Bernie polisiye film

Polisiye film Bernie, polisiye dizilerden fırsat bulup izleyebildiğim hem de oldukça hoşuma giden bir bir kara komedi oldu. Polisiye dizi ve film bolluğu yaşandığı son yıllarda gözünüzden kaçmışsa diye bu film hakkında kısa bir yazı yazmak istedim.

Aslında Bernie, bir polisiye film olmaktan ziyade bir kara komedi. Cazcı kardeşler ya da Yırtık Rahibe tarzında güzel filmlere nicedir özlem duyuyorum. Bernie, bu filmler kadar iyi olmamakla birlikte hem hikayesi, hem oyunculuğu hem de müzikleri ile bana bu filmlerde aldığım tada yakın bir keyif bıraktı.

Hemen söyleyeyim Bernie yaşanmış bir olaya, bir cinayete dayanıyor. Peki bir cinayetten nasıl bir komedi filmi çekilebilir diye soracak

Bernie polisiye film
Bernie polisiye film

olursanız aslında bu da olayı yaşayan kişilerin üzerine tartıştığı hatta filmi eleştirdiği bir konu. Ancak dediğim gibi Bernie bir kara komedi ve bu türde pek sık filmler görmediğimiz için bile bence seyredilmeye değer.

Bernie, Amerika’nın gözlerden uzak bir şehrinde, bir cenaze levazımatçısıdır. İyi bir cenaze levazımatçısı olmak ise pekçok yetenek gerektirmektedir. Hem iyi bir satıcı olmanız gerekir hem de empati yapabimeniz, hem çok iyi bit makyaj sanatçısı olmanız gerekir hem de insan ilişkilerinde mükemmel olmanız. Hem sabırlı ve anlayışlı olmanız gerekir hem de çok iyi şarkı söylemeniz. Kısaca tüm bu özellikler Bernie’e bulunmaktadır ancak hayat, kader cilvesini gösterecek ve olaraklar ilginç bir şekile gerçekleşecektir.

Son yıllarda ben her insanın hayata bir “şeyi” yapmak için geldiğine inanıyorum. Kimi sanatçı, kimi anne ya da baba, kimi politikacı olmak kimi de aylak aylak gezmek adına geliyor dünyaya. Adeta gizli bir kod insanlarin genlerine işlenmiş. Bernie’de işte cinayet işlendikten sonra yaptığı “şeyi” yapmak için gelmiş hayata. Daha fazla spoiler bilgi vermemek adına ben yazıyı burada bitireyim.

Hem polisiye seviyor hem de eğlenceli ancak düşündürücü bir film ile hoş vakit geçirmek istiyorsanz, Bernie’yi izleyin.

polisiye dizi mindhunter

Mindhunter polisiye türünü sevenlerin büyük bir keyifle izleyeceğini düşündüğüm polisiye dizilerden. Netflix yapımı polisiye dizi 11 bölümden oluşuyor. Dizi, Mark Olshaker ve John E. Douglas isimli iki polis memurunun başından geçenler doğrultusunda yazdıkları bir kitaba dayanıyor. FBI’ın suçlu profilleme yöntemini geliştirmeye başladığı ilk dönemi anlatan dizi, iki polis memurunun, Amerika’nın en azılı seri katillleri ile gerçekleştirdikleri görüşmeleri ve bu görüşmeler doğrultusunda elde ettikleri verileri bir mantık doğrultusunda değerlendirerek seri katillerin hareket tarzlarını anlamaya çalışmalarını yani suçlu profilleme konusundaki ilk girişimleri anlatıyor.

Polisiye dizi Mindhunter yavaş ancak ilginç bir şekilde gelişen bölümleri ile çok az aksiyon içermesine rağmen bahsettiğim gibi polisiye

mindhunter polisiye izi
mindhunter polisiye izi

türünü sevenlerin, seri katiller hakkında daha çok bilgi almak isteyenlerin hoşuna gideceği bir dizi. Bir anlamda hem suçlu profillemenin nasıl doğduğuna değinirken diğer bir taraftan da seri katiller hakkında da oldukça ilginç bilgiler veriyor.

Mindhunter dizisinde öne çıkan suçlu, Nekrofil bir seri katil olan Ed Kemper. Nekrofil, ölülere karşı cinsel istek duyan veya cinsel ilişkide bulunmuş kimse olarak tanımlanabilir. Ed Kemper bir anlamda FBI’a diğer seri katilleri anlamaları konusunda yardımcı oluyor.

FBI içinde kurulan yeni bir bölüm olan Davranışsal Bilim Birimi, Mindhunter’ın 1. sezonunda 11 bölümlük bir macera ile bizlere kolay kolay diğer polisiye dizilerde bulamayacağımız bir sadelik ve aksiyondan uzak bir tarz ile bir anlamda işin mutfağına dair bilgiler aktarıyor.

Polisiye seviyor ve seri katiller ilginizi çekiyorsa Mindhunter isimli polisiye diziyi kaçırmayın.

Mindhunter 2. sezon

Serinin 2. sezonunun ne zaman yayınlanacağı henüz belli değil ancak dizinin 1. sezonunun aldığı olumlu tepki ve anlattığı konunun ilginçliği doğrultusunda 2.sezonun kısa bir sonra sonra ekranlarda olacağına kesin gözü ile bakılıyor. Mindhunter’ın 2. sezonunun 1979-1981 yılları arasındaki gerçek olaylara ve seri katillere değineceği tahmin ediliyor. FBI’ın Davranışsal Bilim Birimi ajanlar bakalım diğer seri katiller ile görüşmelerine devam ederek karanlıkta kalmış cinayet dosyalarını aydınlatmayı ve yakalanamamış katilleri adalet önüne getirmeyi başarabilecekler mi hep birlikte seyredelim.

 

okay-gonensin-polisiye-okuru

Vatan ve Yeniyüzyıl gazetelerinin kurucusu, Vatan Kitap, Yeniyüzyıl, Cumhuriyet gazetelerinin eski genel yayın yönetmeni, köşe yazarı, gazeteci, edebiyat eleştirmeni, şiir çevirmeni ve her şeyden çok sürekli bir polisiye okuru olan kitapsever Okay Gönensin 13 Temmuz sabaha karşı İstanbul’da nadide polisiye kitaplarla dolu kütüphanesinin bulunduğu evinde hayatını kaybetti.

okay-gonensin-polisiye-okuru

Okay Gönensin ’in polisiye sevgisini örnekleyen sayısız ilginç anekdot mevcut. Bunlardan biri polisiye yazarı Ahmet Ümit’e ait ve yazarın çizgi roman halinde tefrika edilen Nevzat karakteri ile ilgili:

“Okay Gönensin  polisiye romanlarını çok severdi. Benden polisiye öyküler yazmamı istedi. Yazmaya başlayınca, Nevzat karakteri dizi oldu.”

Okay Gönensin ’in polisiye sevgisinin bir başka şahidi ise şair, gazeteci, yazar Refik Durbaş’dır.

