Polisiye yazarları ile röportajlarımıza bu hafta Kıyamet günlüğü – Kayıp Hanedan kitabı ile dikkatleri üzerine çeken Oğuzhan Aslan ile devam ediyoruz. Keyifle okuduğumuz kitap ile ilgili bir değerlendirme yazısı yazmıştık. Yazarı bu röportaj aracılığı ile daha yakından tanıma imkanı bulduk, eminiz bu mülakatı siz de keyifle okuyacaksınız:

Öncelikle bize vakit ayırdığın için teşekkür ederiz Oğuzhan. Henüz çok genç olmana rağmen polisiye edebiyata gönül veren okurların dikkatini çekmeyi başardın. Kıyamet Günlüğü – Kayıp Hanedan romanın büyük ölçüde takdir topladı. Bize romanın gelişim sürecinden biraz bahseder misin?

Polisiye yazarı Oğuzhan Aslan
Röportaj için ben sizlere teşekkür ederim. Uzun zamandır kitabımla ilgili gelen her türlü yorumu dikkatle takip ettiğim için gelen olumlu ve olumsuz tepkilere cevap verme ihtiyacı doğmuştu. Hepsini doğru bir süzgeçten geçirmeden bu yorumlara cevap vermek istememiştim. Sanırım artık benim için de bu hususları cevaplandırma zamanı geldi. Kıyamet Günlüğü, benim ilk gençlik yıllarımdan beridir üzerinde durduğum bir çalışma idi. Fasiküller halinde yazdığım ve birbirinin devamı niteliğinde olan hikayelerim vardı. Kitap piyasaya girmeden 1 yıl kadar önce bu hikayeleri bir araya getirip tek bir öykü haline getirmek istedim. Bu sayede Kıyamet Günlüğü ortaya çıkmış oldu. En kısa şekilde böyle özetleyebilirim sanırım.
Yani bir dağınıklıktan bir roman çıkardın diyebilir miyiz?
Hem de ne dağınıklık. Hatta ilk topladığım şeklini üniversite yıllarında kendi imkanlarım ile sınırlı sayıda kitaplaştırıp arkadaş çevreme dağıtmıştım. Hikayenin o hali çok daha uzun ve karmaşık olmuştu. Sanki her bulduğumu doldurmuş gibiydim kitaba. O yüzden toparlanmış halini yontup bu hale getirmek çok daha zor oldu. Mevcut hali, eksikliklerine rağmen beni dağınıklıktan kurtardı.
Peki, Kıyamet Günlüğü gerçekten bir polisiye romandır diyebilir miyiz sana göre? Çünkü Türkiye’de özellikle Metal Fırtına furyasından sonra politik kurgu olarak yeni bir roman türü devşirildi. Sen neden kendini bu tarza yönelmiş biri olarak değil de polisiyeci olarak tanımlıyorsun?
Politik kurgu dediğimiz tür, sizin de söylediğiniz gibi Metal Fırtına isimli romandan sonra ortaya atılmış, Anti-Amerikancı İslami kesimin yaşanması mümkün olmayan, öngörüler üstü isteklerine yer verilen romanlardır. Dünya edebiyatına baktığınız zaman da karşılığını bulmanız güçtür. Bu tip romanları esasen fantastik tür olarak değerlendirmek daha doğru diye düşünüyorum. Üstelik bu tip romanlarda “Acaba?” sorusundan çok “Keşke!” ümitleri vardır. Kıyamet Günlüğü, tarihi ve dini bazı olayların kurgusal harmanlamasına dayanıyorsa da esas olarak bir cinayetin izlerini süren cinayet büro ekibinin hikayesini anlatmaktadır. Üstelik merak unsuru olan pek çok konu olmakla birlikte sordurduğu tek soru katilin kim olduğuna yöneliktir. Böyle olunca Kıyamet Günlüğü için politik kurgu demek haksızlık olur diye düşünüyorum.
Fakat kitabında, halifeliği gizlice devam ettiren bir gizli bir cemiyetten, Atatürk’ün öldürülmüş olabileceğinden, kıyamet politikalarından bahsediyorsun. Bu açıdan baktığımızda senin de hikayeni fantastikleştirdiğini söyleyemez miyiz?
Tarihi ve dini mitleri kullanırken öğretilen tarihin ötesine geçmek, bunları kurgulamak ve bir hikayeye adapte etmek o eseri polisiye tür olmaktan çıkarmaz. Bunun edebiyatımızda örnekleri de var. Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası, Sultanı Öldürmek kitapları tarihi olaylardan yola çıkarak kurgulanmış polisiye kitaplara örnektir. Evet, yüzde yüz hakikati ispatlanmış konuları kitabıma yansıtmamış ve hatta komplo teorisi sayılabilecek iddialara yer vermiş olabilirim. Ama tutarsız ve tarihte karşılığı olmayan, temeli bulunmayan hususlar değildi bunlar. Üstelik yine söylüyorum, burada esas mesele tarihi ya da dini bir mesaj vermek değildi. Tarihi ve dini sebepler ışığında işlenmiş bir cinayetin şifrelerini çözmekti. İşin kurgusal boyutu elbette olacaktır. Roman yazıcılığının temeli zaten buna dayanıyor. Ama ben bir kesimi memnun edip diğer kesimin tepkisini çekerek eser üretmiyorum. Bunu yapmış olsaydım politik kurgu olduğunu söyleyebilirdik.
Okuyuculardan gelen olumlu yorumlar artık herkesin malumu olduğu için bir kenara bırakıyoruz bunları. Şüphe yok ki hayal gücün kuvvetli ve kalemin de piyasada yazar geçinen çoğu kişiden iyi. Ne var ki gelen eleştirilerin odağında olan bir konu var. O da bu kadar komplike bir öyküyü çok kısa anlatmış olman. Hemen tüm okuyucular öykünün daha uzun olması gerektiğini söylüyorlar. Yazarken bir anda kestirip attın mı yoksa kitabın bu kadar kısa olması özel tercihin miydi?
Evet, herkes kitabın anlatımından ve öyküsünden çok kitabın hacmine takıldı ne yazık ki. Kitabın hacminin az olup olmadığını bilmiyorum ama olması gerektiği kadar olduğunu pekala söyleyebilirim. Lakin bunun iki sebebi olduğunu söyleyebilirim. İlki hemen herkesin ilk fırsatta sarıldığı bir bahane halini almaya başlamış “Okumuyoruz!” eleştirisidir. Ben buradan yola çıkarak, okuyucuyu sıkmayacak, hikayeden kopmasını engelleyecek, bir solukta okuyacak bir kitap ortaya koymak istedim. Hayatında hiç kitap okumamış tanıdıklarıma dahi kitabı verdiğimde çok kısa sürede ve severek kitabı okudular. Bu açıdan kitabın kısa olması, okumayan insanlara okumayı sağlayacak ulvi bir görevi de yerine getirmiş oldu. İkinci sebep ise kitabın hacminden çok mizanpajı ile ilgili. Daha evvel sitenize yazdığım bir yazıda buna kısaca değinmiştim. Piyasada adı sanı duyulmamış, edebiyat dünyasında torpili olmayan, magazin gündemlerinde adını duyurmamış biri iseniz birçok yayınevi sizi “ticari risk” olarak etiketliyor. Böyle olunca da kitabınıza fırsat vermek isteseler bile maliyetlerini minimize etmek için çeşitli arayışlara giriyorlar. Benim kitabım açısından bu arayış ise, satır aralarının dar tutulması suretiyle kitap sayfasının sınırlandırılması şeklinde tecelli etti. Şayet okuyucunun gözünü yormayacak yazı karakteri seçilerek, uygun satır aralığı ile baskıya girmiş olsaydık kitabın hiç olmazsa 200 sayfaya dayanacağı muhakkaktır. Bu sebeple sayfa sayısının azlığının kitabın hacminin dar olarak yorumlanmaması gerekir.
Kitabına dair bizim de dikkat çekmek istediğimiz bir diğer husus da polisiye romanlarda alışık olduğumuzdan farklı olarak karakterlerini okuyucuya tam olarak açmıyorsun. Hikayelerin gidişatı içinde o karakteri gözümüzde canlandırmakta hayli güçlük çekiyoruz. Karakterlerinin hayatlarını ve tasvirlerini neden bu kadar kitabından soyutladın?
Ben yazarlık konusunda eğitim almış birisi değilim. Henüz bu işin mutfağına girmiş ve pişmeye gayret eden birisi olduğumu söyleyebilirim. Sizin de bildiğiniz üzere esas mesleğim avukatlık. Ve roman yazmak dilekçe yazmaya hiç benzemiyor. Yazarlık, daha iyi olmaya çalıştığım farklı bir kulvar. Bu kulvarda başarılı olabilmek için de doğru yazarlığın belli teknikler ve öneriler çerçevesinde ilerlemesi gerektiğine inandığım için kalemi elime almadan önce nasıl yazmam, nelere dikkat etmem, hangi yazım tekniklerini kullanmam gerektiğini araştırdım. Buna dair kitaplar okuyup internet araştırmaları yaptım. Malum olduğu üzere roman yazımı bakımından çeşitli teknikler mevcuttur. Burada, romanın türü ne olursa olsun, yazarın kullandığı teknik, hikayenin ve türün önüne geçmek durumundadır. Ben klasik metotları analiz ettim. Zira başlangıç olarak bu teknik üzerinde çalışmanın gelişmemi sağlayacağını ümit ederek, bununla ilgili araştırmalar yaparak karar verdim. Bu tekniğin adı “Şuur Akısı Tekniği”dir. Modern yazarlar bunu “Bilinç Akımı” olarak da adlandırırlar. Bu tarz yazımın özelliği gereği, olaylar aktarılırken mantıklı bir bağ kurulması mecburiyeti yoktur. Aksine tutarlılıktan kaçmak gerekir. Önemli olan düzensizlikten çağrışımlar uyandırmak ve merak unsurunu canlı tutmaktır. Tekniğin getirdiği bir diğer sonuç olarak, kişi tasvirlerinden de kaçılır. Zira okuyucunun karakter ile bağ kurması istenmez. Okuyucu orada karakterin iç dünyası da dahil olmak üzere yalnız bırakılır. Böylece somut olarak okuyucu sadece merak duygusuna odaklandırılır. Bu açıdan bakınca sizin olumsuz olarak kabul ve takdir ettiğiniz durumun ben olumlu olduğunu düşünüyorum. Zira tercih ettiğim yazım tekniğinin burada sağlıklı ve olması gereken sonuçlar ortaya çıkarmış olduğunu görüyorum. Karakterleri hafızanızda canlandıramıyor, konular arasında kendinizce mantıklı ve tutarlı geçişler yapamıyor, ancak buna rağmen anlatılan konuya odaklanarak merak unsurunu son haddine dek hissediyorsanız ben istediğimi elde ettim demektir.
Kitabın şok eden finali de bunu mantığın mahsulü olsa gerek?
Kesinlikle öyle. Odaklandığınız yerden sıyrılmaya fırsatınız olmadan gerçekle yüzleşmek… Finalin böyle olması gerekiyordu.
Bir başka röportajınızda Kıyamet Günlüğü’nü bir üçleme olarak tasarladığınızı söylemiştiniz. Buna dair çalışmalarınız var mı?
Aslında bu bir niyetti. En başta da söylediğim gibi fasiküller halinde yazdığım hikayeleri bir araya getirip tutarlı bağlantılar ve ara bölümler oluşturarak bir roman oluşturdum. Ama kurguya dahil edemediğim ve dışarıda kalan konular oldu. Bunları da mantıklı bir düzlemde bir üçlemeye sığdırabildim. Bu sebeple üçleme yapmak niyetinde idim. Ne var ki şimdilik üçleme fikrini rafa kaldırmış durumdayım. Çünkü şu anda üzerinde çalıştığım çok daha farklı ve çok daha güvendiğim bir hikaye var. Evvela bunu olgunlaştırmam gerekiyor.
İşte bu iyi haber. Yeni romandan biraz bahsetmek ister misiniz?
Bu şimdilik bende kalsın. Ancak hayli iddialı bir çalışma olduğunu söylersem ukalalık etmiş olmam diye düşünüyorum. Ciddi bir çalışma süzgecinden geçirmem gerekecek.
Biraz da Türkiye’deki polisiye edebiyat üzerine konuşalım. Bir yazar ve bir okuyucu olarak Türkiye’deki polisiye edebiyatı, polisiye yazarlarını nasıl değerlendiriyorsun?
Haddimi aşacak ifadelerden kaçmak isterim bu sorunuzda. Ama kendimce şöyle bir analizim var. Türkiye’de polisiye roman denilince akla sadece cinayet romanları geliyor. Katil kim demekten kendinizi alamadığınız kitaplardan ibaret sanıyorsunuz polisiyeyi. Burada polisiye yazarların biraz daha cesur hikayeler yazarak, mali suçları, siyasi olayları, cinayet dışındaki adli vakaları kurgulamaları gerektiğini düşünüyorum. Dünya edebiyatına baktığımız zaman sınırlı sayıda bile olsa mali polisiye örneklerini görebiliyoruz mesela. Yahut Sherlock Holmes öykülerinin birçoğu cinayetten çok daha farklı konular üzerinde bir dedektif hikayeciliği olarak karşımıza çıkıyor. Holmes için yapılan dizilerde, filmlerde bile her daim cinayet peşine düşülmüyor. Bu açıdan bakında polisiye edebiyatımızın cinayet romanlarına sıkışmış olduğunu söyleyebilirim. Burada yayınevlerinin de teşvik edici olması gerekiyor. Kitabınız klasik bir cinayet romanı olmasa bile polisiye öğeler barındırıyorsa dikkate değer bulunmalı ve en azından polisiye edebiyatı zenginleştirmek adına bu kurgudaki romanlar da okuyucuya sunulmalıdır. Okuyucularımızın artık polisiye türün sadece cinayet romancılığından farklı ve çok daha geniş bir kulvar olduğunu görmeleri gerekiyor.
Lakin sen de vergi hukuku üzerine master yapmış ve bu açıdan mali suçlarla ilgilenen bir avukat olmana rağmen cinayet romanı yazmayı tercih ettin. Bu eleştirin ile çelişmiyor musun?
Elbette hayır. Yukarıda da söylediğim üzere Kıyamet Günlüğü benim ilk gençlik yıllarımın mahsulüdür. O yıllarda ne mali suçları tanıyordum ne de vergi hukuku üzerine yüksek lisans filan yapmıştım. Hukuk fakültesini bile daha bitirmemiştim. O yıllarda buna merak sarmış ve bu türde bir roman ortaya çıkarmış olmam söylemlerim ile çeliştiğimi nasıl gösterecek ki?
Sanırım haklısın. Bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederiz. Çalışmalarınızda sonsuz başarılar diliyoruz.
Ben de çok teşekkür ediyorum. Kitapla ilgili akılda kalan soruları cevaplama imkanı bulmuş olmak beni çok memnun etti.

