki fotoğrafta, arka plandaki sarı, turuncu ve mavi çarşafların üzerine ahşap bir zemin ve bir çit yerleştirilmişti. Çitin üzerinde simsiyah giyinmiş, kel bir kadın her iki elini de kulaklarıyla beraber yanaklarına koymuş yatıyordu. Kadının ağzı sonuna kadar açıktı.
‘Çığlık…’ diye fısıldadı Ateş.
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 3
‘Çığlık mı?’ diye sordu Yaprak kaşlarını çatarak.
‘Edvard Munch’ın ünlü tablosu.’ diye Ateş’ten önce açıkladı Bora heyecanla ve hemen bilgisayarını açıp ‘Çığlık’ tablosunu buldu, ekranı onlara çevirerek gösterdi.
Tablo Çığlık
Hepsi önce bilgisayar ekranına, sonra da televizyona baktılar. Sonra tekrar bilgisayara ve tekrar televizyona… Gördükleri şey karşısında dilleri tutulmuştu. Katil tablonun birebir aynısını yapmıştı. hem de boyanmış çarşaflar, ahşap çubuklar ve saçları kazınmış ölü bir kadınla… Tek eksik resmin sol tarafında, köprünün ilerisinde soluk birer figür olarak görünen iki adamdı.
‘İşte şimdi gerçek bir davayla karşı karşıyayız…’ diye mırıldandı Ece. O sırada çalan telefonla herkes bir anda irkildi. Ateş hemen uzanıp açtı ve sesi hoparlöre verdi.
‘Ateş Detektiflik Bürosu.’
‘Ateş Bey’le mi görüşüyorum?
‘Evet.’
‘Ben Tolga Tuna’nın menajeri Buse Aydınlı. Tolga bey’in eşi Zeynep hanım üç gün önce ortadan kaybolmuştu ancak az önce…’
‘Biliyorum, televizyon açık.’ diye cevap verdi Ateş sabırsızlıkla. ‘Ne istiyorsunuz?’
‘Bize yardım etmenizi.’diye cevapladı kadın yorgun bir sesle. ‘Tolga bey bu davayı alıp alamayacağınızı soruyor.’
Kısa bir sessizlik oldu. Ateş; Ece, Yaprak ve Bora’ya baktı. Hepsinin gözlerinde büyük bir heves ve merak vardı. Bu tam onlara göre bir davaydı.
‘Tamam.’ dedi Ateş bir an bile  tereddüt etmeden.

Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 4

Kırk beş dakika sonra Tolga Tuna soluk soluğa içeri girdiğinde Bora çoktan onun ve Zeynep Tuna’nın gittikleri ilkokuldan son kredi kartı ekstrelerine kadar tüm bilgilerine ulaşmış; televizyon kanalına gönderilen fotoğrafın internete düşen bir kopyasını çıkarıp panoya asmıştı.
İçeri girdiğinde önce hepsini şöyle bir süzdü, kapıda bir iki saniye oyalandı ve sonra yüzünü buruşturup bulduğu ilk sandalyeye oturdu. Belli ki her gittiği ortamda ayakta karşılanmaya, alkışlanmaya, sevgi gösterilerine alışkındı. Ama Büro’da insanlar değil, sadece cesetler heyecanla karşılanırdı.
‘Merhaba.’ dedi Ateş ve tek tek tüm ekibi tanıttı. Yaprak hepsine koyu birer kahve ikram ettikten ve herkes yuvarlak toplantı masasındaki yerini aldıktan sonra Ateş söze başladı.
‘Karınızı en son ne zaman gördünüz?’
‘Tam üç gün önce. Cumartesi öğlen 3 civarı. Naz’ı, yani kızımızı bakıcıya bırakıp alışverişe çıkacağını söylemişti. Benim saat 4′te önemli bir görüşmem vardı. Yarım yamalak dinleyip evden aceleyle çıktım.’ Tolga Tuna’nın sesinden suçluluk ve pişmanlık akıyordu.
‘Sonra?’ diye sordu Ece.
‘Akşam 7 civarı eve geldim. Zeynep dönmemişti. Bakıcıya ‘Bir iki saate dönerim.’ demiş. Aradım ama cep telefonu kapalıydı. Baştan çok fazla telaşlanmadım. Malum, İstanbul, trafik, sarjı bitmiştir… Ama saat gece yarısına yaklaştıkça meraktan çıldırmaya başladım.’
‘İlk olarak ne yaptınız?’ dedi Yaprak.
‘İlk olarak Buse’yi, menajerimi aradım, anlattım. O beni sakinleştirmeye çalıştı. Sonra polisi aradım ama eve bir kaç saat gelmeyen birinin kaybolmuş sayılamayacağını söyleyip arkadaşlarını aramamı önerdiler. Sonra çıkıp tek tek eve yakın bütün alışveriş merkezlerini gezdim ama hepsi çoktan kapanmıştı.’ Tolga Tuna ellerini başının arasına alıp bir süre sustu.
‘Şüphelendiğiniz bir şey, birisi ya da bir durum var mı?’ diye sordu Ateş.
‘Hayır, yok.’ dedi Tolga Tuna kaşlarını çatarak. ‘Zeynep çok sakin, güler yüzlü, yardımsever, evdeki yardımcılarla arkadaşlık edecek kadar alçakgönüllü ve anlayışlı bir insandı. Ona kötülük yapmak isteyecek birini düşünemiyorum bile.’
‘O zaman farklı bir yol izleyeceğiz.’ dedi Bora kendi kendine konuşur gibi. Sonra Tolga Tuna’ya dönüp sordu.
‘Cumartesi günkü önemli görüşmeniz başka bir kadınlaydı değil mi?’
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 5
Bora’nın beklenmedik sorusu üzerine Tolga Tuna yakalanmış olmanın verdiği utançla kıpkırmızı bir halde itiraz etmeye kalktı.
‘Hayır, ben, yani o gün…’
‘Lütfen’ diyerek bir el hareketiyle sözünü kesti Ateş. Sonra tehdit edercesine adamın gözlerinin içine bakıp devam etti.
‘Bizden bir şeyler saklamanız bir işe yaramaz çünkü zaten buluruz. Yalan söyleyerek sadece vakit kaybetmememize neden olursunuz. O yüzden şimdi sakin olun ve her şeyi anlatın.’