“Okay.. Paris’te şu meydanda, şu köşede bir kitapçı var. onun ikinci katına çık, üçüncü rafın beşinci sırasında Simenon’un kitaplarını göreceksin. …O raftaki sekizinci sıradaki kitabı al gel, al bu da parası… (dedi) gerçekten de gittim ve elimle koymuş gibi o kitabı aldım, geldim.”

Gönensin’in kendi kaleminden polisiye sevgisini anlatan bir kitap eleştirisi Stieg Larsson’un üçlemesi üzerinedir.

“Millenium’un iki başkişisi var, bütün diğer kişiler bu ikisini besliyor. Biri, mükemmel gazeteci Mikael Blomkvist, diğeri tabii ki çılgın kız Lisbeth Salander. Bu ikili yaklaşık 2bin500 sayfa boyunca İsveç’in her yanını didik didik ettiler. Üçüncü ve son kitapta ikilinin karşısında İsveç’in “derin devleti” var. Ülkenin resmi isthibarat örgütünün içindeki yarı-resmi bir yapılanma İsveç’in “derin devleti” oluyor. Mikael Blomkvist gerçekten “mükemmel gazeteci” ve sonuna kadar da bu niteliğini koruyor. Ele aldığı her haberin sonuna kadar gidiyor, olayın bütün ayrıntılarını ortaya çıkarıyor ve sonuçta bazen toplum çapında bazen de daha dar bir çevrede ciddi bir sarsıntı yaratıyor. Sarsıntının nedeni İsveç’in dışa dönük görüntüsündeki cilanın altında kalan bazı gerçeklerdir. Bütün diğer toplumlar gibi İsveç’in de kötüleri vardır. Bunlar iş adamı da olabilir, gazeteci de, polis de, memur da, politikacı da… Başlıkta “Mükemmel gazeteci derin devleti yendi” derken ilk iki kitabı okuduktan sonra üçüncüyü okumak niyetindeki okurlar için “filmin sonunu ifşa etmiş” olmuyoruz. İlk iki kitapta “sonunda hep kazanan ikilinin, hatta mezarlarından çıkmayı bile başaran Lisbeth ile hamisi Mikael’in üçüncü kitabın sonunda yine “muzaffer” çıkmaları hiç de şaşırtıcı değildir.”

Polisiye dostu Okay Gönensin’i sevgi ve rahmetle anıyoruz.

the old swan hotel harrogate agatha christie

Ünlü polisiye yazarı Gencoy Sümer ortadan kayboldu. Feneryolu Cinayetleri romanı ile tanıdığımız Gencoy Sümer’in Yorkshire’daki evinden Cumartesi sabahı ayrıldığı ve kendisinden ilerleyen saatlerde haber alınamadığı öğrenildi. Yorkshire polisi olayı bir kayıp vakası olarak incelediğini bildirdi…

Harrogate sevimli ama bir o kadar da gizemli bir Yorkshire şehri. Peki ama neden polisiye yazarları sürekli bu şehirde kaybolup duruyorlar?

Şaka bir yana, geçtiğimiz cumartesi günü İngiltere’nin şirin şehrine bir gezi planladık. Harrogate nerede diye soracak olursanız bu güzel şehir, Yorkshire bölgesinde ve Leeds ile York şehirlerine yarım saat uzaklıkta.

Harrogate, ünlü polisiye yazarı Agatha Christie‘nin, 1926 yılında, henüz ünlü bir polisiye yazarı olduğu sırada, 11 gün boyunca ortadan kaybolduktan sonra bulunduğu şehir. Agatha Christie’nin  kaybolması o dönemde büyük ses getirmiş, İngiltere genelinde binden fazla polisin seferber olduğu bir insan avı başlatılmıştı. Agatha Christie’yi bulmak için yüzlerce kişinin polisle işbirliği yaptığı bu gizemli olay, İngiltere’de bir arama çalışmasına ilk kez bir uçağın da katıldığı  vaka olması bakımından ilginçtir.

Hikaye kısaca şöyle: Agatha Christie 3 aralık cuma günü akşamı,   uyumakta olan kızı Rosalind’i öptükten sonra otomobiliyle Berkshire’daki evinden ayrılır. Ortadan kaybolduğu farkedilip de olayın gazetelere yansıması üzerine bütün ülke ayağa kalkar. İçişleri Bakanı, yüzlerce polisi acil olarak ünlü yazarı bulmakla görevlendirir. Agatha Christie‘yi bulmak için polise yardımcı olanlar arasında Sir Arthur Conan Doyle ve Dorothy Sayers gibi ünlü polisiye yazarları da vardır.

Tam 11 gün boyunca Agatha Christie’den haber alınamaz. Sonunda, Harrogate‘de The Hydro isimli bir otelde olduğu anlaşılır. Kendi açıklamasına göre geçici bir hafıza kaybı yaşamıştır. Buraya nasıl ve neden geldiğini bilmemektedir. Hayatı boyunca bu konuda fazla bir açıklama yapmaz. O yüzden bu kayıp 11 günle ilgili spekülasyonların haddi hesabı yoktur. Bir çok kişiye göre, Agatha Christie’nin en gizemli hikayesi, aslında bu kayıp 11 gündür.

The Hydro isimli bu otel daha sonra Old Swan ismini almış. Biz de bu cumartesi günü Agatha Christie’nin kayıp 11 gününü geçirdiği Old Swan Oteli’ni ziyaret etmek için Harrogate’e bir yolculuk yaptık. Yorkshire’ın verimli topraklarındaki çiftliklerin, yemyeşil ağaçlarla, çayırlarla kaplı arazilerin, şirin köylerin arasından geçen yol, sonunda bizi Harrogate’e ulaştırdı.

Şehre, yolun iki yanında yer alan ve insana uçsuz bucaksızmış izlenimi veren çok geniş bir parkın içinden giriliyor. Binaların çoğu 18. yüzyıldan kalma ve Georgian tarzında. Turistik bir şehir burası. Şifalı sularıyla nam salmış. Agatha Christie’nin kaldığı Old Swan Hotel de aslında bir kaplıca oteli. İngiliz usulü kaplıca keyfi yaşamak için ideal bir yer. Aynı zamanda öğrendik ki, Harrogate, 2013’den beri yapılan anketlerde Britanya’nın “en mutlu” şehri seçilmekteymiş. Biraz dolaşınca bu seçimin hakkaniyetle yapıldığını anladık. İnsanlar güler yüzlü, eğlenceli ve gerçekten mutlular.

Old Swan, şehrin merkezinde, hafif yüksek bir tepenin eteğinde kurulmuş romantik bir otel. Konukları da bir hayli şık ve havalı.  Bu otelin karanlık bir sırra ev sahipliği yaptığını düşünmek çok zor. Duvarlarda Agatha Christie’ye ait hatıralar olmasa böyle bir şey aklınızın ucundan bile geçmez.