Polisiye yazarlarımız ile yaptığımız röportajlara Cenk Çalışır ile yaptığımız söyleşi ile devam ediyoruz bu hafta:

Cenk Bey merhaba, öncelikle bize ve sitemizi takip eden polisiyeseverlere zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Siz İktisat bölümü mezunusunuz. Ayrıca biyografinize bakınca basın ve otomotiv sektörlerinde çalıştığınızı ve akabinde reklam ve tanıtım fotoğrafçılığı üzerine kariyerinize devam ettiğinizi görüyoruz. Meseleye buradan bakınca polisiye dünyasına adım atmanız şaşırtıcı görünüyor. Polisiyeye ilginiz nerden kaynaklanıyor? Nasıl başladı polisiye yazarlık maceranız?

Cenk Çalışır
Yazarlığın ilk adımı çoğu yazar gibi bende de okumakla başladı. Okurken heyecanlandığım romanlar, çoğunlukla gerilimi, heyecanı yüksek macera romanları ve polisiyeler oldu. İzlediğim filmler de çoğunlukla bu türlerdeydi. ‘Şimdi ne olacak?’ sorusuyla okuduğum, izlediğim her şeyden büyük keyif aldım. Bir gün elim kalem tutunca beslendiğim yerden üretiyor olmam sanırım doğal bir sonuç.

Öte yandan suç unsurundan yola çıkıyor olsam da ana temam insandır. Suça götüren süreç ve suç planları insanı anlatmanın farklı bir tarafı. İnsana bu karmaşık yanından bakmayı seviyorum.

Türk polisiye edebiyatına baktığımız zaman dünya edebiyatına nazaran alakanın daha düşük olduğunu görüyoruz. Polisiye yazar sayısı açısından da okuyucusu açısından da bu durum böyle. Türk insanının polisiyeye mesafeli duruşunu neye bağlıyorsunuz?


Bu durum öncelikle doğulu yanımızla ilgili sanıyorum. Polisiye, Avrupa ve Amerika’da kendisine daha çok okur buluyor çünkü tarihlerinde, romanlara, filmlere konu olmuş suçlular var. Oysa doğu toplumlarında işlenen cinayetler, öfke patlamaları, alacak verecek meselesi gibi sıradan nedenlere dayanıyor. Planı, dahice zekası ile şaşırdığımız bir hırsız yok. Mafya, kaldırım kabadayısından öte değil. Gerçek hayatta suç ve suçlu arasındaki neden-sonuç ilişkileri çok açık ve sıradan. Okur bu anlamda doğulu polisiye öykülerin gazete haberinden farklı bir şey olmadığını, batılı polisiye öykülerin ise fantastik olduğunu düşünüyor.

Çoğu okur için polisiye roman, cinai romanlarla eş tanımlanıyor. Oysa polisiye ya da suç edebiyatı dediğimiz başlık altında, cinayet muamması dışında birçok konu işleniyor.

Öte yandan okurların birçoğu, edebiyatın ne anlatıldığından çok, nasıl anlatıldığı olduğuyla ya ilgilenmiyor ya da bilmiyor.

Okuru az olunca, yazarı da az oluyor haliyle.

Türkiye’de polisiye yazına merak giderek artıyor gibi görünüyor ama bu alanda eserler kaleme alanlara nazaran tanınırlık ve tiraj noktasında ön plana çıkan isimlerin bir elin parmaklarını geçmediğini görüyoruz. Polisiye edebiyatın belli bir grubun tekeli altında olduğunu düşünüyor musunuz?

Bu anlamda tekelcilik popülerliğin sonunda doğuyor. Türk okuru çoğunlukla popüler olmayanın iyi olmadığını düşünüyor. Yanlış anlaşılmasın popüler olan kötüdür demiyorum. Popüler kültürün hakim olduğu bir pazarda, okurun böyle düşünmesi için şartlanması kaçınılmaz. Hep aynı isimlerin etrafında dönen bir medyada, okur sunulanla yetiniyor. Yerelde butik kitapevleri bu konuda çalışıyor olsalar da yetersiz kalıyorlar.