‘Yaklaşık 6 aydır menajerim Buse ile bir ilişkim var.’ dedi Tolga Tuna pişmanlıktan kısılmış bir sesle. ‘Sizce bunun bu olayla bir ilgisi olabilir mi?’
‘Her şeyin ilgisi olabilir.’ dedi Ece acımasız bir sesle. ‘Menajerinizi, bakıcınızı, eşinizin arkadaşlarını, tanıdıklarınızı, herkesi sorgulamamız gerek.’
‘Siz Bora’ya telefon numaralarınız, adresiniz gibi gerekli bilgileri verip gidebilirsiniz.’ dedi Ateş. ‘Gerisini biz hallederiz.’
‘Ücreti konuşmayacak mıyız?’ diye sordu Tolga Tuna.
‘Ücreti iş bittikten sonra alırız ve miktarını biz belirleriz, pazarlığa tabi değildir.’ dedi Ateş ters ters bakarak.
On dakika sonra Tolga Tuna çıktığında hepsinin kafasında binlerce şüphe dolaşıyordu. İlk konuşan Ateş oldu.
‘Önce görev dağılımı yapalım.’ dedi. ‘Bora sen ne yapacağını biliyorsun. Tolga Tuna, Zeynep Tuna ve Buse Aydınlı’nın ve evlerine giren çıkan herkesin donunun rengine kadar istiyorum.’
‘Ece sen ve ben sorguları halledeceğiz. Yaprak, bu sefer olay yerimiz ve delillerimiz yok. Elimizde sadece bir resim var. Sen buradan yola çıkarak bir kaç teori üret. Katil neden bu resmi seçmiş, mesajı ne? Amacı ne? Bulmaya çalış.’
Yaprak Ateş’e ‘Tamam.’ diye cevap verdikten sonra Bora’ya dönüp merakla sordu.’Başka biriyle ilişkisi olduğunu nereden anladın?’
‘Sesindeki pişmanlıktan ve oturuşundaki suçluluk duygusundan.’ diye cevap verdi Bora. ‘Olay günü karısının nereye gideceğini bile dinlemeden evden çıkmış. Bundan her bahsettiğinde sesi değişiyor, yüzü kızarıyor. Bu sadece iki anlama gelebilirdi. O gün başka bir kadınla görüşmeye gittiğine…’
‘Ya da karısını öldürdüğüne…’ diye tamamladı Ateş odadan çıkmadan hemen önce.
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 6
Bir saat sonra Ece ve Ateş, Tolga Tuna’nın menajeri Buse Aydınlı’nın Etiler’deki evinin kapısını çalıyorlardı. Sarışın, uzun boylu, oldukça şık ve güzel bir kadın kapıyı açtı.
‘Buse Aydınlı?’ diye sordu Ateş böyle durumlarda en büyük kurtarıcısı olan eski polis kimliğini göstererek. ‘Ben Detektif Ateş Karal ve bu da Detektif Ece Vatan. Sabah telefonda konuşmuştuk.’ Kadın endişeli gözlerle geri içeri girmeleri için geri çekildi.
Yarım saatlik sıkı bir sorgudan sonra ellerinde hiçbir şey yoktu. Buse Cumartesi günü Tolga Tuna ile burada, onun evinde olduklarını itiraf etmişti. 6 aydır haftada bir-iki kez Tolga’nın buraya geldiğini ve ilişkilerini hiç kimsenin bilmediğini eklemişti. Zeynep’i tanıyordu, iyi bir insandı ama Tolga’ya göre değildi. Zaten Naz biraz büyüyünce Tolga ondan boşanacağını söylemişti.
Ateş ve Ece kadın konuşurken pür dikkat yüz ifadesini, mimiklerini, konuşmasını ve vücut dilini izlediler. Kadın doğru söylüyordu. Elde var sıfırdı. Biraz sonra ‘Gerekirse sizi ararız.’ diyerek çıktılar.
‘Zor bir dava.’dedi Ateş Harley’i büyük bir gürültüyle çalıştırırken. Etiler’den Bebek sahiline inip Ortaköy’e doğru gazladılar. Birazdan Ortaköy’de küçük bir barda oturmuş bira içiyorlardı.
‘Ne düşünüyorsun?’ diye sordu Ateş Ece’ye. ‘Sence ne olmuş olabilir?’
‘Dört ihtimal var.’ diye cevapladı Ece gözlerini kısarak. ‘Birincisi, Tolga Tuna’nın karısını öldürüp dikkatleri başka yöne çekmek için cesedi bir tabloya benzetmesi.’
‘Ama o zaman niye sadece polisle kalmayıp bize geldiğini açıklayamayız.’ dedi Ateş. Ece onaylayarak başını salladı ve devam etti.
‘İkincisi, Buse Aydınlı’nın bu işe kalkışması ama bana bunu yapamayacak kadar basit ve korkak biri gibi göründü. Yine de belli olmaz.’ Birasından bir yudum aldıktan sonra devam etti.
‘Üçüncü ihtimal, bu işi ikisinin ortak yapmaları. Zeynep Tuna’nın ortadan kaybolduğu saatlerde ikisinin de tek tanığı bir diğeri. Beraberdik diyorlar ama ya beraber Zeynep Tuna’yı kaçırıyorlarsa?’
‘Mümkün.’ dedi Ateş. ‘Daha kötülerini de görmüştük.’
‘Ve son ihtimal de’ dedi Ece ‘Olayın bambaşka bir kişi tarafından bambaşka bir nedenle yapılması ki bu zaten hiç bir davada göz ardı edemeyeceğimiz bir olasılık.’
‘Bence bu olayın en kötü yanı elimizdeki verilerin yetersizliği.’ dedi Ateş içini çekerek. ‘Sadece bir resim ve sorgularla çözülemeyecek kadar karmaşık bir olay. Bu basit bir intikam ya da aşk cinayeti de olabilir, çok derin bağlara sahip sıra dışı bir cinayet de.’ Bir süre düşündükten sonra tekrar konuşmaya başladı.
‘Sence niye tablodaki adam figürleri eksik?’ diye sordu. ‘Sahne aşırı bir özenle hazırlanmış. Katil bunu gözden kaçırmış olamaz.’
‘Belki bir mesajı vardır.’ diye cevapladı Ece. ‘Ya da onlara gerek duymamıştır. Amacı sadece Zeynep Tuna’yı öldürmektir.’
‘O zaman asıl soru şu’ dedi Ateş hafifçe Ece’ye doğru eğilerek. ‘Niye o tablo? Seçebileceği binlerce tablo varken neden o?’