Christie’nin kayboluş hikayesini anlatan Agatha filminin de çekildiği mekanlar neredeyse doksan yıldır hiç değişmemiş. Merdivenler, koridorlar, çay salonları, koltuklar, şömineler hala aynı. Hava çok sıcak olduğundan biz dışarda oturduk. Geleneksel  beş çayımızı otelin yaz bahçesinde içtik. Çörek ve reçellerimizle birlikte.

Old Swan Hotel, Agatha Christie’nin 11 günlük kayboluşuna sırdaşlık yapınca, ister istemez kendisi de biraz gizeme bulaşmış. Otelde belirli günlerde cinayet oyunları oynanıyor. Oyuna katılan konuklar, bir akşam yemeğinden sonra işlenen bir cinayeti, bırakılan ipuçlarından yola çıkarak çözmeye çalışıyorlar. Aslında bu tür oyunlar, İngiltere’de oldukça yaygın. Ama herhalde cinayet oyunu oynamak için Old Swan’dan daha mükemmel bir otel bulunamaz.

bermuda-şeytan-üçgeni

Amerika’nın Florida eyaletine ya da Miami’e uçacaksanız dikkatli olun Bermuda şeytan üçgeni içinden geçmek zorunda kalabilirsiniz. Bermuda şeytan üçgeni nerede diye soracak olursanız aşağıdaki haritada da görebileceğiniz gibi Portoriko, Miami ve Bermuda arasında yer alan üçgen bölge, bermuda şeytan üçgenini oluşturmakta.

Geçtiğimiz günlerde, Bermuda şeytan üçgeninde bir anda, yaklaşık 100 yıl kadar önce ortadan kaybolan bir geminin belirdiği haberi heyecan yarattı. Söylentilere göre bir anda ortaya çıkan bu gemi, 1925 yılında Bermuda şeytan üçgeninden kaybolan SS Cotopaxi ‘idi. Gemi 32 mürettabatı ile birlikte ortadan kaybulmuştu. Bu haber dikkatleri yenide Bermuda şeytan üçgeninin gizemine çekti. Haber 20 bin kişiden fazla Facebook kullanıcı tarafından paylaşıldı ancak daha sonra anlaşıldı ki bu sahte bir haberdi. Bu durum, Bermuda şeytan üçgeni ve açıklanamayan sırrının insanları hala cezbetmeye devam ettiğini gösteriyor.

Bermuda şeytan üçgeni, çeşitli uçak kazalarının gerçekleştiği, gemilerin gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğu bir bölge. Peki madem böyle şeytan üçgeni gibi bir bölge var insanlar ordan geçmesin olsun bitsin diye düşünebilirsiniz ancak şeytan üçgeninin yer aldığı bölge, dünyanın en fazla gemi ve uçak trafiğinin olduğu bölgelerden biri. Sadece ticari amaçla değil, bulunduğu yer nedeniyle keyif amaçlı özel yat ve gemilerin de tercih ettiği oldukça turistik bir bölgede yer alıyor Bermuda şeytan üçgeni. Hal böyle olunca kaza olma ihtimali de yüksek açıklanamayan ise hemen hemen her kazanın ya da kayıp vakasının bir gizem taşıması.

Bermuda şeytan üçgeninin sırrı nedir?

Daha önceleri Bermuda şeytan üçgeninin altında cam piramitlerin olduğu, bölgenin uzaylılar tarafından kontrol edildiği gibi komplo teorileri ortaya sürülmüştü. Bölgede denizin kilometrelerce derinlikte olması gemilerin nasıl ortadan kaybolduğunu açıklayabilir. Bölgeden aynı zamanda okyonus akıntıları geçmekte bu da herhangi bir kalıntının kısa bir sürede, kaza yerinden kilometrelerce uzağa taşınması anlamına gelebilir. Aynı zamanda bölge her yıl Amerika’yı vuran hortumların oluştuğu bölgeye de çok yakın. Bu durumda akla Bermuda şeytan üçgeninin gizeminde meterolojinin de rol alabileceğini akla getiriyor. Ancak Bermuda şeytan üçgeninde her yıl ortalama 4 uçak ile 20 adet yat ortadan kaybolmaya ve şeytan üçgeni gizemini korumaya devam ediyor.

bermuda-şeytan-üçgeni-nerede
bermuda-şeytan-üçgeni-nerede

Bermuda şeytan üçgeni

Bu bölgede kaydedilen ilk garip olaylar 1492 yılına kadar gidiyor. Ünlü denizci kaşif Christopher Columbus Bermuda şeytan üçgeninde garip ışıkların ve tuhaf pusula hareketlerinin görüldüğünü kaydetmiş. Bu tarihten itibaren bölgede kaybolan yüzlerce gemi ve uçağın yanında kaydedilen en son olaylardan biri ise 2015 yılında yine bu üçgen içinde kaybolan SS El Faro isimli kargo gemisi. Son 30 yılın en kötü kayıp vakalarından biri olan bu durumda, gemi içindeki 33 mürettebatıyla ortadan kaybolmuş.

Dedektif Dergi

Dedektif dergi, Türkiye’nin ilk polisiye e-dergisi olarak geçtiğimiz ay yayın hayatına başladı. Dedektif dergi  şimdilik sadece dijital ortamda yayınlanıyor ve ücretsiz. İlerde basılı olarak yayınlanır mı bilmiyorum ama bunun benim için çok da önemli olmadığını söyleyebilirim. Her ne kadar, kağıda basılı kitapların, dergilerin yeri hala bir başkaysa da dijital yayının  avantajları saymakla bitmez. Yayıncı açısından, baskı ve dağıtım gibi bir sorun, dolayısıyla maliyet yok. Baskı ve dağıtımın, yayımcılığın en önemli maliyet kalemi olduğu hatırlanırsa, dijital yayının mukayeseli üstünlüğü kendiliğinden ortaya çıkar. Tabii maliyetler bu kadar düşük olunca, fiyat ta otomatik olarak düşük oluyor ki,  bu da okuyucu açısından çok iyi bir şey. 

İnternetten gazete, dergi, kitap okumak hem ucuz hem de pratik. Bir kütüphaneye sığabilecek kitaplardan, gazete ve dergi ciltlerinden çok daha fazlasını bilgisayarınızda saklayabilir, dilediğiniz zaman okuyabilirsiniz. Tatile çıkarken bavulunuzu kitapla doldurmak, sevdiğiniz kitabı yanınıza almayı unutmuş olmak gibi bir sorun da yok. Tabletiniz yanınızda olsun yeter; bütün kitaplar, gazeteler, dergiler bavulunuzda demektir. Çok değil, daha 20-30 yılönce bunu hayal etmek bile imkansızdı. Geçen yüzyılın son ve en büyük buluşu internet sayesinde artık  mümkün.

Dedektif Dergi ’nin internet sitesine www.dedektifdergi.com  linkinden ulaşılıyor.  Oradan da dergiyi okumaya geçebiliyorsunuz. Ben, sadece tabletteki değil, cep telefonundaki sürümünü de çok beğendim. Hem hızlı açılıyor, hem rahat okunuyor.