Son dönemde tema dergileri, bloggerlar, forum siteleri, popülerin dışında bir kültüre sesleniyor. Zamanla bu çember kırılacak ya da bugünkü kadar sert olmayacak diye umuyorum.

Polisiye romanlar, öyküler kaleme alan yazarların başkahramanlarının hep “Başkomiser” olmasını neye bağlıyorsunuz? Bu kişiler neden farklı rütbe ve mevkide olmak yerine Başkomiser olarak seçiliyor? Bunu sizin romanlarınızda da gördüğümüz için soruyoruz.

Benim romanlarımda birincil kahraman başkomiser değil aslında. Çözüm ekibinin içindeki kahramanlardan biri. Zihinsel kurguyu daha çok komiserler üzerinden işliyorum. Ama polisiye türünde çoğunlukla başkomiser öne çıkıyor. Çünkü Emniyet Teşkilatı’nda bir suçun çözümünde ilk adım suçun tanımlaması ile başlıyor. Bu tanıma göre ilgili departman görevlendiriliyor. Departman, ister cinayet masası ister narkotik olsun mutlaka bir hiyerarşi var elbet. Askeriye gibi ast üst ilişkisi söz konusu. Suçlunun peşindeki birimleri sokakta ya da masada yöneten rütbe başkomiser. Hikayede gerektikçe Şube Müdürü ya da Emniyet Amiri girebileceği gibi, komiser ya da komiser yardımcısı da konu olabilse de çözüm ekibinin amiri kendinden çok söz ettiriyor.

İçlerinde büyük yayınevlerinin de olduğu geniş bir kesim Wattpad gibi sosyal medya uygulamalarında popülarite yakalayan ve ekseriyeti çok genç yaşta olan kişilerin edebi kaygı gütmeden yazdıkları öyküleri, günlükleri ve denemeleri kitaplaştırma yoluna gidiyor. Yayınevlerinin edebiyata bu kadar ticari yaklaşmasını doğru buluyor musunuz?

Edebi kaygılardan uzak çalışmalar için çok da iyi niyetli bir bakış açısı olduğunu düşünmüyorum. Yazar olmak arzusundaki isimlere mavi boncuk dağıtarak, hayallerini ticari malzeme yapıyorlar. Burada alan memnun satan memnun durumundan farklı sonuçlar doğuyor. Öncelikle pazarın kalabalıklaşması, okurun nitelikli esere ulaşmasını engelliyor. Okur, parasını ve zamanını boşuna harcadığını düşünüyor, sonrasında ‘Ben zaten Türk yazar okumuyorum ki’ cümlesini çok okudum biliyorum inancıyla kurup, savunuyor. Yazar olmak yolundaki arkadaşlar, eserlerini bu kadar kolay yayınlayınca, kendilerini geliştirme gereksinimi duymuyorlar. Yazar olmakla yazan olmak arasındaki farkı bilmiyorlar.

Ticari demişken bir de şu var; başka alanlardaki birikimleri ya da yetenekleri ile marka olmuş isimlerin edebi ilk çalışmaları, daha rafa çıktığı gün çok satanlarda yer alıyor. Sanki bütün Türkiye sıraya girmiş çıksa da alsak diye bekliyor. Çok samimi bulmuyorum. Bu noktada çok satanla çok sattırılan ya da çok sattırılmaya çalışılan gibi farklar olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarınızdan yola çıkarak, kendinizi polisiye dünyasının hangi dönemine ait hissettiğinizi söyler misiniz? Siz bir Altın Çağ polisiyecisi misiniz, yoksa Kara Romancı mısınız? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Yayınlanmış beş romanımın alt başlık olarak türleri farklı. Mizahın, gerilimin, psikolojinin, maceranın öne çıktığı, polisiye ile kol kola girdiği ayrı çalışmalar. Bu anlamda altın çağın katil kim muamması ile kaleme alınmış eserler değil. ‘Kim yaptı?’ sorusu baskın ya da tek soru değil. Cinsellik ve şiddet içermesi açısından hard-boiled denilen Amerikan türüne daha yakın sayılabilir. Ancak çerçeveyi sorunuzdaki kadar geniş tutarsak, suç ve suçlunun nedenleri açısından kara roman demek yanlış olmaz.

Türkiye’de polisiye edebiyat kadar polisiye sinema da gösterime giren filmlere nazaran bir hayli yetersiz. Oysa Hollywood’a bakınca yılda en az 4-5 civarında polisiye-macera filmi çekildiğini ve ünlü oyunculara yer verildiğini görüyoruz. Millet olarak macerasever olduğumuz ortada iken polisiye film türünün ülkemizde yaygın olmamasını nasıl yorumluyorsunuz?

Türk Sinemasını, Hollywood gibi dev bir sektörle kıyaslamak, çok da hakkaniyetli bir durum olmaz aslında. Türk sineması sektör haline gelebilmiş değil. Bütçe bu işin en önemli parametresi. Yapımcı, düşük maliyetli, yüksek gişeli işler arıyor. Bunu başarmış örneklerin izinden gidiyor. Filmler seri furyası olarak yer tutuyor. Cesurca yaklaşanların ise cesaretlerini, hayallerindeki görüntüyü perdeye aktaracak sermayeleri yok. Böyle olunca ucuz, maceradan, aksiyondan uzak filmler çıkıyor. Sonuçta polisiye severlerin bile ilgi göstermediği bir tür olarak bu fasit dairede tıkanıyor.

Son olarak polisiye okurları için neler söylemek istersiniz? Tavsiye ve tekliflerinizi dinlemek isteriz.

Kendi dilimizde yazan, bizim sokağımızda işlenen suçları, bizim parklarımızda yaşanan aşkları anlatan çok sağlam kalemler var. Yeni yazarlarla tanışmaktan korkmasınlar. Edebiyata araştırmacı bir gözle, kendi favori yazarlarını arayarak bakmalarını, bu konuda bilinçlenmelerini isterim.

Bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz. Yeni kitaplarınızı merakla bekliyoruz.

Polisiye Durumlar

Sevin Okyay ile çay sohbeti

Sevin Okyay

Gazeteci, yazar, çevirmen ve radyo programcısı Sevin Okyay ile tanışmayı uzun zamandır çok istiyordum. Kısmet bu gidişimeymiş. İstanbul’dayken kendisini aradım. Tanışma talebimi ilettim. Çok memnun oldu ve beni NTV’de çay içmeye çağırdı.

Maslak’taki kurum binasına biraz erken ulaştım. Görevlilerin geldiğimi haber vermelerinden birkaç dakika sonra Sevin Okyay karşımda duruyordu.Samimi bir tanışma faslının ardından uzun sohbetimiz başladı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Daldan dala atlıyorduk ama Sevin Hanım’ı dinlemenin keyfini bozmamak için konuşmanın akışına müdahale edemiyordum. Zaten bunun bir tanışma toplantısı olması gerektiğini düşündüğümden önceden hiçbir soru hazırlamamış, notlar almamıştım. Çaylarımızı yudumlarken, aklıma ne gelirse onlardan söz edecektim. Önceden söz etmeyi planladığım tek konu kendimle ve Polisiye Durumlar’la ilgili olanlardı.

Sevin Okyay içtenlikle düşüncelerini açıkladı. Ondan pek çok şey öğrendim ve öğrenmeye de devam edeceğimi umuyorum. Bu bir mülakat ya da röportaj değildi. O yüzden tıpkı sorular gibi, cevaplar için de bir hazırlık yapmamıştım. Ne bir teyp ne de kalem kağıt vardı yanımda.

Sevin Okyay’ın dile getirdiği düşüncelerinden kalın çizgilerle aklımda kalanlarının bir kısmını kendisinin de onayını alarak Polisiye Durumlar izleyicileriyle paylaşmak istiyorum.

* Polisiyenin Altın Çağı bu adı gerçekten hak ediyor. Aslında bu dönemi zamansal bir oluşum olarak değil, Britanya’ya özgü bir ekol olarak değerlendirmek gerekir. Nasıl ki, Agatha Christie, Amerika’ya mal olamamışsa, Hammet ve Chandler da Birleşik Krallık’a ait olamamıştır. Okunup okunmama açısından değil, özelliklerini taşıma açısından.

* Georges Simenon‘u severim. Özellikle Flaman Hikayelerine bayılırım. Flamanlar zor ve kapalı insanlardır. Bu hikâyelerin bazıları da korku hikâyelerine benzer.

* Leonardo DiCaprio haketmesine rağmen Oscar’ı yıllarca alamadı. Bu yıl almasına kimsenin itirazı olmaz ama daha iyi oynadığı filmler vardı. Alejandro G. Iñárritui’nun da çok daha iyi işleri vardır. Öte yandan, Leonardo DiCaprio, çok iyi oyuncu, Brad Pitt gibi. Bence gene onun gibi çok güzel oluşunun cezasını çekiyor. Yıllardır ikisine de Oscar vermediler, ikisi de beş kez aday oldu. DiCaprio daha çok sevilir, ben Pitt’e antipati duyulmasını biraz da Angelina faktörüne bağlıyorum. Tom Cruise’a gelince, onlar kadar yakışıklı olmasa da iyi oyuncu. Aynı zamanda çok çalışkan ve disiplinli. “Born on the First of July / Doğum Günü Dört Temmuz”la da bunu kanıtlamıştı. Ne var ki, karizmadan yana eksiği var. Bunu da “The Last Samurai / Son Samuray”da karşısına Ken Watanabe çıkınca görmüştük.