İkisi de bir süre sessizce biralarını yudumladılar.
‘Ayrıca’ diye söze tekrar başladı Ateş. ‘Zeynep Tuna Cumartesi günü ortadan kaybolmuş ancak katil resmi bu sabah gönderiyor. Bu iki gün boyunca neler
yaşandığı da muamma.’
‘Bence şöyle bir plan yapalım.’ dedi Ece. Sen cinayet masasına git. Katilin resmi gönderdiği dilenci çocuğun ifadesinin bir kopyasını al. Belki Yaprak bir robot resim çizebilir. Ben de gidip Tolga ve Zeynep Tuna’nın ailelerini, yakınlarını, bakıcılarını, yardımcılarını ve arkadaşlarını sorgulamaya başlayayım. İşin bitince bana katılırsın.’
İkisi de bardaklarını kafalarına dikip aceleyle kalktılar.
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 7
Büro’da buluştuklarında hava çoktan kararmıştı. Bora ve Yaprak onları bekliyordu. Hemen kahvelerini alıp oturdular.
‘Hiç.’ diye söze başladı Ece sesinde hayal kırıklığıyla. ‘Ulaşabildiğim herkesi sorguladım. Her şey kusursuz görünüyor. Örnek aşk, örnek evlilik, örnek aile. Dışarıdan görünen hiçbir sorun yok. Tolga Tuna gizli ilişkisini çok iyi saklamış. Ayrıca, herkese göre Zeynep Tuna tam bir melek. En ufak bir ipucuna ulaşamadım. Birkaç arkadaş ve akraba kaldı sadece. Yarın onları da sorgulayacağım ama bir şey çıkacağını sanmam.’ Omuzlarını silkerek yorgun bir halde sustu.
‘Ben de cinayet masasına gidip dilenci çocuğun ifadesinin bir kopyasını aldım.’ dedi Ateş. ‘İfadeyi okuyana Yaprak bir eşkal çıkarabilir diye düşünüyordum. Ama…’
Kopyayı cebinden çıkarıp masaya koydu. Hepsi heyecanla eğildiler.
‘Kanalın karşı kaldırımında dilenirken siyah maskeli, simsiyah giyinmiş iri yarı biri yanıma geldi. Sadece gözleri görünüyordu. Bana bir zarf ve 100 TL uzattı. Eliyle zarfı göstererek karşıdaki güvenlik görevlisini işaret etti. Ellerinde siyah eldivenler vardı. Ben de parayı cebime koydum. Koşarak karşıya geçip zarfı görevliye verdim.’
‘Polis zarfa ve paraya el koyup laboratuara göndermiş ama ne zarfta, ne de içindeki resimde parmak izi ve DNA’ya rastlanmış.’ dedi Ateş. ‘Parada pek çok parmak izi bulunmuş ama hiçbiri veri tabanında çıkmamış. Özetle kayda değer hiçbir şeye ulaşamadım.’
‘Sen bir şeyler bulabildin mi Bora?’ diye sordu Ece.
‘Aklınıza gelebilecek her şeyi ve onlarla bağlantılı herkesi araştırdım.’ diye cevapladı Bora. ‘Tolga’nın, Zeynep’in ve Buse’nin internet ve banka hesaplarından telefon konuşmaları ve mesajlarına kadar her şeylerini ayrıntılı şekilde inceledim. Özellikle de Tolga ve Buse’nin konuşma ve mesajlarını. Sıradan aşk meşk muhabbetleri, dikkatimi çeken hiçbir şey olmadı. Sonuç olarak sadece Tolga Tuna’nın gerçekten çok ünlü olduğunu öğrendim. Twitter’da adamı 1 milyondan fazla kişi takip ediyor. Facebook’ta onlarca hayran sayfası var. Özellikle gençler ona tapıyor.’
‘Bu hiçbir anlama gelmez.’ dedi Ece sıkıntıyla. ‘Sadece çok sevilen biri olduğunu gösterir. Yani hala elimizde hiçbir şey yok.’
Sıkıntılı bir sessizlikten sonra, Ateş’in ona soru sorar gibi bakması üzerine ‘Bende de işe yarar bir teori yok.’ dedi Yaprak hafif bir sesle. Biraz sonra da ‘Kusursuz…’ diye mırıldandı ifadeyi masadan alıp panoya, katilin gönderdiği resmin çıktısının yanına asarken.
‘Kusursuz cinayet diye bir şey yoktur.’ diye itiraz etti Bora. ‘Her katil mutlaka iz bırakır.’
‘Umarım öyledir.’ dedi Yaprak üzüntülü bir sesle. ‘Peki, şimdi ne yapacağız?’
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 8
Sıkıntılı ve uykusuz bir geceden sonra, ertesi sabah Büro’da toplandıklarında yer yerinden oynuyor, bütün medya sadece tek bir şeyden bahsediyordu; ünlü popçu Erdinç Aker’in dün aniden ortadan kaybolması…
‘Neler oluyor?’ diye sordu Yaprak yorgun gözlerle toplantı odasının kapısından içeri girerken. ‘Kim kaybolmuş?’
‘Erdinç Aker.’ diye cevapladı Ece gözlerini televizyondan ayırmadan. ‘Popçu. Tolga Tuna’nın en büyük rakibi olduğu söyleniyor.’
‘Şimdiden onlarca komplo teorisi ortalıkta dolanıyor.’ dedi Bora bilgisayarına gömülmüş halde. ‘Adamın yasa dışı bir örgüte üye olduğu, katil olduğu için kaçtığı, Zeynep Tuna ile ilişkisi olduğu, uyuşturucu sattığı gibi şeyler yazılıyor.’ Birkaç tuşa bastıktan sonra ekledi. ‘Araştırmaya başladım.’
Ateş sessizce başını sallayarak onayladıktan sonra sordu. ‘Sizce bu iki olayın birbiriyle bağlantılı olma olasılığı nedir?’
‘Bence bir hayli yüksek.’ diye cevapladı Ece. ‘Şimdilik kalıplar örtüşüyor. Zeynep Tuna da önce kaybolmuş, üçüncü gün resmi ortaya çıkmıştı. En önemlisi de ikisinin ortak noktasının Tolga Tuna olması. Önce karısı, sonra en güçlü rakibi. Bence her iki olayın da anahtar noktası o.’