Dedektif Dergi & Polisiye Öyküler

Derginin içeriği, polisiyesever bir okuru fazlasıyla tatmin edecek bir nitelikte oluşturulmuş. Öncelikle dikkatimi öykülerin bolluğu çekti.  Tam on üç polisiye öykü var. Ayrıca iki de tefrika yayınlanıyor. Bir de polisiye bulmaca var. Bence dergideki en büyük sürprizlerden biri bu. Baya bir öykü aslında bu bulmaca. Hem de ödüllü. Cevabı doğru bilen okurlardan birine polisiye bir kitap hediye edilecekmiş.  Ben katilin kim olduğunu bulduğumu sanıyorum.
Cevabımı dergiye gönderdim. Bakalım sonuç ne olacak?

Dedektif Dergi’de bu kadar çok öykünün olması beni hem şaşırttı, hem de çok mutlu etti. Şaşırmamın nedeni şu: Malumunuz, bizde öykü pek yaygın bir anlatı türü değil. Her yıl basılan roman sayısı binlerle ifade edilirken, öykü kitapları yüzlü rakamlarda. Örneğin 2015 yılında topu topu 326 öykü kitabı basılmış. Bunun da büyük çoğunluğu yabancı yazarlara ve daha önce yayımlanmış olanlara ait. Dergilere bakınca bu durumu daha net görebiliyoruz. Yayınlanan öyküler üçü beşi geçmiyor. Eli yüzü düzgün olanların sayısı daha da az.

İş polisiye öyküye gelince, durum felaket. Ortalık polisiye romandan geçilmiyor ama öykü yazan çok az. Oysa öykü polisiyenin can damarı. Polisiye edebiyat, polisiye öykülerle başladı. Edgar Allen Poe, Auguste Dupin’in 3 öyküsüyle attı ilk adımı. Onu izleyen Sir Arthur Conan Doyle ise, tam 56 Sherlock Holmes öyküsüyle polisiyeyi taçlandırırken, ünlü dedektifinin sadece 4 romanda görünmesine izin verdi. Agatha Christie de öykü yazmayı hiç ihmal etmedi ve 65
polisiye romana karşılık, 165 polisiye öykü yazdı.

Yazarları öykü yazmaya özendirmek, kültür ve edebiyat dergilerinin en başta gelen işlevidir. Hatta daha da ileri gideyim, başlı başına görevidir de. Dedektif Dergi, bu işlevi/görevi fazlasıyla yerine getirmiş. Sayfalarının büyük bir bölümünü polisiye öykülere ayırmış.

Dergide dört tane klasik dedektif öyküsü var. Çağatay Yaşmut’un Editör Cinayetleri, Ceyda Kiremitçi’nin Ruj İzi, Gencoy Sümer’in Mr. Monaldi’nin Endişesi ve Nilgün Kolgar Çalışkan ile Kerim Güner’in birlikte yazdıkları Anı Yaşa isimli öyküleri bu gruba giriyor. Tuğba Turan’ın eğlenceli öyküsü İlan ve Serkan Ertem’in tefrikası Ölümün Kokusu da aynı türe dahil. Bu öyküler, gerek yarattıkları atmosfer ve gerekse beklenmedik finalleriyle oldukça göz dolduruyorlar. Cenk Çalışır’ın psikolojik derinlikli polisiyesi Camda Eriyen, değişik kurgusuyla dikkat çeken etkileyici bir öykü. Günay Gafur’un polisiye bilim kurgu öyküsü Tanık da öyle. Necva Esen’in gotik öyküsü Malikane, gerçekten insanın içini ürpertiyor. Aynı şeyi Türker Beşe’nin Makul Doktor’u için de söyleyebilirim. Her iki öyküyü okurken aklıma nedense Edgar Allen Poe geldi hep.

Emrah Poyraz ve Ulaş Özkan’ın birlikte yazdıkları Sıradan Bir Hayat İçin, Gencoy Sümer’in Otuz Yıl Sonra ve Doruk Ateş’in Çinçin adlı öyküleri toplumsal temalı polisiyeler. Ve bize,mükemmel bir cinayetin nasıl işleneceğini anlatıyorlar. Turgut Şişman’ın Gitti Gidiyor’u ise şaşırtıcı bir gerilim öyküsü. Kısa ama etkileyici. Mehmet Berk Yaltırık’ın yazdığı Hortlakların Fecri, tarihsel bir korku tefrikası. Olaylar Osmanlı’nın fetih yıllarında geçiyor.Öykülerin tümünü ben çok beğendim. Hepsi özenle, dikkatle, inceden inceye düşünülerek, belli bir edebi düzeyin üzerinde kalınarak yazılmış. Umarım bu hep böyle devam eder ve Dedektif Dergi , her zaman çok sayıda ve nitelikli polisiye öyküler yayınlamayı sürdürür.

Dedektif Dergi ’de sadece polisiye öyküler yok tabii. Polisiye ile ilgili değişik yazılar da var. Çeşitli yazarlar tarafından on bir adet deneme, kitap tanıtımı, değerlendirme ve araştırma kaleme alınmış.Bunlardan, Arkın
Gelişin’in kadın seri katillerle ilgili araştırması ve Galip Uyar’ın 1970’li yıllardaki bazı cinayet davaları hakkındaki incelemesi oldukça ilginç bilgiler içeriyor.  Devrim Şenyaman’ın Olof Palme suikastini, Ayça Mumkule Erşipal’in
Colarado’daki sinema katliamını anlatan yazıları da öyle. Şebnem Şenyener Sherlock Holmes’ün aşık olduğu kadından söz etmiş yazdığı denemede. Funda Menekşe ise polisiyeyi sevmenin gerçek sebeplerini anlatmış. Ramazan Eraslan, Jean-Christophe Grange’ın Lontano’sunu değerlendirirken, Özlem Solak Doruk Ateş’in Mabet’i ile Erdoğan Eyrik’in Cinayetin Peşinde romanı üzerine görüşlerini dile getirmiş. Kerim Güner’in yazdığı eleştirinin konuları ise, Agatha Christie’nin Roger Ackroyd Cinayeti,  AlganSezgin Türedi’nin Katilin Şahidi
ve Çağatay Yaşmut’un Kadıköy Cinayetleri isimli romanları.

Teknolojik gelişmeyle polisiye edebiyat arasındaki ilişkiyi irdeleyen yazıda  Celal Cem Dengiz’in imzasını var. Türkiye’de özel dedektifliğin gelişimi ve sorunlarını öğrenmek için de  Özel Dedektifler Derneği başkanı İsmail Yetimoğlu’nun makalesini okumak lazım.

Bilgilendirici, keyifle okunan yazılar bunlar. Laf ebeliği yapmadan, konuyu dallanıp budaklandırmadan, sade ve anlaşılır bir dille yazılmışlar.