* Ben jürilerin bazı yarışmacılara, “O daha genç, nasılsa ileride kazanır,” diye ödül vermemesine karşıyım. Ne münasebet? Genç olması ne ifade eder ki? İleride daha iyi oynayacağı ne malum? Hakkı neyse, o verilmeli.

* Türkiye’de polisiye edebiyat gelişiyor demek zor. Evet, polisiye yazanlar çoğalıyor, bir ölçüde de satılıyor ama ilgi odağı olmasının nedeni bu değil. Sadece önce Osman Aysu, şimdi de Ahmet Ümit çok satıyorlar.

* Kitap bastırmak, dünyanın her tarafında bir sorun. Türkiye’de yayınevleri, genç yazarların kitaplarını riskli buldukları için basmak istemiyor. İyi de, baskı rakamları atla deve değil ki. 40-50 bin baskı yapmayacaklar, topu topu 1000-1500 basıyorlar. Neyin riskiymiş bu?

* Küçük kitabevlerinin raflarında genç yazarların kitaplarını bulamayabilirsiniz. Ama büyüklerde var. Az da olsa bütün kitaplar satılıyor. Eninde sonunda birileri fark ediyor ve satın alıyor. Hemen satılıp bitmese de sonunda satılırlar.

* Ben her zaman yapıcı eleştiriden yanayım. İster film, ister roman olsun, bir eseri yerden yere vurmaktansa, hakkında yazmamayı tercih ederim. Yani beğenmediğim bir eser hakkında yazı yazmam. Zaten yazıp bastırmak, ya da diyelim ki film yapmak yeterince zor. Polisiye romana gelince, bir-iki istisna dışında hepimiz eleştiriden çok tanıtım amaçlı yazıyoruz zaten.

* İsveç Polisiyesi’ni beğeniyorum. Kendine özgü, egzotik bir havası var. Uzak Doğu ya da Pasifik adaları egzotizmi gibi bir şey değil elbette. Altı ay gece, altı ay gündüzün yaşandığı bir diyara özgü bir egzotiklik. Önce insanlara, onlardan kitaplara, romanlara yansıyor. Bunu hissediyorsun, bana da çekici geliyor.

* Türkiye’nin polisiye edebiyat tarihini öğrenme bakımından hepimiz Erol Üyepazarcı’ya çok şey borçluyuz. Çoğumuz, Türkiye’de polisiye edebiyat Osman Aysu ve Ahmet Ümit’le başladı sanıyorduk. Oysa yüz yıldan uzun bir tarihi var.. Ne yazık, Erol bey iki ciltlik “Korkmayınız Mister Sherlock Holmes”u yazana kadar, 1950’ye kadar olan polisiye edebiyatımızı bilmiyorduk. Bunun Osmanlı ve cumhuriyetin ilk yılları dönemleri de var. Örneğin, Zuhal Kuyaş’ın varlığından haberim yoktu. Oysa öyle güzel dönem romanları yazmış ki. Bana, yaş icabı, o dönemleri yaşadığım için çok yakın ve tanıdık geliyor. Yalılarda oturan eski varlıklı, güngörmüş aileler vardı çocukluğumda. Geçinmek için evdeki eski ama değerli eşyalarını satarlardı. Yazık ki polisiyeyi çok erken bırakmış.

* Yeni teknolojik aletleri kullanıyorum. Ama çok da hevesli değilim. Geçmişin, çocukluk yıllarımın daha güzel olduğunu düşünüyorum. Belki şimdi hayat daha kolay, daha eğlenceli. Ama geçmişi sevmek de bizim hakkımız.

Polisiye yazan, yazarlarımızın kapısını çalmaya devam ediyoruz. Polisiye meraklıları için, bu yazarlarımızı daha yakından tanımanızı sağlayacak görüşmeler yapıyoruz ve sitemizden yayımlamaya devam ediyoruz. Bu hafta, ülkemizde, Balzac ile yarıştığını söyleyen bir yazarımıza konuk olduk. Görüşmemizi mümkün olduğunda objektif olarak gerçekleştirmeye gayret ettik. Ali Erkan Kavaklı ile Polisiye Roman ve Sanat Anlayışı üzerine konuştuk:
“POLİSİYE DEYİNCE DERİN ÇETE SERİSİ AKLA GELMELİ” 
Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
KAVAKLI: İnsanın kendinden bahsetmesi, hele övmesi iyi bir şey değil. İnsanın kendini övmeden kendinden bahsetmesi de çok zor.

Peki o zaman önce biraz Başarı üzerine konuşabilir miyiz? Başarı ve motivasyon konferansları veriyorsunuz, başarı nedir? 
KAVAKLI: İnsanın ulaşmak istediği hedefe varması, işini önce kendi beğendiği şekilde,sonra diğer insanların övebileceği şekilde yapması güzel. Hele kendini ve işini bir de Allah’a beğendirebilirse değme keyfine.
Hayatta nasıl başarılı oluruz? Başarının yolu nedir? 
KAVAKLI: Bunu anlatmak için Başarıya Götüren Yol, Başarı İnanç İşidir, Yüreğini Ateşle, Sınav Stresini Yenme, Beyin Gücünü Etkili Kullanma Sanatı, Dehanı Keşfet Zekânı ve Hafızanı Geliştir, Öğretmeni Başarıya Götüren Yol, Evde ve Okulda Başarılı Eğitimin Sırları, Çocuğumuz Daha Zeki ve Ahlaklı Yetiştiriyorum isimli kitaplar yazdım.  Bunları burada özetlemek zor. Hedef belirlemeli, kendini adamalı, diyebilirim.
Yazar olmaya ya da bir kitap yazmaya nasıl karar verdiniz? 
KAVAKLI: Üniversitede okurken Prof. Mehmet Kaplan’ın etkisiyle çok kitap okumaya başladım.  Bazı yazarların öğretmen olduğunu öğrenince ben de yapabilirim, dedim ve başladım.
“Ancak okuma sanatını bilenler yazar olur” demişsiniz bunu bizim için açabilir misiniz: 
KAVAKLI: Okumak zihni besler, zekâyı geliştirir, hayal gücünü genişletir ve insanın ufkunu açar. Bu özellikleri taşımayan yazar olabilir mi? Yazsa bile kendini okutabilir mi?
İnsanları kötüden iyiye, çirkinden güzele, yanlıştan doğruya değiştirmeyi, barış ve kardeşlik duygularını güçlendirmeyi hedef edindiğinizi belirtiyorsunuz, bu hedefe varmak için yolun ne kadarını tamamladınız? Yolu geri kalanını almak için neler yapmayı planlıyorsunuz?
KAVAKLI:  Bu yolda yürümek ne güzel nasip! Yolun neresinde olduğumu ancak Allah bilir.
Gerçek hayatta, tam anlamıyla, Amerikan filmlerindeki gibi bir “Loser” tanıdınız mı? Sözlüklerimize bu kelime “Ezik” olarak geçmiş ve hayatını daha iyiye değiştirmeyi başarabildiniz mi?
KAVAKLI: Evet. Ödemişli Fazıl,  ki hayatını Sevdanın Kanatları’nda anlattım, Bursa Kestel’den Öner Şimşek, Kahramanmaraşlı Furkan, Konyalı Abdurrahman beni okuyup hayatını olumlu yönde değiştirenlerden.  En önemlisi yazdıklarım beni daha iyi bir insan olma yolunda geliştiriyor.
YAZAR OLMAK SANAT KUMAŞI DOKUMAKTIR
Yazılarınız ile velilere tavsiyelerde bulunuyorsunuz, yazar adaylarına ve bu alanda ilerlemek isteyenlere ne gibi tavsiyeleriniz olacak?
KAVAKLI: Yazar olmak isteyen önce bir alan belirlemeli.  Yazmak istediği türün en iyilerini okumalı. Sonra da onları geçmek için kolları sıvamalı ve sanat kumaşı dokumalı.
Şu ana kadar basılmış olan kaç kitabınız var ve verdiğiniz konferans sayısı nedir?
KAVAKLI: 48 kitap yayınlamak nasip oldu. 1844 konferans verdim.
Rekabetçi bir kişi misinizdir? Kitap sayınızı 90’a çıkarmak ve Honore de Balzac ile yarışmak konferans sayınızı 3000’e tamamlayarak Prof. Orhan Kural’a ile yarışmak istediğinizi duyduk? 
KAVAKLI: Rekabetten ziyade yaptığım sanatı, en iyi yapanlarla yarışma prensibine sahibim.
Başarılı olmak için insan kendine böyle hedefler koymalı mı?
KAVAKLI:  Hedefi olmayan yelkenliye hiçbir rüzgâr yardım etmez. Nereye gideceğini bilmeyenin ne kadar yürüdüğünün bir önemi var mı?
 “GERÇEKLERİ YENİDEN KURGULUYOR VE ROMANLAŞTIRIYORUM”
Kitaplarınızda ülkemizin içinden geçtiği karanlık dönemleri de anlatıyorsunuz, peki gerçeğe ne kadar bağlı kalıyorsunuz? Kitaplarınızın ne kadarı kurgu diyebiliriz?
KAVAKLI:  Yüzde yüz gerçek, yüzde yüz kurgu. Buna okuyanlar karar verecek.
Okuyucularımız hangi kitaplarınızda hangi dönemlere dair bilgiler bulabilirler?
KAVAKLI:  Polisiye romanlarım yaklaşık olarak Mafya Kıskacında Vurgun 1997’li yılları anlatır. İtiraf Ediyorum 1998-2000’li yıllar. İntikam 1998- 2001’li seneler; Cehennem Vadisi, Gaffar Okan’ın öldürülmesi ve Şemdinli olaylarını; Ergenekon’un Şifreleri 2006- 2008 arası dönemi, Derin Çeteye Pusu 2007-2011’li yıllardaki karakol baskınlarını konu alır.
“Darbelerin gerçek mağdurları ordudadır.” Demişsiniz bunu bizim için açabilir misiniz?
KAVAKLI: Darbeciler ordu için örgütlenir, kendilerinden olmayanı harcarlar. Bu yüzden darbeciler, ordu içindeki hiyerarşiyi bozarlar, gerçekten işini iyi yapan, çalışkan adamları harcarlar.
Faili meçhul dosyaları araştırmışsınız, araştırmalarınız sizi hangi gerçeklere götürdü? Türkiye’de kaç faili meçhul cinayet var? Her dönemde bu cinayetleri işleyenler aynı kişiler miydi sizce?
KAVAKLI:  Faili meçhulleri istihbarat örgütleri işler çoğunlukla. İstihbaratçı kendisini yakalayamaz, cinayetlerin faili meçhul kalır.  Tam olarak sayı tespiti yapmadım. Romanlarımı aşacak kadar faili meçhul dosyası ile karşılaştım.  Bir fikir vermesi bakımından İtiraf Edeyiorum’u yazarken ulaştığım faili meçhul rakamları yazayım:
“1996’da DGM’lerdeki faili meçhul dosya sayısı 14.923.
 1998’de 18.390 olmuş. Rekor, 619.962 dosya sayısı ile 1997 yılına ait. 290.000 dosya zaman aşımına uğramış.
Mayıs 1999’da bir ay içinde faili meçhul olarak ölen toplam insan sayısı 301.
DGM’lerde faili meçhulleri aydınlatma oranı % 10’dan, % 1.8 inmiş.”
Derin çete serisinde yer alan, istihbaratçı Yüzbaşı Hüseyin ve Polis Müfettişi Safa karakterleri nasıl doğdu?
KAVAKLI:  Hanefi Avcı’nın Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadeleri okuyunca İtiraf Ediyorum’u yazmaya karar verdim. Onun gibi bir polis şefim olsun diye düşündüm.  Müfettiş Safa Bey, kendini geliştirdi ve örneklerine taş çıkartacak başarılara imza attı. Faili meçhul cinayetlerin bir bölümü jandarmanın sorumluluk alanında işlendi. Onları araştırmak için askerî bir istihbaratçıya ihtiyaç vardı. Yzb. Hüseyin öyle doğdu. Zamanla ikisi iyi bir ikili oldu. İnanılmaz şeyler başardılar. Başlarına inanılmaz felaketler geldi, en yakınlarını kurban verdiler, kendileri de çok ıstırap çektiler.
ali erkan kavaklı