‘Gidip şu adamla bir kez daha konuşalım.’dedi Ateş deri ceketini giyerken.
Ancak sonraki iki gün boyunca Tolga Tuna’yla iki kez daha konuşmalarına, Erdinç Aker’in tüm hayatını didik didik araştırıp tüm ailesini, yakın çevresini ve hatta tanıdığı herkesi sorgulamalarına, ellerindeki tüm verilerin üstünden onlarca kez geçmelerine rağmen hala en ufak bir ipucu yakalayamamışlardı.
Büro ilk defa bu kadar uzun süre boyunca hiçbir ipucuna ulaşamamış, olayı çözüp katili yakalayamamıştı. Bu onlar için büyük bir başarısızlıktı ve hepsinin aklında tek bir soru vardı.
‘Bu seferki cinayet gerçekten kusursuz mu?’
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 9
Hiç bir ipucuna ulaşamadan, hatta katili bulmaya azıcık bile yaklaşmadan geçen birkaç gün sonra bir sabah Ateş, Ece ve Yaprak her zaman gittikleri simitçide kahvaltı yaparken Bora heyecanla içeri girdi ve telefonunu masaya koydu.
‘Erdinç Aker’in fotoğrafı. Az önce internete düştü. Bu sefer başka bir dilenciyle başka bir kanala gönderilmiş.’
Hepsi şaşkınlıkla eğilip baktılar. Fotoğrafta mavi beyaz ve koyu kahverengi bir çarşafın üzerinde sol profilden gözleri kapalı, kesik bir baş görünüyordu. Saçları kazınmıştı. Sol kulağının olması gereken yerde beyaz bir bez parçası vardı. En ilginci de boynundan, çenesinden, dudaklarından, alnından, gözlerinden, yanaklarından ve burnundan ahşap, Y şeklinde çubuklarla tutturulmuş olmasıydı. Kesik baş, bu çubuklar sayesinde garip bir dengeyle yerden yüksekte duruyordu.
‘Korkunç.’ diye yorum yaptı Yaprak irkilerek.
‘Resmi araştırdım.’ diye devam etti Bora, birkaç tuşa bastıktan sonra telefonu tekrar masaya koyarken ‘Salvador Dali. Uyku.’
Sleep_-_Le_Sommeil_1937_Salvador_Dali
‘Bu inanılmaz.’ dedi Ece şaşkınlıkla. ‘Tablonun birebir aynısı. Yine arka plandaki bazı öğeler eksik. Hiç şüphesiz aynı katil.’
‘Dali 1937 yılında bu resmi yaparken bir gün böyle bir amaca hizmet edeceğini bilse ne düşünürdü acaba?’ diye mırıldandı Ateş, başını sallayarak.
‘Bu katilin zamanla bir sorunu var.’ dedi Bora. ‘Zeynep Tuna’nın resmi, kaybolmasının üçüncü günü sabah saatlerinde ortaya çıktı. Aynı şekilde, bugün de Erdinç Aker’in kaybolmasının üçüncü günü ve sabah saatleri.’
Sessiz geçen birkaç saniyenin sonunda ‘Şarkı!’ diye aniden yerinden fırladı Yaprak. ‘Tolga Tuna’nın son şarkısı. 2 Gün 48 Saat.’
Hepsi merakla Yaprak’a baktılar. Yaprak Bora’nın telefonunu kaptı ve hemen internetten şarkıyı buldu.

İki gün tam kırk sekiz saat beklediiiiiiim,

Kırk dokuzuncuda seni öldürmek istediiim…
Hepsi yüzlerini buruşturarak dinlediler. Bu duydukları en berbat şarkılardan biriydi ama işe yaramıştı.
Günlerdir aradıkları ipucu işte tam buradaydı…
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 10
‘Vay be!’ dedi Ece hayretle. ‘Katil Tolga Tuna’nın şarkısını birebir uyguluyor. Ve aynı zamanda da klasik tablolara gönderme yapıyor. İlginç.’
‘Kurbanları kaçırıp 48 saat tutuyor, 49. saat öldürüp tabloların birebir aynısı hale getiriyor. Sonra da fotoğraflarını çekip elden basına veriyor.’ dedi Yaprak söylediklerine kendi de inanamıyormuş gibi bir ifadeyle.
‘Temiz iş.’ diye yorum yaptı Ateş başını sallayarak. ‘Zaman kalıbının bu şarkıyla bağlantılı olması oldukça mantıklı çünkü yeni albüm kısa bir süre önce çıktı, değil mi?’
‘Yaklaşık bir hafta önce.’ dedi Bora.
‘Yani albüm çıktıktan birkaç gün sonra Zeynep Tuna kayboluyor.’ Ateş bir süre düşündükten sonra devam etti. ‘Tamam, şarkıyı anladık ama hala cevaplayamadığımız soru şu; Neden bu tablolar? Neden Munch ve Dali? Neden Picasso ya da ne bileyim Van Gogh falan değil de bunlar? Tabloları neye göre seçiyor?’
‘Bu tabloların onun için bir anlamı olmalı.’ dedi Yaprak. ‘Vermek istediği mesajla ilgili…’
‘Ben bu mesajın Tolga Tuna’ya verildiğini düşünüyorum.’ diye Yaprak’ın sözünü kesti Ece. ‘Tüm bunların onun yaptığı ya da söylediği bir şeylerle ilgisi var.’
‘Çığlık ve Uyku. Katilin mesajı tabloların adıyla da ilgili olabilir.’’ dedi Bora ve sonra devam etti.  ‘Her şeyi geçtim de bir şarkının sözleriyle, birilerini öldürüp bir tabloyu örnek alarak canlandırmak akıl almaz bir olay. Ve tüm bunları yaparken ardında bir iz bırakmamak…’
‘Çok sıra dışı.’ diye onun sözünü tamamladı Ece. ‘Katil oldukça zeki ve eğitimli olmalı.’
‘Bakın ne fark ettim.’ dedi Ateş heyecanla. ‘Erdinç Aker, Zeynep Tuna’nın resminin gönderildiği gün ortadan kayboldu.’ Sonra da tek tek hepsine baktı.
Ateş’in ne demek istediğini anladıklarında üçünün de heyecandan gözleri parladı.
‘Olamaz! Bugün Tolga Tuna’yla ilgisi olan birileri daha ortadan kaybolacak!’ dedi Yaprak endişeli bir sesle.