Bu noktada bir şey daha dikkatimi çekti: Dedektif Dergi’deki yazılarda belli bir konu çevresinde kümelenme yok. Yani “dosya” tarzı bir sunum hazırlanmamış. Bence iyi olmuş. Ben o “dosya” olayını pek sevmiyorum. Derginin yarısından çoğu o konuya ayrılıyor. İyi de ya ben o konuya ilgi duymuyorsam ne olacak? Ki, çoğu zaman da öyle oluyor. Bana kalırsa, dergilerde her tür okurun beğenisine hitap etmeye özen göstermek çok daha doğru bir anlayış. Tabii bu, Dedektif Dergi yöneticilerinin bir yayın politikası mı, yoksa ilk sayı olduğu için mi böyle oldu bilemiyorum. Bunu ilerideki sayılarda göreceğiz.

Dedektif Dergi’nin hoşuma giden bir diğer özelliği de tıpkı basılı bir dergiye benziyor olması. Bu haliyle, görsel olarak diğer internet dergilerinden çok farklı. Bir internet dergisinden ziyade, internette yayınlanan basılı bir dergiye benziyor. Bu da okuyucu memnuniyetini artıran bir durum.

Bir zamanlar dijital yayının, geleceğin yayını olduğu söylenirdi. O gelecek, sanılandan daha kısa zamanda geldi. Bugün artık, gazeteleri, dergileri, kitapları, haberleri, filimleri, dizileri, hatta televizyonları internet üzerinden izler olduk. Gönlümüz hala kağıt üzerine yapılan baskıdan yana  olsa da yavaş yavaş internet üzerinden okumaya da alışıyoruz. Bir de olayın şu cephesini unutmayalım. Kağıdın hammaddesi ağaç. Kağıt üretmek için ağaçları kesmek zorundayız. Dijital yayıncılığın gelişmesi, daha çok ağacın hayatta kalmasını sağlayacak. Sadece bu sebep bile, dijital yayıncılığı desteklememiz için yeter de artar.

Bir polisiyesever olarak Dedektif Dergi’ye hoş geldin diyor, polisiye kültür ve edebiyatımızdaki yerinin uzun soluklu olmasını diliyorum.

Esin İnci

Agatha Christie, Miss Marple ve Margaret Rutherford.

Gerçekten ilginç bir üçlü. Agatha Christie  malum, ölümünün üzerinden 40 yıl geçmiş olmasına rağmen dünyada kitapları en çok satan yazar, polisiye romanların kraliçesi. Hala onun kadar güzel entrika kurabilen, katili onun kadar ustalıkla saklayabilen ve onun kadar mükemmel atmosfer yaratabilen bir yazar çıkmadı.

Miss Marple ise onun unutulmaz kadın dedektifi. O, sakin bir köyde yaşayan, bol bol dedikodu yapan, örgü ören, kimine göre sevimli, kimine göre ise çekilmez, evde kalmış yaşlı bir kızdır ama iş dedektifliğe geldi mi bir canavar kesilir. Değme Scotland Yard müfettişlerinin yapamadıklarını o yapar. İngiltere’nin kırsal bölgelerinde gizemli bir cinayet mi işlendi, polisin başvurduğu ilk kişi hep odur.

Margaret’e gelince… O bir aktris. Sinemada Miss Marple rolünü ilk kez canlandıran kadın. O bir komedyen. Christie’nin ünlü karakterini oynadığı filimler de gizemli olmalarının yanı sıra aynı zamanda bir komedi.

İngiliz Tiyatrosu’nun saygın adlarından biri olan Margaret Rutherford tam beş kez Mis Marple’ı oynadı. Bu fazla hareketli, şişman ve cadaloz bir Miss Marple’dı ama eğlenceli ve sempatikti. Belki de bu nedenle bir çok eleştirmen onu bugüne kadar Miss Marple’ı oynayan en iyi oyuncu olarak kabul etti.

Cinayet, Marggaret Ve Ben, işte bu üç karakteri bir araya getiren bir oyun. Philip Meeks tarafından yazılmış. Margaret Rutherford’u Susie Blake, Agatha Christie’yi Nichola McAuliffe ve Miss Marple’ı Andrina Carrol oynuyor.

Beş çayları ve tarçınlı çörekler eşliğinde, yüksek arkalı koltuklarla kalın perdeli pencerelerin egemen olduğu ilk Miss Marple filminin dekoru önünde oynanan oyun, eleştirmenlerce heyecanlı, gerilimli ve eğlenceli diye nitelendiriliyor. Tanıtım broşüründe ise oyunun bir kara komedi olduğu yazıyor.

Margaret Rutherford komik bir kadın olarak tanınmıştı. Evet bu doğru. Fakat, anlaşılan onun bir sırrı varmış ve bu sır dolayısıyla gerçek yaşamı komediden çok uzakmış. Altmışlı yıllarda, Miss Marple rolüyle suçluları adalete teslim etmesine ve gizemli olayları aydınlatmasına rağmen ailesine ait karanlık bir sırrı herkesten gizlemiş. Oyunda, bu trajik ve şok edici sırrı Agatha Christie ortaya çıkarıyormuş.

Neresinden bakarsanız ilginç bir oyun. İngilizler bu tarz piyesleri çok seviyorlar. West End’de gizem ve gerilim temalı bir çok oyun sahneleniyor. Tabii bunların en başında da 65 yıldır sahnelenen ve bu alanda benzersiz bir rekora imza atan Agatha Christie‘nin Mouse Trap‘ı (Fare kapanı) var.

Cinayet, Margaret Ve Ben, daha önce West End’de sahnelenmiş. Geçen yıl, NewYork’daki festivalde ödül kazanmış. Şimdi ise, İngiltere’yi dolaşıyor. Bu kış York’a da uğradı. Kentin görkemli tiyatro yapılarından biri olan Royal Tiyatro’da sahnelenen oyun için biletimi şimdiden aldım. Seyrettikten sonra izlenimlerimi yazacağım. Keyifli bir deneyim olacağını düşünüyorum.

evden kaçış oyunu

Evden kaçış oyunu ilginç vir deneyimdi. Geçtiğimiz günlerde, kilit altında kaldığım bir evden kaçmak zorunda kaldım. Canımı zor kurtardım. Aslında bakılacak olursa canımızı zor kurtardık çünkü toplam altı arkadaşım ile birlikte, çeşitli komplo teorilerine kafa yoran bir profesörün evinde bulduk kendimizi.

 

evden kaçış oyunu

Herkesin deli gözüyle baktığı bu profesör, teorilerinde haklı çıkarak, devlet içinde yuvalanmış gizli bir örgütün canını fena halde sıkmış biriydi. Bunun üzerine, bu gizli örgüt tarafından ortadan kaldırılmıştı.

Bize ise, profesörün evine gizlice girerek onun  sakladığı bir takım dosyaları bulma görevi verilmişti. Böylece suçluların kimliğini ve suçun içeriğini  ortaya çıkarabilecektik.