 

Romanlarınızdaki karakterleri nasıl seçiyorsunuz? 
KAVAKLI: Bu yazarlık sırrı.
KÖKÜ AB’DE DERİN ÇETE 
Mafya serisi romanlarınız ile Türkiye’deki Gladio’ya değiniyorsunuz. Türk Gladio’su hakkında kısaca okuyucularımıza bilgi verebilir misiniz?
KAVAKLI: Gladio, NATO içinde bulunan ülkelerde CIA’nin kendisiyle çalışmak için kurduğu gizli örgütler. Personelinin % 80 askerlerden oluşur, sivil ayağını çoğunlukla masonlar meydana getirir.  Türkiye 1952’de NATO’ya girdiğine göre o günden itibaren Seferberlik Tetkik Dairesi kurulmuş, zamanla değişik isimler almış ve Türkiye’yi ABD ve CIA’nin çıkar ve direktiflerine göre yönlendirmiştir.  İktidarlar, onların istediği çizgiyi aşınca Özel Harp Dairesi devreye girmiş, hükümetleri ya tehdit etmiş veya devirmiştir.  Derin devlet diyerek gizlilik ve derinlik vehmi uyandırmak isterler. Derin bir çetedir ve kökü ABD’dir, bu milletin devlete duyduğu sempatiyi istismar için peçeleme ve perdeleme yapmakta ustadırlar.
En büyük vukuat 27 Mayıs 1960 darbesidir, halkın seçtiği ve sevdiği Başbakan Menderes indirilmiş, canice asılmıştır.  12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 darbeleri en etkili olanlarıdır.
Halk iradesiyle seçilmiş iktidarlar yıkılmış, yerine CIA’nın istediğini yapacak hükümetler getirilmiştir.  Org. Yaşar Büyükanıt döneminde yayınlanan 27 Nisan Bildirisi, sivil iradenin Gladio’ya karşı dik duruşudur. Avrupa Birliği sürecinin etkisi, ekonominin iyi olması ve sivil toplum örgütlerinin tepkisiyle darbecilerin cesareti kırılmıştır.  2011 İlker Başbuğ dönemindeki İnternet Andıcı ise ordudaki darbeci örgütün sivil irade ve hükümet tarafından yenildiği ve Silivri’ye tıkıldığı dönemdir.  Gladio ve mason locaları, sadece dört darbe yapmadı, seçilmiş iktidarları her zaman tehdit etti, kontrol etti, örgüt mensuplarına ve yandaşlarına menfaat sağladı. Gladio cinayetleri hakkında daha fazla şey bilmek isteyen İtiraf Ediyorum, İntikam, Cehennem Vadisi, Ergenekon’un Şifreleri, Derin Çeteye Pusu, Mafya Kıskacında Vurgun’u okumalı.
Gladio’nun başında kim var?
KAVAKLI: İtalya’daki örnekten hareket edelim. Orada Jandarma Genel Komutanı General De Loranzo’nun olduğu tespit edildi. Gizli bir örgütten söz ediyoruz. Mason locaları ile birlikte çalışan bir örgüt. Bizde de Jandarma Genel Komutanları, bazen Genel Kurmay Başkanları hareketin başında olmuşlardır.  Her dönemde Özel Harp Dairesi’nin başında farklı insanlar bulundu. Localarla iş birliği yapan gizli örgütte birden çok başkan görev aldı. Örgüt yerli değil. Türkiye’deki darbelerin arkasında hep CIA, Mossad gibi örgütler vardır.
Hukuk sistemimiz gerçekten böyle bir yapı ile samimi ve başarılı bir şekilde mücadele verecek durumda mı?
KAVAKLI: Hukuk sistemi yerine demokratik sistem içinde örgütlerle mücadele etmek lazım. Demokrasinin yerleştiği ülkeler kalkınıyor. Darbeler fakir ülkelerde yapılır, darbeler ülkeleri geri koyar. Demokrasiler, sivil toplum örgütlerinin güçlü olduğu yerlerde yaşar. Sivil toplumu güçlendirmeli, demokrasiyi bütün kuralları ile işletebilmeli, kanun dışına çıkan her kişiyi ve her örgütü tasfiye etmeli. Bu noktada bir kişiye veya birkaç kişiye güvenmek yerine toplumu bilinçlendirme ve sivil toplum örgütlerini canlandırmaya önem vermeli. Birkaç kişi, örgütle mücadele edemez.
Türkiye gerçeketen, CIA, Mossad, Mit, FBI, BND ve Jitem ajanlarının cirit attığı bir ülke mi? Neden Türkiye?
KAVAKLI:  Batı kapitalizmi çıkarcı ve sömürücüdür. 1948 yılında Filistin’e, İslam dünyasının kalbine hançer saplar gibi İsrail Devleti kurduruldu. Bölgemizde Batı politikalarını İsrail’in menfaatleri belirler.  Batı kapitalizmine rakip olan Sovyet Bloku çöktü. NATO düşmanını kırmızıdan yeşile çevirdi. İsrail’i bölgede tehdit edebilecek güçlü devletler Türkiye, İran, Mısır ve Pakistan’dır veya bunların kurabileceği ittifak.  Demokratik ülkeler kalkınıyor. Darbeciler, krallar ve diktatörlerin yönettiği ülkeler geri kalır. İsrail’in yaptığı zulümlere karşı çıkabilecek her ülke, İsrail ve onun hamisi Batılı ülkeler için tehlikedir. Batı kapitalizmi sömürecek ülke arar. Kalkınmış bir Türkiye ve İslam ülkesi, öteki Müslüman ülkelerle güçlü ekonomik ve askerî bir blok oluşturabilir. Batılı ülkeler, böyle bir oluşumu engellemek için Türkiye’yi ve benzeri ülkeleri kontrol etmek isterler. Hele de İslam coğrafyasında sömürülen petrol ve doğalgaz yatağı ülkeler varken buralara söz geçirebilecek bir ülkenin olmasını Batılılar ve İsrail asla istemez. Onun için Türkiye, Batılı güçler tarafından kontrolde tutulması ve asla güçlenmemesi gereken bir ülkedir. Suriye’deki iç savaşa Batılı ülkeler 4 senedir seyirciler. Irak’ın parçalanmasına ve orada iç savaşa seviniyorlar. Işıd’ı yok etmek için hiç aceleleri yok. Birleşik ve güçlü bir Irak, kolay sömürülemez. Parçalanması ve güçsüz olması lazım.
Bize biraz Avrupa’da geçirdiğiniz dönemlerden bahsedebilir misiniz?
KAVAKLI:  Altı yıl Nürnberg’de öğretmenlik yaptım, Almanca öğrendim. Gerçeği Arayan Alman Doktor, Hicran, Başkaldırıyorum gibi romanlar yazdım. İslam’a Gönül Verenler ve Avrupalı Mevlevî hikâye kitaplarımın malzemesini topladım.
Avrupa’da alkole tövbe eden adamların hikâyesi sizi çok etkilemiş. Bize biraz bundan bahsedebilir misiniz?
KAVAKLI: AA (Anonnim Alkolikler) isimli Avrupalı Mevlevî kitabımda yer alan hikâyeyi okumanızı tavsiye ederim. Hikâyeyi buraya aktarmaya imkân yok.
Mehmet Akif, 1. Dünya savaşı için gittiği Alman’ya dan “Berlin hatırları” ile geri dönmüş, Ahmet Haşim ise tedavi için gittiği Almanya’dan “Frankfurt Seyahatnamesi” ile dönmüş, siz Almanya’dan nelerle birlikte döndünüz?
KAVAKLI: Sorunun cevabını aslında daha önce sorduğunuz bir soru ile cevapladığı düşünüyorum.
Kitaplarınıza dönecek olursak, ”Cehennem Vadisi” sanırım en çok baskı yapan romanınız. Neden bu kadar başarılı oldu? 
KAVAKLI: Bilsem, bütün kitaplarımı o “sır”la bezenmiş olarak yazarım.
Romanlarınızdan dizi veya filme çekilenler oldu mu ya da teklif aldınız mı?
KAVAKLI: Gülü Koklayamadım, Hicran, Mafya Kıskacında Vurgun ve İtiraf Ediyorum romanlarım için teklif aldım. Senaryo yazma safhasında çıkan problemi aşamadık. Benim zamanım olmadı. Teklif edenler de yazamadılar.
Aynı zamanda bir öğretmensiniz ve liselerde okutulan bazı kitapların komisyonunda yer almışsınız. Sizce polisiye edebiyat okullarda yer almalı mı? Almalı derseniz hangi kitapları tavsiye ederdiniz?
KAVAKLI: Edebiyat profesörü bir arkadaşımın oğlu okumayı sevmiyordu ve okulda başarılı olamadı. İtiraf Ediyorum’u verdim. Severek okudu. Sonra İntikam’ı ulaştırdım. Onu da kısa sürede bitirdi. Cehennem Vadisi’ni verdim. Birkaç günde okudu. Okumayı sevdi. Sonra “derin çete serisi”nin bütün kitaplarını okudu. Okumayı sevince meslek lisesini başarıyla bitirdi ve üniversite kazandı. Macera dolu kitaplar okumayı sevdiriyor. Okumayı seven öteki alanlarda da başarılı oluyor.
 