‘Hatta katil son cinayetini planlıyorsa Tolga Tuna’nın kendisi bile ortadan kaybolabilir.’ diye ekledi Bora.
‘O zaman hemen arayıp haber vermeliyiz.’ dedi Ece telaşla. Ateş tam Tolga Tuna’yı aramak üzere deri ceketinin cebinden telefonunu çıkardığı sırada telefon çalmaya başladı.
‘Ben Tolga Tuna.’ dedi ağlamaklı bir ses. ‘Lütfen yardım edin. Naz az önce çocuk parkında oynarken ortadan kaybolmuş…’
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 11
Hemen dördü de telaşla ayağa fırladı. ’48 saatimiz var!’ dedi Ece sesi titreyerek. ‘Bu çocuğu kurtarmak için tam 48 saatimiz var…’
‘Siz Büro’ya gidin.’ dedi Ateş, Yaprak ve Bora’ya. ‘Ece, biz Tolga Tuna’nın evine gidiyoruz.’
Yaklaşık bir saat sonra Tolga Tuna’nın Kemerburgaz’daki villasına vardıklarında Tolga’nın yüz ifadesini gören Ece, Ateş’e dönüp fısıldadı. ‘Onu şüpheli listesinden elemeli miyiz sence?’
‘Kaybolduğunda kiminle beraberdi?’ diye sordu Ateş, Ece’ye cevap vermeye fırsat bulamadan, yanlarına gelen Tolga Tuna’ya.
‘Bakıcımız Elif hanımla.’ diye cevapladı Tolga gözlerindeki yaşları saklamak istercesine önüne bakarak. Ece vakit kaybetmeden bir köşede sessizce ağlayan bakıcının yanına gitti.
‘Her şeyi baştan anlatır mısınız?’
‘Her gün Naz’ı bir saat karşıdaki parka götürürüm.’ diye ağlayarak söze başladı Elif Hanım. ‘Yavrum zaten annesi kaybolduğundan beri sürekli huzursuz. Her gün ağlıyor, annesini soruyor. Ne cevap vereceğimi şaşırdım artık…’
‘Devam edin.’ dedi Ece cesaretlendirircesine koluna dokunarak.
‘Bugün de parka gittik.’ diye devam etti Elif Hanım burnunu çekerek. ‘Salıncakta sallandı biraz, sonra kaydırağa binmek istedi, birkaç kez kaydı. Ben kaydırağın ucunda onu bekliyordum; o koşarak merdivenlerden binip kahkahalarla kayıyordu. Ama birden yok oldu. İnanın birden oldu. En son merdivenlere doğru yürüdüğünü gördüm. Kaydırakta biraz bekledim, görünmedi. Sonra merdivenlere doğru yürüdüm, orada da yoktu. Sanki buhar olup uçtu çocuk… Kayboldu…’ diye bitirdi sözlerini hıçkırıklara boğularak.
‘Naz kaybolduğunda saat kaçtı?’ diye sordu Ece.
’1o civarıydı. 9 gibi kahvaltısını yaptırıp dışarı çıkarmıştım.’ diye cevapladı kadın gözyaşlarını elinin tersiyle silerek.
Ece yanlarına gelen Tolga Tuna’yı çocuğun bakıcısından uzaklaştırıp sordu.
‘Elif hanım nasıl bir bakıcıdır?’
‘Bulabileceğinizin en iyisi.’ diye cevapladı Tolga. ‘Onu Zeynep bulmuştu. Naz doğduğundan beri, 2 yıldır bizimle. Kendi çocuğuymuş gibi sever Naz’ı.’
Ece sıkıntıyla içini çekti ve çaresiz gözlerle dönüp kapının yanında onu bekleyen Ateş’e bakıp başını salladı. Hayır, hala hiçbir ipucu, onları katile götürecek hiç bir tanık, hiçbir eşkal, işe yarar bir ifade ya da delil yoktu. Saatine baktı, 12′ye geliyordu.
Şimdiden iki değerli saat geçmişti bile…
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 12
Kemerburgaz’dan son hızla, gelebilecekleri en kısa zamanda Büro’ya dönen Ateş ve Ece koşarak merdivenleri çıktıklarında Bora ve Yaprak bilgisayara gömülmüşlerdi.
‘Bir kez daha bildiklerimizin üzerinden geçelim.’ dedi Ateş soluk soluğa. ‘Elimizde neler var?’
Yaprak hemen ayağa kalkıp panonun başına geçti.
‘Elimizde 4 temel delil var.’ dedi. ‘Birincisi, ilk olay yerinin resmi. Katil burada Zeynep Tuna’nın cesediyle ‘Çığlık’ tablosunu canlandırmıştı. İkinci delilimiz dilenci çocuğun polise verdiği ifade ama buradan sadece katilin iri yarı biri olduğunu anlıyoruz. Cinsiyeti bile belli değil.’ Yaprak üzüntüyle başını salladıktan sonra devam etti.
‘Üçüncü delilimiz ise bu sabah elimize ulaşan, Erdinç Aker’in kesik başının resmi. Katil burada da Salvador Dali’nin ‘Uyku’ tablosunu canlandırmıştı.’
‘Dördüncü ve son delilimiz de Tolga Tuna’nın ’2 gün 48 saat’ adlı son albümünden aynı adlı şarkı. Katil bu şarkıdaki zaman kavramını kurbanlarını elinde tutmak ve öldürmek için kullanıyor. 48 saat boyunca rehin tutup 49. saat öldürüyor.’ Yaprak aceleyle kolundaki saate baktı ve ‘Ve şu an yaklaşık 45 saatimiz kaldı.’
‘Onu mutlaka bulacağız.’ dedi Ateş kararlı ve öfkeli bir sesle, yumruklarını sıkarak. ‘Naz’ı bulana kadar hiçbirimize uyku yok. Herkes tüm enerjisini bu işe versin. O çocuğun hayatı bizim ellerimizde.’
‘Kim bilir onunla hangi tabloyu canlandırmayı planlıyordur…’ dedi Ece endişeli bir sesle.
Dördü de panoda asılı olan ‘Çığlık’ ve ‘Uyku’ tablolarının asıllarına ve katilin gönderdiği resimlere baktılar ve derin, koyu bir sessizliğe gömüldüler. Büro kurulduğundan beri ilk kez bir katile karşı bu kadar çaresiz bir durumdaydı.
‘Aslında benim aklıma bir fikir geliyor ama…’ dedi Yaprak bir süre sonra, gittikçe azalan bir ses tonuyla. Hepsi umutla ona döndüler.