Tahmin ettiğiniz üzere bu bir evden kaçış oyunu kurgusuydu. Evden kaçış oyunu için tasarlanan ev İngiltere’nin Leeds şehrindeydi. Gizli dosyalar, ipuçları, kilitli dolaplar, haritalar, özel ışıklar altında görünür olan detaylar ile tam bir saat, profesörün evinden kaçmak için hem ter döktük hem de çok ama çok eğlendik.

Evden kaçış oyunu ve kuralları

Oyun başlamadan önce, evin işletmecisi bize oyun hakkında yapmamız ve yapmamamız gerekenler konusunda uyarılarda bulundu. Çünkü, daha önce bir kişi camın dışına çıkarak beşinci katta bulunan dairenin diğer odasına geçmeye çalışırken zor durdurulmuş. Bir başka oyuncu ise tavan döşemelerini sökerek diğer odaya ulaşmaya çalışmış. Neyseki biz o kadar kaptırmadık kendimizi ve ipuçlarının peşinden giderek bir bir kapalı kasaları, gizli mesajları çözdük. Oyunun kuralları aslında oldukça basit başınızı derde sokacak tüm tehlikeli durumlardan kendinizi uzak tutmalısınız. Mesela elektrik prizinin içinde acaba gizli bir mesaj var mı diye sökmeye kalkmayın. Camın pervazından doğru diğer odaya geçmeye kalkışmayın. Biraz mantığınızın sesini dinleyin.

Polisiyeseverler için kaçırılmaması gereken bir deneyim evden kaçış oyunu. Hatta şirketler bile, takım geliştirme oyunu olarak bu tarz evden kaçış oyunlarını kullanıyorlar. Genelde ortak çalışmak durumunda kaldığınız ancak aranızda iyi ilişki veya iletişim olmayan iş arkadaşlarınız ile bu oyun sayesinde iyi bir ekip olmanın temellerini atabilirsiniz.

Sizin Türkiye’de ya da yurtdışında oynadığınız bir evden kaçış oyunu oldu mu? Detayları yoruma yazın lütfen.

Cingöz Recai, Peyami Safa ‘nın yazdığı serüven romanlarındaki temel karakterin adıdır. İlk yayımı gazetelerde tefrika şeklinde olmuştur. Gördüğü büyük ilgi üzerine daha sonra kitap olarak da yayınlanmıştır.
Peyami Safa

Peyami Safa ve Türk Edebiyatı

Peyami Safa Türk Edebiyatının önde gelen şahsiyetlerinden biri olarak tanınır. Edebiyatımıza birbirinden güzel romanlar armağan etmiştir. Ancak bu eserlerin edebi değeri ile satış kazançları arasındaki büyük uçurum, romancıyı daha az nitelikli, ucuz, çabuk okunabilen serüven romanları yazmaya yöneltmiştir. Yaşamını sadece gazetecilik/yazarlık yaparak kazanan biri için pek de garip bir davranış değildir bu.

1918 yılında çıkarmaya başladığı bir akşam gazetesi olan 20.Yüzyıl’da, “Asrın Hikayeleri” başlığıyla öyküler yayınlayarak gazeteciliğe atılan Peyami Safa, daha sonra Tasviri Efkar ve Cumhuriyet gazetelerinde çalıştı. Fıkra ve makalelerinin yanı sıra öykülerine de devam etti. Bu öyküleri önce isimsiz yayınlanıyordu. Daha sonra annesinin adından aldığı bir ilhamla Server Bedii imzasını kullanmaya başladı. Annesi Server Bedia Hanımın ismi olmuştu Server Bedii.

Cingöz Recai’nin ilk serüveni gazetede 1924’te boy gösterdi. Kısa zamanda büyük ilgi gördü. Kısa süre sonra kitap olarak piyasaya çıktı. Peyami Safa, hız kesmeksizin Cingöz’ün maceralarını yazdı babam yazdı.

Tamamen Arsen Lupin’den araklanmış (esinlenmiş bile diyemiyorum) bir anti kahramandı Cingöz Recai. Tek farkı, Türk olmasıydı. Karakterinde Robin Hood’dan da alınmış pek çok özellik barındırıyordu. Arsen Lupin gibi bir hırsızdı öncelikle. Ama tabiri caizse kibar hırsız. Kadınların yüreğini hoplatacak kadar yakışıklı, inanılmaz soğukkanlı ve korkusuz, cesur, cömert ve eğitimliydi. Zerafette üstüne yoktu. Ama neticede serseri bir hırsızdı. Recai’nin işi gücü zenginlerin malını çalmaktı. Devamlı bunun için planlar yapardı. Öte yandan çaldıklarını fakirlere dağıtmak gibi bir başka soylu huyu daha vardı ki, arak kendisini komik durumlara düşüren Mehmed Rıza’nın en büyük hedefi, kibar hırsızı bir an önce kodese sokmaktır. kendince, bozuk olan düzeni olabildiğince iyileştirmeye çalıştığı bile söylenebilirdi. Soyulan zenginlerin genellikle gayri müslim olması ise, yazarın ideolojik tercihiyle açıklanabilirdi. Nitekim, otobiyografik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu Nazım Hikmet’e ithaf edecek kadar sola yakın olan sanatçı, bir süre sonra siyasetin rüzgarıyla yön değitirecek ve national sosyalizme demir atacaktır.

Sherlock Holmes Serisi

Bu siyasi değişim ve ideolojik bakış açısı, Cingöz’e de sıçramakta gecikmedi doğallıkla. O artık, dünyanın zeka ve yetenekleri önünde saygıyla eğildiği Sherlock Holmes’a karşı mücadele etmektedir. Bütün bir serüven boyunca onu defalarca alt eder, küçük düşürür. Sonunda Dr. Watson, Cingöz Recai’nin dünya çapında bir deha olduğunu kabul ve itiraf eder. Herhalde 30’lu yılların Türkiye’sinde bir kitap okurunu bundan daha fazla mutlu edecek başka bir şey olamaz.

Cingöz Recai’nin asıl düşmanı ve ezeli rakibi, polis şefinin bizzat kendisiydi. Tıpkı Arsen Lupin’in Müfettiş Ganimard’ı gibi, Serhafiye Mehmet Rıza da kendisiyle dalga geçen, alay eden, küçümseyen bu serseri hırsızı eninde sonunda kodese tıkmaya yeminliydi. 10 kitaplık 2 serinin sonunda bu emeline ulaştı. Cingöz en nihayet enselendi ve kodese tıkıldı. Server Bedii de Cingöz Recai serisine ara verdi. Onun yerine , Sherlock Holmes’la mücadele eden değişik karakterler denedi. Sonunda halktan gelen talebin de etkisiyle 15 kitaplık yeni bir serüven dizisine başladı. Artık ulusal değil uluslararası şahsiyetlerle mücadele edecekti. Serhafiye Mehmet Rıza’nın davetiyle Türkiye’ye gelen Sherlock Holmes, Cingöz’ün yakalanması için elinden geleni yapacak, ama başarılı olamayacaktı.