KARMA EĞİTİM PEDAGOJİK YANLIŞ
“Yüzyılın Pedagojik Yanlışı Karma Eğitim” isimli bir kitabınız var. Kısaca karma eğitimde görüdüğünüz yanlış nedir?
KAVAKLI: Karma eğitim, toplumda kız ve erkekleri eşitlemeyi hedef alan bir proje idi. 1968’lerde hayata geçirildi. Toplumsal projeler 20 senede sonuca ulaşması lazım. Bir nesil 20 senedir. 1990’lara gelindiğinde projeyi ortaya koyan Batılılar, araştırma yaptılar. Toplumda kadın-erkek eşitliğinin sağlanmadığını gördüler. Ya proje yanlıştı veya uygulaması. Yapılan araştırmalar kadın ve erkeklerin farklı yeteneklere sahip olduğunu, eşitlemenin yaratılışa aykırı olduğunu ortaya koydu. Der Spiegel’in ifadesiyle “yüz yılın pedagojik yanlışı” yapılmıştı.  Yapılması gereken her cinsi kendi yeteneğine uygun bir eğitimle geliştirmek. Onun için Batılı ülkeler karma eğitimden vazgeçtiler. Kız okulları öğrenci akınına uğradı.
İkinci önemli konu, karma eğitim kızların taciz ve tecavüze uğramasına yol açıyor. Kızların mağduriyeti Almanya, İngiltere, Amerika, Kanada’da önlenemedi. Tabi Türkiye’de de… Bu sebeple Batılı ülkelerde karma olan okullarda öğrenci, veli, öğretmen ve yöneticilerin bilinçlendirilmesi seminerleri verildi, veriliyor.
Türkiye, bu tartışmalardan habersizmiş gibi karma eğitime devam ediyor.
Madem Karma eğitim yanlış peki nasıl bir eğitim sistemi ile daha başarılı oluruz ve neden böyle bir sistemi bizi daha başarılı kılacaktır?
KAVAKLI:  Her çocuğu ayrı bir birey olarak gören, onları geleceğe hazırlayan ve dünya ile yarıştıran bir eğitim sistemi önemli. Ezberci, taklitçi, dünyadan habersiz eğitim sistemi başarısız olur. Öğretmenlerin eğitimi da çok önemli. Neticede çocukların yeteneklerinin keşfi ve geliştirilmesi uzman olarak onlara bağlı. Ayrıca veliler, çocuklarının biricik olduğunu bilmeli ve onların eğitimine yardım etmeliler, seyirci olmamalılar, neticede çocuk onların. Aile, çocuk ve öğretmenin ortaklaşa ve sistemli çalıştığı bir eğitim sistemine ihtiyacımız var.
“SİZİ OKUYUNCA HAYATIM DEĞİŞTİ SÖZÜ DUYMAK…”
Bir yazar olmanın en güzel yanı nedir?
KAVAKLI:  Okuyuculardan zaman zaman da olsa “Hocam kitabınız çok güzel, sizin kitaplarınızı okuyarak büyüdük, başarımı size borçluyum, kitabınız okudum, hayatım değişti gibi yankılar duymak…” Kitapçı vitrinlerinde ve sitelerinde kitaplarınız görmek, kitaplarınızın yeni baskı yaptığını haber almak…
Okuyucular için son – polisiye – kitabınız hakkında ne söylemek istersiniz? Gidip hemen alın dışında 🙂
KAVAKLI: Mutlaka okuyun. Okumak zihni geliştirir. Beyin öğrenme programlıdır. Allah insan beynini öğrenme programlı yaratmış ve oku, demiş. Göz görme, kulak duyma, ayak yürüme programlıdır. Her organ amacına uygun kullanılırsa gelişir ve insanı mutlu eder. Beyin okumakla gelişir, okuyan insanı beyni dopamin salgılar ve ödüllendirir.
Sizi en çok destekleyen ve köstek olanlar kimlerdi? Neler yaptılar? Hatırlatalım İsim vermek zorunda değilsiniz. 
KAVAKLI: Namık Kemal şöyle demiş:
 “Sana senden gelir bir işte dâd lazımsa;
Zaferden ümidin kes gayrıdan imdâd lazımsa!”
Yeni bir kitap projeniz var mı? 
KAVAKLI: Elbette, Ahiret Hesabına Hazırlan Genç Mahşer yeni çıktı.  Gönüller Sultanı Hz. Muhammed (sav) adlı bir biyografik roman üzerinde çalışıyorum.
Beğendiğiniz yazarlar ve sanatçılar kimdir?
KAVAKLI: Her insan gibi yazarların da güçlü oldukları ve daha çok başarılı oldukları kitapları vardır. Bal arısı gibi her çiçekten bal özü toplamayı severim.
Başucu olarak adlandırdığınız kitaplarınız var mıdır? Hangileridir?
KAVAKLI: Kur’an ve hadis kitapları…
Tanık olduğunuz en büyük suç neydi?
KAVAKLI: 1960, 1971, 1980, 1997 darbeleri… Çığlık ve Hançer Saplı Yüreğimde romanlarımda anlattığım başörtülü kızların aşağılanması vakaları, eğitim özgürlüğünün engellenmesi cinayetleri…
Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Hobileriniz nedir?
KAVAKLI: Ah bir bulsam… Balzac’ı geçmek için kitap projeleri yapacağım.
Burcunuz nedir ve burcunuzun özelliklerini taşıdığınızı düşünüyor musunuz?
KAVAKLI: Hiçbir fikrim yok.
 
Başka bir meslek seçmek zorunda olsanız hangi mesleği seçerdiniz?
KAVAKLI: Öğretmen ve yazar olmaktan memnunum.
En beğendiğiniz kitabınız hangisidir?
KAVAKLI: Beğenmediğim kitabı yayınlamam. Okuyucularım en çok Başarıya Götüren Yol, Beyin Gücünü Etkili Kullanma Sanatı, Gülü Koklayamadım, İnsanlık Ayağa Kalk, Cehennem Vadisi, Mahşer’i okuyorlar.
En beğendiğiniz film hangisidir?
KAVAKLI:  Tarık Buğra’nın Küçük Ağa, Kurtuluş adıyla dizi film yapılmıştı. 