‘Söyle.’ dedi Ateş. ‘Şu anda en kötü fikir bile hiç fikrimizin olmamasından iyidir.’
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 13
Yaprak düşüncelerini toparlamak için bir kaç saniye bekledikten sonra konuşmaya başladı.
‘Bence düşünce tarzımızı tamamen değiştirip farklı bir açıdan bakmalıyız. Olay yeri fotoğraflarına tekrar bakınca düşündüm de… Belki de kurbanlarla değil, katille özdeşleşmeliyiz.’ Hepsinin ona kafası karışık halde bakmasından sonra daha ayrıntılı bir şekilde açıklamaya girişti.
‘Ben katilin yerinde olsam, Zeynep Tuna ve Erdinç Aker’i öldürmek istesem sadece öldürürüm ve ıssız bir yere gömerim. Onları bu hale getirmek, bu tabloların birebir aynısını yapmak, fotoğraflarını çekip basına ulaştırmak için bu kadar zahmete katlanmam.’
‘Yani?’ dedi Ece gözlerini kırpıştırarak. Ateş ve Bora da kaşlarını çatmış pür dikkat dinliyordu.
‘Yani bu tablolar bir sipariş olabilir.’ dedi Yaprak derin bir nefes alıp arkasına yaslanırken.
Bir an masaya bir bomba düşmüş gibi oldu. Odadaki herkes nefes bile almayı unutarak donup kaldı. İlk toparlanan Ateş oldu.
‘Katilin sence bir suç ortağı mı var?’ diye sordu.
‘Öyle olmalı.’ dedi Yaprak omuzlarını silkerek. ‘Cesetlerle ünlü tabloları canlandırmasına şu an için başka bir anlam veremiyorum.’
‘Bu tür suç ortaklıklarında, biri baskın, diğeri itaatkar olur.’ dedi Ece. ‘O zaman bu cinayetleri işleyen kişi itaatkar karakter olmalı.’
‘Peki, tamam.’ dedi Ateş sabırsızlıkla. ‘Bunun doğru olduğunu kabul etsek bile, şu aşamada cinayetleri çözmemize nasıl yardımcı olacak? Yoksa işimizi mi zorlaştıracak? Çünkü artık bulmamız gereken bir yerine iki kişi var.’
‘Ya yoksa?’ dedi dakikalardır sessizce dinlemekte olan Bora. ‘Ya baskın karakter yoksa ama katil o hastalıklı zihninde onun var olduğunu sanıyorsa?’
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 14
Hepsi aynı anda heyecandan büyümüş gözlerini Bora’ya çevirdi.
‘Demek istediğim ya katil birsinin söylediklerini üzerine alınıp ondan bunları yapmasını istediğini sanıyorsa?’
‘Mantıklı değil ama…’ diye itiraz etti Yaprak. ‘Böyle bir şeyi yapmak için neyi yanlış anlamış olabilirsin ki? Benim tüm bunları yapmam için birinin bana gelip ‘Al sana çarşaf, boya, ahşap çubuklar. Bu tabloların aynısını bu cesetleri kullanarak canlandır.’ demesi gerekir.’
Ateş ve Ece, Yaprak’a hak verircesine sessizce başlarını salladılar.
‘Evet, belki sana öyle demesi gerekir ama katilin kafası farklı bir şekilde, hastalıklı bir şekilde çalışıyor olabilir. Bir şeylerden olmayan anlamlar çıkarıyor, ona söylenmeyen şeyleri üzerine alınıyor olabilir.’ dedi Bora geri adım atmadan. Zaten o bir şeye inanıyorsa asla vazgeçmez, sonuna kadar inatla savunurdu.
‘Bir dakika!’ diye ikisini de susturdu Ece. ‘Aslında şu an Bora’nın anlattığı karakteri, cinayetleri, tabloları, şarkıyı ve tüm cinayetlerin ünlü birinin etrafında dönmesini düşününce aklıma oldukça mantıklı bir olasılık geliyor.’
Masaya arkasını dönüp panodaki resimlere tekrar uzun uzun bakıp şarkının sözlerini bir kez daha okuduktan sonra gülümseyerek onlara döndü ve ‘Erotomani…’ dedi zafer kazanmış bir edayla.
‘Şizofreni gibi mi?’ diye sordu Ateş.
‘Kesinlikle öyle.’ dedi Ece. ‘Erotomani şizofreninin belirtilerinden biridir. Kişi yaşadığı bir travma sonucunda genellikle toplumca tanınmış birine takıntılı hale gelir, delicesine aşık olur. Hatta bu ünlü kişinin kendisine medya, işaretler, hatta telepati yoluyla mesajlar verdiğine inanır; her sözünden ve her davranışından bir anlam çıkarır, söylediği ya da yaptığı her şeyi üzerine alınır.’
‘Şu ana kadar hep yanlış kapıları çalmışız.’ dedi Ateş başını sallayarak. ‘Bakmamız gereken yer Tolga Tuna’nın ta kendisiymiş…’
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 15
‘Tolga Tuna’nın katıldığı programlar, verdiği röportajlar, şarkıları, klipleri, Facebook iletileri, paylaşımları, tweetleri…’ dedi Bora Ateş’i desteklemek istercesine.
‘O zaman hepsini tek tek inceleyip karısından, en güçlü rakibinden ve kızından bahsettiği kısımları bulmamız ve sonra da katili bu cinayetlere Tolga Tuna’nın hangi sözlerinin yönlendirdiğini ortaya çıkarmamız gerek.’ dedi Yaprak heyecanla ayağa kalkarak.
‘Ayrıca bilgilerine ulaşabildiğimiz tüm hayranlarını tek tek inceleyip ona bir şekilde ulaşmaya çalışan, gizli ya da açık bu sözlerden veya sözde mesajlardan bahseden, onlarla ilgili bir şeyler yazan biri var mı bulmamız gerek.’ dedi Ece.
‘Ve tüm bunları yapmak için 43 saatimiz var.’ dedi Ateş telaşla. ‘Adamı Twitter’da 1 milyondan fazla kişi takip ediyor. En önemlisi de, bunları yapanın hangi manyak olduğunun bulmak için elimizi çabuk tutmamız gerek.’