Cingöz Recai‘nin serüvenlerinden ikisi filme çekildi. Romanlarının baskılarıysa  uzun yıllar sürdü.   Peyami Safa‘nın bu işten çok para kazandığı hep söylenegeldi. Umarız öyle olmuştur. Cingöz Recai, ülkemizdeki polisiye romanın yeri ve tarihi açısından önemli bir külliyattır. Cingöz’ün serüvenleri tür olarak tam bir polisiyedir. Türün gerektirdiği suç ve gizem, serideki bütün romanlarda vardır. Ancak edebi değeri, yazarın “diğer” romanlarıyla kıyaslandığında çok gerilerdedir. Peyami Safa’nın polisiyeyi aşağı bir tür olarak görmesi, iyi bir edebiyatçının izlerini taşısa da derinliksiz metinler üretmesine yol açmıştır.

Polisiye kitap Satranç Cinayetleri Cenk ÇalışırHer şey hiç olmaması gereken bir çekmecede, nadir kullanılan fularların altında, bir kitaba

rastlamamla başladı. Kendi kendime koyduğum erken bunama teşhisini doğrularcasına, nereden ve ne zaman aldığımı hatırlamadığım, hatta ilk 107 sayfasını okuyup da araya ayraç koyduğumu bile şaşırarak fark ettiğim kitap o an bir define bulmaya eş değerdi. Çünkü tam da, bir sahaf yolu tutsam artık, dediğim bir dönemdeydim. Kitabı kaptığım gibi sil baştan okumaya ve okudukça da, böyle bir kitabı nasıl yarım bırakıp unutursun, diye hayıflanmaya başladım.

CENK ÇALIŞIR – Satranç Cinayetleri

Yabancı polisiyeleri okudukça türe hayranlığım büyümüş,onların yanında orta okul öğrenci kompozisyonları gibi kalan bir kaç yerli kitap ile hayal kırıklığı yaşamış ve tüm bilmişliğim ile; yerli yazarlar bu işin hakkını vererek yapamıyorlar yahu, çıkarımına saplanmış, yerli yazarları okumayı bırakmıştım. İnsanın en büyük düşmanı önyargılarıdır ki meğer ben de epeydir bu düşmana esirmişim. Çekmecede unutulan bu kitap, kitap sayesinde tanıdığım yazar, kendimle yüzleşmeme ve düşüncelerimden utanmama sebep olacakmış meğer.

Bursa’da birbiri ardına işlenen cinayetleri çözmek için uğraşan bir ekibin, zeki ve temkinli bir katile karşı verdiği mücadeleyi anlatan Satranç Cinayetleri, bir solukta okunacak kadar akıcı bir kurguya sahip. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen anlatım o kadar dozunda ki okuyucuda bir acemilik dönemi eseri izlenimini asla bırakmıyor. Emniyet Teşkilatının işleyişine dair ince detaylar, karakterler arasındaki karşılıklı konuşmalarda var olan doğallık, psikolojik tespitlerdeki bilimsellik yazarın kitabı yazarken ön hazırlığını sağlam yaptığını hissettiriyor. Yer yer “aaa” sesi ile ifade ettiğim şaşırmalara ya da yüzüme yayılan çarpık bir gülümsemeye sebep olan kurguda ufak tefek boşluklar olsa da Satranç Cinayetleri benden iyi not almayı kesinlikle başarıyor.

Cenk ÇALIŞIR; dilindeki üslup, kitap yazmak ile yazar olmak arasındaki çizgide yazarlık tarafına bariz geçiş, kurgusundaki bütünsellik ile polisiye alanında ayakları yere çok sağlam basan bir yazarımız kanımca. Öyle ki ilk kitabını kapatır kapatmaz diğer kitaplarını alma isteğini uyandırabiliyor.

Lafı çok da dolandırmadan diyebilirim ki; sizinle tanıştığıma memnun oldum Cenk ÇALIŞIR. Bana yaşattığınız mahçubiyet için teşekkür ederim. Yakında yeniden görüşeceğimiz kesindir.

Funda Menekşe

“Gözüm kararıyor Olric! Elimden bir kaza çıkacak.” Oğuz Atay (Tutunamayanlar)

Öfke yönetimi

Aslında bu kadar kolaydır. Duyguların kendisi olmadığımızı kendimize söyleyerek duygu yönetimi ile ilgili çok büyük bir adım atmış oluruz. Çünkü bir kez bunu kendine söyleyebilen biri, mücadele etmesi gereken şeyin kendisi olmadığını fark edecektir. Böylece amygdala durdurmayacak, ön beyin rahatlıkla hizmetimize girecektir. Aslında duygu ile mücadele etmek de haksızlıktır. Bir duygu var olduysa mutlaka bir mesajı bulunmaktadır. Duygu ile mücadele edilmez, duygunun negatif etkisi ile mücadele edilir, içinde barındırdığı bilgi fark edilir ve duygu dönüştürülür.

Bunu başarabilmek için, duygunun varoluşsal değil, fizyolojik bir süreç olduğunu bilmek bize son derece yardımcı olacaktır. Örnek olarak enerjisi yüksek olan bir duyguyu ele alalım; öfke…

Öfke, gelirken kendini belli eden ve tam da bu noktada başarıyla yönetilebilecek bir duygudur. Eğer gelişini fark etmemize rağmen bu konuda bir şey yapmazsak, öfkenin zihnimizi ve bedenimizi neredeyse tamamen ele geçirmesine yardım ve yataklık etmiş oluruz. Öfkeyi bu aşamada da yönetebilmek mümkün olsa da, bu riske girmeye değer mi bilemiyorum. Çünkü öfke ile alınan aksiyonların sonucu genellikle başka yıkıcı duygulara kucak açar. Bunlardan en sık rastlananı pişmanlıktır. Bu sebeple, öfkenin geldiğini hissettiğimiz anda önce kendimize 3 kez bu duygunun ismini söylememiz önerilir. Öfke öfke öfke ! Bu metot özfarkındalık ve özdenetim bileşenlerinin harekete geçmesine hizmet eder ve aynı zamanda bize, duygu yönetimi için korteksin ihtiyaç duyduğu 6 sn.’yi kazandırır. Daha sonra da dilimizi değiştirmemiz gerekir. “Öfkeliyim” ifadesi öfkeyi varoluşsal tarafa taşır. Bu ifade biçimi duyguyu tıpkı kadınım, erkeğim, anneyim, babayım gibi bir kimlik hâline getirmektedir (gerçi bunların da kimlik olup olmadığını tartışmak gerekir). Kimliğimiz hâline getirdiğimiz bir duygu ile mücadeleye kalkışmak her şeyden önce beynimizin bizi her anlamda korumakla görevli beyin bölgelerimizin savunmaya geçmesine sebep olur. Kendimizi bir anda yıkıcı duygumuzu ve bu yıkıcı duygudan doğan aksiyonlarımızı rasyonelleştirmeye çalışırken buluruz. Dolayısıyla kendimizin ve karşımızdakilerin hayrına bir aksiyonda bulunmamız imkansızlaşır. O halde kendimizi öfke ile dolup taşmak hâli içinde bulunduğumuzda söylemimiz şu şekilde olmalıdır; “öfke hissediyorum” … Herhangi bir şeyin bizzat kendisi olmadığımızı onu sadece hissettiğinizi kendimize söylemek, bu can sıkıcı duyguyu zihnimizin içinde objektif olarak ameliyat etmemizi sağlar. İşte tam da bu noktada söz konusu duyguyu yönetmek için bir şansımız olur.