Modern Türk Polisiyesi – Polisiye Yazarlarımız

Necati Göksel

Merhaba sevgili polisiyeseverler! Bu hafta, birçoğunuzun kendisini Hayat Askıda, Kayıp Yolcu, Kara Kadife gibi kitapları ve TRT geçmişi ile tanıdığınız polisiye yazarı Necati Göksel’e konuk oluyoruz. Kendisi ile içten ve keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik, umarız sizler de keyifle okursunuz.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Çok fazla ilgi
alanım var. Bu ilgi alanları tarihten arkeolojiye, felsefeden edebiyata, grafik
sanatlardan sinemaya kadar bir çok farklı dalı içeriyordu. Son yıllarda daha
çok edebiyat ve sinema öne çıktı.
Sizi TRT programlarından tanıyoruz peki yazar
olmaya ya da bir kitap yazmaya nasıl karar verdiniz?
Yazar
olmaya karar vermedim, zaten yazar olarak doğdum. Yeri gelirse bunu bir kitapta
anlatacağım zaten. Benim şu cümlem durumu özetleyebilir: İnsan ilk satır kağıda
düştüğünde değil, ilk satır yüreğine düştüğünde yazmaya başlamıştır bence.
Belki okumayı öğrenmeden yazar olmuşuzdur da farkına varmak için önce okumayı
sökmemiz gerekmiştir.” 
Ben çocukluğumdan beri
yazıyorum zaten.
Romanlarınızdaki karakterleri nasıl seçiyorsunuz?
Bunun özel bir
yöntemi yok. Her şeyi önce kendimden çıkarıyorum. Belirttiğim gibi ilgi
alanlarınız fazla olunca beslendiğiniz kaynaklar da fazla oluyor. Bir de hayat
yolunda edindiğimiz deneyimler, hatıralar, bizi tetikleyen ilhamlar, kişiler.

Bize biraz ilk kitabınızdan bahseder misiniz?
“Hayat Askıda” nasıl doğdu?
Hayat Askıda
aslında ilk olarak 1994 yılında not aldığım bir kısa roman taslağıydı. 2000’li
yılların başında TRT’nin en  prestijli
programlarından birini yaparken o zamanki TRT yöneticilerinden birinin sürekli
programın yayın günü ve saatini her hafta değiştirerek içindeki kıskançlığı
programa zarar vermeye çalışarak dışa vurması beni özgür olmadığımız, ne denli
başarılı olursak olalım,  nefsi aklından
önde giden liyakatsiz birinin aptalca kararlarıyla kaderimizin belirlendiği bu
durumdan çıkacak yollar aramaya itti. Üstelik bir TV programı yaparken
başarınız onlarca kişinin emeğine bağlıdır; dekorcusundan, sunucusuna,
kameramanından ışıkçısına kadar. Üstelik bunların en iyilerini her zaman seçme
şansınız yok. Oysa kağıt ile kalem arasındaki tek şey sizin aklınız ve
beceriniz. Bu yüzden ilk romanımı yayınladım. O roman Hayat Askıda idi. 2004
yılında yayınlandı. Fakat asıl ilgi görmesi 10 yıl sonraki yeni baskısıyla
birlikte oldu.

Hayat askıda kitabını indirmek için tıklayınız:

Bir yazar olmanın en güzel yanı nedir?
Özgürsünüz.
Nispeten özgürsünüz. Çünkü sonsuz özgürlüğe sahip olmadığınız bir ülkede
yaşıyorsunuz. Yazacağınız satırlar onun bunun inancını, geleneksel düşünce
biçimini, ezberlerini bozdukça rahatsız edilebilirsiniz. Yine de bu ülkenin
koşulları içinde ben elden geldiğince eleştirmek istediğim her şeyi şöyle bir
sarsmaya çalışıyorum. Ayrıca, sizin ve kaleminiz arasına aklınızın yerini almak
isteyen bir ukala girmiyor.
Ya Yönetmen olmak?
O benim en büyük
hayalimdi. Çocukluğumu bilenlere sorsanız, size mercek ve güneş  yardımıyla sinemanın çöplüğünden topladığım
film kırpıntılarını duvara yansıtıp neler yaptığıma dair çok ilginç hikayeler
anlatacaklardır. Hayat Askıda romanımı yazdığımda bile onun filmini çekmek
istiyordum fakat şimdi sinemayı bir izleyici olarak seviyorum. Sinema dilinin
çabuk eskidiğini düşünüyorum. Bu belki benim için geçerli değil. Ben sessiz
sinema klasiklerinden de modern filmlerden de çok zevk alıyorum ama çoğu kişi
farklı. Oysa bir edebiyat eserinin yazarı kim olursa olsun yönetmeni  okuyucudur. Çünkü sizin tasvirlerinizi alıp
zihninde sahneleyen odur. Bu yüzden edebiyat eskimez.

Kitabınızın baş karakteri Metin’in otorite ile
arası pek iyi görünmüyor, sizi de takip ettiğimiz kadarı ile oldukça sistemi
açık açık eleştiren biri olarak görüyoruz, bu konuda neler demek istersiniz?
Evet anti
otoriter bir kişiliğim var. Hayat boyu arayışım sürdü. Son yıllarda
Varoluşçuluk ve anti otoriter bir bakış daha belirginleşti. Bunu da Metin Kara
kimliğine büründürerek yansıttı.

Diğer bir taraftan baktığımızda Kamu Yönetimi
okuduğunuzu ve TRT gibi sistemin parçası bir kurumda çalıştığınızı görüyoruz.
Bu seçimler sizi iş veya özel dünyanızda çatışmalara sürüklemedi mi?

Evet, zaten ilk
romanımı yazmam bile bahsettiğim gibi o çatışmanın bir sonucudur. İş bulmam
gerekiyordu. Erken evlenmiştim. Bir eve bakmam gerekiyordu. Üstelik devlet bana
şu anki kadar uzak görünmüyordu. Sistemin içine girdim. TRT’de prodüktör olmak
son yıllara kadar dünyanın en rahat mesleklerinden biriydi. İşinizi yaptığınız
sürece iş saatlerinizi kendiniz ayarlayabiliyordunuz. Bir sabah program
kurgusuna başlayıp ertesi sabah kurgudan kalktığımız da oluyordu, günlerce eve
gitmeden şehir şehir dolaştığımız da… Fakat bütün bunları kendimize göre
ayarlayabiliyorduk. Zaman geçtikçe başka bir irade altında yaşamak bahsettiğim
gibi beni iç çatışmalara sürükledi. Öte yandan sistemin içinden biri olarak
sitemin bütün zaaflarını çok iyi gözlemledim. 
Otorite karşıtlığı giderek belirginleşti. Eğer romanlarımdan biri beni
geçindirecek kadar para kazandırsaydı şu anda devlet benim için çok uzak bir hatıra
olacaktı. Yine de etrafımdaki gençlere “ne olursanız olun ama devletin bir
dişlisi olmayın,” demekten kendimi alamıyorum.

 Kitaplarınız aslında bir senaryo gibi akıyor. Bu
durum yönetmenlik yapmanızdan mı kaynaklanıyor yoksa kitaplarınızın filmlerini
çekmeyi planladığınız için mi bu şekilde yazdınız?

Aslında bende
görsel bakış çok belirgindir. Başkalarının uzun uzun tasvirler yaparak
anlattığı bir ayrıntıyı bir iki kelime ile anlatmak yetisi sinema anlatım
biçimini içselleştirmenin ve içimdeki olayları görsel çözümlemenin bir sonucu.
Bu anlatım dilime de yansıyor. Ayrıca Yunus Emre örneğini çok veririm. En kısa
cümlelerle en karmaşık fikri anlatmak bir düsturdur benim için. “Ete kemiğe
büründüm, Yunus diye göründüm,” çok derin bir cümledir. Benim yazma felsefem de
biraz böyledir.
Okuyucular için son kitabınız hakkında ne söylemek
istersiniz? Gidip hemen alın dışında 🙂
Gidip alın
deyince gidip alsalar zaten onu söylerdim. Gidip almasınlar bence. Bir gün
gidip almak zorunda hissedecekler zaten. Fakat o okuyucular beni keşfetmekte ya
da anlamakta geç kalmış bu çağın okuyucuları mı olur, yoksa başka bir kuşak mı
onu Allah bilir.
“Saatçi peygamber” adlı kitabınızdan bize biraz
bahseder misiniz? Bu sefer kaleminiz ile 1400’lü yıllara seyahat ediyoruz:
Saatçi
Peygamber’i burada anlatamam. Anlatırsam sığmaz. Kıymeti bilinmemiş bir
eserdir. Eğer İngilizce yazsam ve başka bir ülkede yayınlanmış olsa
uluslararası klasik olurdu. Etrafımdaki bazı kimseler kitabı İngilizceye
çevirtip yurt dışındaki yayınevlerine sunmayı öneriyorlar. Bu konuyla
ilgileneceğim. İngilizce yazılmamış, tercüme edilmiş, üstelik ana dilindeki
ülkede ilgi görmemiş bir eserle ilgilenirlerse İngilizce’ye çevirtip İngiltere
ya da ABD’deki yayınevlerine göndermeyi düşünüyorum. Talihsiz bir ülkede
yaşıyoruz. Ne kadar yüzeysel olursanız o kadar çok satıyorsunuz. Bir iddia da
bulunayım: Adım Necati Göksel değil de mesela Paul Adam olsa ve kitapların
tanıtımı aynı oranda yapılsa kitaplarım çok daha fazla satılırdı. Yine de
“yabancı yazarlar haricinde okuyabildiğim nadir Türk yazarlarındansınız,” diye
mesaj gönderen güzel okurların hakkını teslim edeyim.