Hepsi birer bilgisayar aldılar ve görev paylaşımı yapıp işe koyuldular. Tüm sosyal, yazılı ve görsel medyayı didik didik ediyor, çıktı alıyor, işaretliyor, yazıp çiziyor, en çok da düşünüyorlardı. Çaresizce ama umutla aslında ne olduğunu bile tam olarak bilmedikleri bir şeyleri arıyorlardı.
Büro’da saatler boyu tek duyulan bilgisayar tuşlarının ve yazıcının sesiydi.
Bora ‘Buldum.’ dediğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. ‘Katilin Erdinç Aker’i neden bu şekilde öldürdüğünü biliyorum. Dinleyin.
‘Erdinç Aker benim rakibim olamaz. Şarkı söylemeyi beceremediği bir yana, uykuda gibi dans ediyor. Kafası ayrı, vücudu ayrı oynuyor. Çubuklu kukla gibi.’
Bu cümleler Tolga Tuna’nın yaklaşık bir ay önce popüler bir gençlik dergisine verdiği röportajda söylediği sözler.’
‘İnanılmaz.’ diye yorum yaptı Yaprak. ‘Katil de bu sözler üzerine, gidip Erdinç Aker’in kafasını vücudundan ayırıyor ve çubuklara takıyor. Bunu da Dali’nin ‘Uyku’ tablosuna göre yapıyor.’
‘Zekice.’ dedi Bora. ‘En azından şimdi teorimizin doğru olduğunu ispatlayacak sağlam bir delile sahibiz.’ Hemen sözlerin bir çıktısını aldı ve gidip panoya, Erdinç Aker’in kesik başının altına astı.
‘Haklısın’ diye onayladı Ece. ‘Katil kesinlikle erotomanik. Tolga Tuna’nın dediği her şeyi üzerine alınıp yanlış inanışlara kapılıyor. Bu tür insanlar aynı zamanda aşırı kıskanç olurlar. Zeynep Tuna bu yüzden ölmüş ve Naz tuna bu yüzden kaçırılmış olabilir. Onlar yok olursa, katil Tolga Tuna’nın kendisinin olacağına inanıyordur.’
‘Bora aslında bu aşamada hayran listesini elemeye başlayabiliriz. Katil kendine mesajlar verdiğine inandığına göre sosyal medyada Tolga Tuna’yı adım adım takip ediyor olmalı.
‘Hemen başlayalım o zaman.’ dedi Bora bilgisayarını alıp Ece’nin yanına otururken.
‘Katil bir kadın.’ diye başladı Ece.
‘Bu aramayı hiç daraltmıyor.’ dedi Bora gülerek. ‘Geriye yaklaşık 700.000 kişi kaldı.’
‘Bu hastalık genellikle 18-25 yaş arası başlar.’ dedi Ece. Bora sessizce ve hırsla tuşlara basmaya devam etti. Bu seferki işlem diğerinden daha uzun sürmüştü. Ece huzursuzca yerinde kıpırdandı.
‘Maalesef hala yaklaşık 500.000 kişi var.’ dedi Bora. ‘Boşa mı kürek çekiyoruz sence?’
‘Hayır, boşa değil.’ dedi Ece kararlı bir sesle. ‘Şimdi bu geriye kalan kişiler arasından son bir yıl içinde ciddi bir travma yaşayanları bul.’
‘Ne?’ diye bağırdı Bora şaşkınlıkla. ‘Ama bu günler alır!’
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 16
‘Başkası için günler alabilir. Ama senin bu işi, katil Naz’ı öldürmeden halledeceğine inanıyorum.’ dedi Ateş, Bora’ya, cesaret verircesine.
‘Kaç saatimiz kaldı?’ diye sordu Yaprak telaşla, başını bilgisayarından kaldırmadan.
‘Saat şu an gece 4. Naz sabah 10 civarı kaçırıldı, yani kaçırılalı yaklaşık 18 saat oldu.’ diye cevapladı Ateş. ‘Geriye 30 saatimiz kaldı.’
Hepsi telaş, korku ve üzüntüyle birbirlerine baktılar. Büro bu işin altından kalkamazsa küçücük bir çocuk bir ruh hastasının elinde korkunç bir şekilde ölecekti…
Bitmek bilmeyen tuş sesleri arasında, günün ilk ışıkları toplantı odasının camından içeri girerken ‘Galiba bir şeyler buldum.’ diye mırıldandı Ateş yorgun bir sesle.
Hepsi heyecanla Ateş’e döndü. ‘Dinleyin.’ dedi Ateş ‘Bu görüntüler Tolga Tuna’nın geçen hafta katıldığı bir şov programından. Bilgisayarda bir videoyu başlatıp ekranı onlara doğru çevirdi.
‘Hamile olduğunu öğrendiğimiz gün muhteşemdi. Zeynep sevinçten çığlık üstüne çığlık attı. O günden aklımda kalan tek şey Zeynep’in çığlıkları.’
‘Yeterince açık.’ dedi Ece yorgun bir sesle, kalkıp kahve suyu koyarken. ‘Katil bu sözleri Munch’ın Çığlık tablosuna gönderme olarak algılamış. Aramaya devam. Belki Naz’a ne yapmayı planladığını da bulabiliriz.’
Ben galiba ona ne yapacağını buldum.’ dedi Yaprak heyecanla. ‘Bir de siz bakın. Tolga Tuna’nın geçen yıl Naz’ın resmini paylaşarak gönderdiği bir tweeti okuyorum;
Bebeğim benim dünyadaki haritam, yaşam rehberim.
‘Bu kelimeleri ünlü ressamların adlarını yazarak tek tak arattım ve işte sonuç.’ Bilgisayarı çevirip gösterdi.
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 17
Sıkıntı ve sessizlikle geçen koca bir günün ve telaş ve sürekli artan bir panikle geçen upuzun bir gecenin sonunda ‘Tamam.’ dedi Bora yorgun bir sesle arkasına yaslanarak.
‘Tüm listeyi taradım, veri tabanında arattım. Elimizdeki profile uyan 28 kadın var.’
‘Hala çok fazla.’ dedi Ateş. Sonra Ece’ye dönüp sordu. ‘Listeyi biraz daha daraltamaz mıyız?’
Ece bir süre düşündükten sonra cevap verdi. ‘Bunların arasından evli olanları ele.’
’15 kişi kaldı.’ dedi Bora birkaç dakika sonra.
‘Şimdi de çocuğu olanları ele.’ dedi Ece.