Chade-Meng Tan’ın bu konuda verdiği örnek şahanedir; ya duygunun kendisi olup Hulk’a dönüş ya da o duyguyu sadece hissettiğini kendine anlat ve dönüşümü durdur.

O zaman ne yapıyoruz? Dilimizi değiştiriyoruz… Öfkeliyim değil, öfke hissediyorum. Üzgünüm değil, üzüntü hissediyorum… Hatta suçluyum değil, suçluluk hissediyorum… Öyle ya, suçluluk hissetmek bizi gerçekten suçlu kılmaz… Tabi bunu kendimize anlatmayı başarıp bilişsel bir çarpıtmadan kurtulabilirsek…

Ayça Mumkule Erşipal
Seda Sayan Evleneceksen Gel

Seda Sayan evleneceksen gel ile televizyonlarda esiyor. Program büyük kitleler tarafından izlenirken Seda Sayan evleneceksen gel cinayetleri devam ediyor. Bunun son kurbanı Nurullah ve Solmaz  arasındaki aşk oldu.

Nurullah-Solmaz aşkı bir oyun mu? Evleneceksen gel senaryo mu?

Olaylar önceden planlandığı şekilde mi gelişiyor?
Nurullah Solmaz Aşkı Evleneceksen gel
Belki evet, belki hayır. Ama bu konuda bir çok emare var. Bu planlı bir oyun değilse bile, işin içinde bir maniplasyon olduğu apaçık belli.Manipülasyon nedir?
Manipülasyon; İnsanları kendi bilgileri dışında veya istemedikleri halde etkileme veya yönlendirme demektir.Evleneceksen Gel’de müthiş bir maniplasyon var. Nurullah-Solmaz aşkı da bu manüplasyonun kurbanı. Seda Sayan vasıtasıyla, baştan beri Solmaz’a şu empoze edildi.ROMAN KIZI OYNAMADAN DURAMAZ !!!Oysa, bu doğru değil. Doğru olsa bile, Nurullah ve Solmaz arasındaki aşkın mutlu sonla bitmesi, bu sözde gerçeğin sürekli vurgulanmasından değil, bir orta yol bulunmasından geçiyordu. Aynı maniplasyon, bu kez ters yönde Nurullah için yapıldı. Ona sürekli, doğulu olduğu söylendi. Gelenekçi-muhafazakar olduğu vurgulandı. (Sanki iyi bir şeymiş gibi)

Seda Sayan Evleneceksen Gel senaryo değilse ne?

Seda Sayan, bıkmadan usanmadan maniplasyon yaparak, sonunda bu ikiliyi ayırmayı ve bitmek bilmeyen bir inatlaşmanın içine sokmayı başardı. Halbu ki, Solmaz’ın annesi bile kızına “DAHA AZ OYNAMASINI” nasihat etmişti. Oradaki herkesin annesi olduğunu iddia eden Seda Sayan ise Solmaz’a sürekli, oynaması için, teşvik edici sözler söyledi. Bir kere bile “Ya kızım, bugün de oynamayıver,” demedi.

Bu nedenle, Nurullah-Solmaz aşkının en büyük düşmanı Seda Sayan’dır.
Sayan, bunu reyting uğruna yapıyor. Yani “para” için yapıyor.
Herşey maniplasyona dayalı bir senaryo olsa bile, Nurullah’ın ve Solmaz’ın çektiği acılar gerçek.
İkisi de büyük bir ızdırap içinde.

Bunun baş sorumlusu da, reyting uğruna onları maniple ederek ayırmayı başaran Seda Sayan’dır.
Seda Sayan, eminim maniplasyonlarına devam edecek, ve önümüzdeki günlerde Nurullah’la Solmaz arasında kıran kırana, yer yer kavgaya ve şiddete dayanan bir mücadeleyi bizlere izlettirecektir.

Bu oyunu bozmanın imkanı yok mu?

Var elbette.

Ama bunun için Nurullah ve Solmaz’ın bu oyunun gerçekten bilinçli bir oyuncusu olmayıp, Evleneceksen Gel programının acımasız maniplasyonunun  mağdurları olduklarını kavramaları lazım.

Ancak o zaman ve gerçekten birbirlerini seviyorlarsa, bu acımasız reyting çemberini kırabilirler. Evlenip mutlu bir yuva kurabilirler.

Nurullah ve Solmaz !

Aşk öyle bir şeydir ki, onda “o ne dedi, bu ne yaptı, annem ne der, filanca ne söyler” gibi endişelere yer yoktur. Nasıl ilahi aşk, tüm dünya nimetlerini bir yana bırakıp, kendini tanrıya adamaksa, beşeri aşk da öyledir. Beşeri aşk da tanrının yerin sevgili alır.

Aşkda fedakarlık yapılmaz. Fedakarlık aşkın içindedir.

Aşık olanın aşkından ve aşkının nesnesi olan sevgilisinden başka hiçbir şey umurunda değildir.

İkiniz de orta yolda buluşmalısınız.

Nurullah sen, Solmaz’ın ara sıra oynamasına izin vermelisin.

Solmaz sen de her Allahın günü değil, arada bir oynamalısın. Hele aşık olduğun adam istemiyorsa o gün hiç oynamamalısın.

Nurullah, büyük itimalle, Solmaz, dansederek kendisine ve ailesine bir kazanç sağlıyor. Bunu göz ardı edemezsin. Ailesine yardımcı olacağının güvencesini vermelisin Solmaz’a. Ya da izin vermelisin en azından bir süre profesyonelce oynamasına.

Eğer gerçekten seviyorsanız birbirinizi, Evleneceksen Gel programını boşverin.

Dışarda buluşun. Konuşun. Orta yolu bulun.

Solmaz zaten evlendiğinde dansetmeyeceğini defalarca söyledi.

Aşk varsa, çıkış yolu var demektir.

Çıkış yolunu bulamazsanız, biz sizi izleyenler “demek ki aşk maşk yokmuş” diyeceğiz.

Ve ondan sonra göz yaşlarınıza da, mahzun bakışlarınıza da inanmayacağız.

Gözlerinizden düşen her damla yaş, Seda Hanım’ın kasasına deste deste para olarak geri dönerken sizler de sıradanlaşacak birer Selçuk, birer Özkan, birer Ömür, birer Neslihan, birer Nevin gibi içi boş figürler haline geleceksiniz.

Biz bunu istemiyoruz.