’8 kişi kaldı.’ dedi Bora. ‘Hepsi profile tamı tamına uyuyor. 18-25 arası, geçen yıl içinde çok büyük ve çok kötü bir travma yaşamış, bekar, çocuksuz, yalnız yaşayan kadınlar.’
‘Hemen adreslerini bul.’ dedi Ateş ayağa kalkarak. ‘Yaprak sen benimlesin. Ece, sen Bora’yla. Adresleri dörder dörder paylaşacağız. Telefonlarınız açık olsun. Silahlarınızı alın.’
Dördü de yerlerinden fırlayıp silahlarını takıp, kurşun-geçirmez yeleklerini ve ceketlerini giyip hızla merdivenlerden indiklerinde saat sabah 6′ydı ve sadece 4 saatleri kalmıştı.
Ece ve Bora ellerindeki adreslere göre sırasıyla Beşiktaş’a, Üsküdar’a, Maltepe ve Pendik’e gideceklerdi. Ece’nin Subaru’sunu alıp son hız gazladılar.
Ateş ve Yaprak ise Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Bahçelievler ve Küçükçekmece’deki dört adrese doğru Ateş’in Harley’iyle hızla yola çıktılar.
Yaklaşık 2 saat sonra Gaziosmanpaşa’da, geçen yıl içerisinde, iki ay arayla anne ve babası kalp krizinden ölmüş, yalnız başına yaşayan bir kadının evinden çıktıkları sırada Ateş’in telefonu çaldı.
‘Bir şey var mı?’ diye sordu Ece.
‘Yok.’ dedi Ateş. ‘İlk iki adrese gittik. Her ikisini de kısa bir sorguya çekip evlerini aradık. Şimdi Bahçelievler’e gidiyoruz.’
‘Aynı.’ dedi Ece sıkıntılı bir sesle. ‘Sadece 2 saatimiz kaldı.’ Ateş telefonu kapatıp motosiklete, Yaprak’ın önüne atladı ve var gücüyle gazladı.
Bir saat kadar sonra, saat 9 civarı, Ece ve Bora, geçen yıl içerisinde tüm ailesini bir yangında kaybetmiş, genç ve mutsuz bir kadının Maltepe’deki evinden elleri boş çıkıp Pendik’e doğru yola koyuldular.
‘Son bir saat.’ dedi Ece panikle, direksiyona bir yumruk atıp sabah trafiğinden kurtulmak için son hızla güvenlik şeridine girerken.
Ateş ve Yaprak, Bahçelievler’den de elleri boş çıkıp Küçükçekmece’de, geçen yıl bebeği ve kocası feci bir trafik kazasında ölmüş genç bir kadının evinin kapısını çaldıklarında saat 9.51′i gösteriyordu.
Sadece 9 dakikaları kalmıştı…
Polisiye Hikayeler: KUSURSUZ – 18
Kapı onlara çok uzun gelen birkaç saniyenin sonunda hala açılmamıştı. Ateş kulağını kapıya koyup dinledi. İçeride Tolga Tuna’nın eski bir şarkısı çalıyordu. Yaprak’a bakarak başını salladı ve hemen ceketinin cebinden metal bir çubuk ve ince bir tel çıkardı, kilide soktu.
On beş saniye sonra içeri giriyorlardı.
Eski ve rutubetli evin her yerinde ağır ve pis bir koku vardı. ‘Ceset kokusu…’ diye fısıldadı Yaprak. Uzun, dar ve boş koridorda silahlarını çıkarıp ağır adımlarla müziğin geldiği odaya doğru yürüdüler.
Odanın açık kapısına vardıklarında içerideki manzara korkunçtu. Odanın her yerine testereler, bıçaklar, çarşaflar, boyalar, çiviler, çubuklar dağılmıştı. Bir köşede, çığlık resminden de çok iyi hatırladıkları Zeynep Tuna’nın cesedi, üzerinde Erdinç Aker’in çubuklar saplanmış kesik başı ve gövdesiyle beraber yığılmış halde duruyordu. Odanın üç duvarında da devasa boyutlarda üç tablo asılıydı; Çığlık, Uyku ve Dünya’nın Bebek Haritası.
Dördüncü duvarda ise kocaman bir saat asılıydı. Kıvırcık saçlı, iri yarı bir kadın, üzerinde paçavralarla arkası dönük halde saate doğru oturmuş, sallanarak, hafif bir sesle şarkıya eşlik ediyordu.
Tüm bu iğrençliğin ortasında ise Naz Tuna gözleri kapalı bir halde bembeyaz bir çarşafın üzerinde yatıyordu.
Ateş hemen çocuğun göğsüne baktı. Yavaşça, belli belirsiz inip kalkıyordu. Yaprak ile gülümseyerek göz göze geldiler. Yaşıyordu. Başarmışlardı. Yaprak yavaşça çocuğun yanına gitti. Ateş hemen silahını çıkarıp arkadan yavaş adımlarla yaklaştı ve katilin kafasına dayadı.
‘Bitti!’ dedi soğukkanlı bir sesle. ‘Ellerini arkaya uzat!’
Kadının dönüp şaşkın gözlerle, kalın çerçeveli gözlüklerinin üzerinden, kafası karışık bir halde Ateş’e bakmasıyla ani bir hareketle fırlayıp saldırması bir oldu. Ateş kendini savunmak için bir anlığına geri çekildi ve sonra hemen katilin omzuna sıkı bir tekme savurdu. Hızla yere savrulan kadının boğazından feci bir çığlık koptu. Ateş aniden kadının üzerine atlayıp ellerini arkasında birleştirip kelepçeledi. ‘Bitti!’ dedi tekrar, soluk soluğa.
O sırada Naz uyanmış ve çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı. Yaprak onu kucağına alıp sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da Ece’yi aradı. ‘Küçükçekmece.’ dedi rahatlamış bir sesle. ‘Onu yakaladık. Çocuk yaşıyor. Komiser Nihat’a haber verin, Tolga Tuna’yı da alıp gelin.’
Bir kaç sonra, polislerle dolu odada, babasının kucağında tekrar uyuyakalan Naz Tuna’nın masum çocuksu yüzüne bakan Ateş ‘Böyle günlerde her şeye rağmen dünyaya bir faydamız olduğuna inanıyorum.’ dedi.
Sonra gülümseyerek ekledi. ‘İyi iş çıkardınız çocuklar. Gidelim. Rakı-balık isteyen?’
– Son –
KaraŞapka