Saatçi Peygamber kitabını indirmek için tıklayınız:

“Yazarların çoğu depresif bir ruh haline sahiptir.
Derin düşüncelerin kasvet getirmesi doğal ama öte yandan iyi tarafları da var”
demişsiniz, kendisinizi depresif olarak görüyor musunuz? Derin düşüncelerin
pozitif yanları nedir bizim için biraz açar mısınız?
Evet, tıbben
kimse teşhisini yapmadı ama manik-depresif bir kişiliğim olduğunu düşünüyorum.
Basit bir mutluluk beni göklere zıplatırken, küçük bir üzüntü ya da takıntı da
yerin en derin kuytuluklarına düşürüyor beni. İyi tarafı ise yazarken, bir
dünya kurarken birebir onu yaşıyor oluşunuz. Yaşıyor gibi… demiyorum.
Yaşıyorum. Biliyorsunuz, Matrix filminde de anlatıldığı gibi sadece bir
beyinden ibaret olsanız ve o beyine görmenin, dokunmanın, hissetmenin bütün
verileri sürekli akıyor olsa siz onu gerçek bir yaşam olarak algılarsınız. E,
ben bunu zihnimde zaten yaratıyorum işte.
Sizi en çok destekleyen ve köstek olanlar
kimlerdi? Neler yaptılar? Hatırlatalım İsim vermek zorunda değilsiniz. 🙂
Beni en çok
destekleyen her zaman oğlum olmuştur ve onun annesi. Köstek olanlarsa bütün
düzen.
Yeni bir kitap projeniz var mı?
Sayılamayacak
kadar çok. Üstelik laf olsun diye söylemiyorum ama yeterince okunmadıkça yazma
isteği içimden gelmiyor.
Beğendiğiniz yazarlar ve sanatçılar kimdir?
Nuri Bilge Ceylan
ve Reha Erdem favori yerli yönetmenlerimdir. Yabancıları saymayacağım çünkü
onlarca isimden birini atlarsam üzülürüm. Peyami Safa, R. Halit Karay, Reşat
Nuri Güntekin’in özellikle hikayeleri ve Anadolu notları, Sabahattin Ali, Orhan
Pamuk hemen aklıma gelen yerli yazarlar. Yabancıları yine saymak istemiyorum,
çünkü  Franz Kafka gibi depresif
yazarlardan Jack London gibi maceracılara kadar neredeyse bütün batı edebiyatı.
Başucu olarak adlandırdığınız kitaplarınız var
mıdır? Hangileridir?
Borges:
Alçaklığın Evrensel Tarihi. Yine onun derlemesi olan Babil Kitaplığı serisi.  Marvin Harris: Yamyamlar ve Krallar. Sartre:
Varoluşçuluk. Antony Storr: Öteki Peygamberler. Andrew Nikiforuk: Mahşerin
dördüncü Atlısı. Anton Çehov: Bütün Hikayeleri. Luigi Pirandello: Bütün
Hikayeleri. Heinrich Böll: İrlanda Güncesi. Jack London: Alaska’da geçen tüm
hikayeleri. Peyami Safa: 9. Hariciye Koğuşu.
Romanlarınızda küfre pek yer vermiyorsunuz ancak
son romanınızda oldukça küfür var. Bu durumu, yapıtı gerçekçi kılmak adına
kullandığınızı belirtmişsiniz ama size eseri kirletiyor gibi geldiğini de
eklemişsiniz. Bu durum için ne diyeceksiniz fikirleriniz daha keskinleşti mi? Yarattığınız
karakter ile sizin kendi kişiliğiniz arasında tatlı bir çatışma ya da tarz
ayrılığı gibi geldi bize.
Küfür etmek için
illa adama “s*ktir” dedirtmeye gerek yok. 
Son romanım GECE GÜNDÜZ’ün tamamı düzene küfür zaten. Küfrü sadece bir
iki sahnede diyalogları gerçekçi kılmak adına kullandım. Aksi halde teatral
olacaktı. Onca güzel cümlenin arasına sinkaflı şeyler koymak eseri
bayağılaştırıyor gibi geliyor bana. Ben usturuplu bir şekilde yaptım. Fakat
düzenin piçliğini çırıpçıplak sergilemişken, kitaptaki bir küfrün çok önemli
olduğunu sanmıyorum.
Tanık olduğunuz en büyük suç neydi?
Vicdanların
çalınmış olması. Vicdanların bugün terazide tartılır olması. Vicdanın bir meta
gibi alınıp satılır hale gelmesi. Tanık olduğum bir durum değil, tanık oluyor
olduğum bir durum. Kesintisiz sürüyor.
Sizi takip ettiğimiz kadarıyla futbolu da çok
seviyorsunuz, ne olacak bu milli takımın hali?
Bir ülkenin
kurumları bileşik kaplar misali birbirine bağlıdır. Sistem iyi işliyorsa bu
bütün kurumlarıyla olur. Sistemin işleyişinde sorunlar varsa, liyakatsiz
insanlar sırf bendendir diyerek oraya buraya yerleşmişse, bütün sistem bundan
etkilenir. Milli takım da o sistem içinde çalışıyor. Umutvar olacak bir durum
yok.
Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Hobileriniz
nedir?
Film izlerim.
İnternete takılırım biraz. Eğer vaktim varsa Ege bölgesine gider içime temiz
havayı çekerim.
Burcunuz nedir ve burcunuzun özelliklerini
taşıdığınızı düşünüyor musunuz?
Yay… Böyle
şeylere inanmam ama bir gün bir assistanım bana burçların özelliklerini
okuyunca ağzım açık kaldı. Sevdiğim renklerden, özgürlükçü tutumuna kadar bana
benziyordu. Kitaplarımda ok ve yay da bazen sahne alır; bunun burcumla ilgisi
var mı bilmiyorum. Öfkelendiğim insanları içimden ok atarak öldürürüm. Mesela
tabanca çok tatsız kalıyor yayla fırlatılıp adamı delip geçen o okun yanında.

Aşk tanrısı Eros da iyi okçudur bildiğiniz gibi 🙂 Sizin için Romantik
Polisiye yazıyor dendiğini duyuyoruz, ne diyeceksiniz bu duruma? Metin Kara çok
mu duygusal biri yoksa bu alanda sizin bir yansımanız mı?
Benim bir
yansımam. Çok iyi bir aşk romanı yazdığımda bunu keşfedeceksiniz. Zaten
duygusallığın olmadığı romanım yok ki.
Başka bir meslek seçmek zorunda olsanız hangi
mesleği seçerdiniz? Yönetmenlik dışında elbet 🙂
Nişancı olurdum.
Anarşist bir katil olmak isterdim. Kiralık değil ama kendime çalışırdım.
Sisteme yön veren diktatör bozuntularına suikast yapmak isterdim.

En beğendiğiniz kitap hangisidir?
Gerçekten
bilmiyorum; sadece Anton Çehov’un hikayeleri diyebilirim.
En beğendiğiniz film hangisidir?
Blow-Up, La Dolce
Vita gibi entelektüel düzeyi yüksek filmlerden başlayıp Godfather gibi ticari
filmlere kadar 1000 civarında film. Şaşırabilirsiniz: En çok da romantik
komedileri severim. Çünkü birkaç kere izlemek sıkmaz, bıkkınlık vermez.
Türk polisiyesi hakkında düşünceleriniz nedir?
Polisiye edebiyatın bizde neden gelişemediğine ilişkin neler diyeceksiniz?
Gelişiyor… Bunun
en güzel örnekleri Hayat Askıda ve Gece Gündüz gibi kitapların bu ülkede
yayınlanabilmesi. Basit toplumlarda basit cinayetler işlenir, ilişkileri ve
zekası griftleşmiş toplumlarda karmaşık cinayetler işleniyor. Biz de bu konuda
hızla ilerliyoruz şükürler olsun (!)
Daha önce görüştüğümüz Suphi Varım, görüşeceğimiz
bir sonraki polisiye yazarına, yazma eyleminin onu değiştirip değiştirmediğini
sormuştu, biz yönetmenlik yapmak sizi değiştirdi mi diye soralım ve yazarlıktan
sonra siz yeniden bir değişim sürecine girdiniz mi diye soruyu değiştirelim,
ne dersiniz?
Yönetmenlik değil
de yazarlık beni değiştirdi. Çünkü ben en iyi yazarken düşünürüm ve yazma
sürecini yaşarken en açık ve net fikirlere ulaşırım.
Siz de gelecek hafta görüşeceğiz sıradaki polisiye
yazarına bir soru yöneltmek ister misiniz?
İstemem; Allah bu
ülkede yazarlık yaptığı için yardımcısı olsun.
Yazılarınız ile sizi www.polisiyedurumlar.com da görecek miyiz?
Siz isterseniz
ben size yazmaktan içtenlikle zevk duyarım. Yeter ki isteyin.
Polisiye yazarı Necati Göksel kimdir daha fazla bilgi almak için lütfen tıklayınız:

celil oker

Celil Oker ‘e konuk olduk bu hafta. Ünlü yazarımız ile kitapları ve polisiye edebiyat hakkında konuştuk. İlgi çekici bir sohbet olduğunu düşünüyorum, umarım zevkle okursunuz:

Sayın Celil Oker bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Celil Oker, 1952’de, Kayseri’de doğdu. Ortaokulu Talas Amerikan Koleji, liseyi Tarsus Amerikan Koleji’nde okudu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1979’da mezun oldu. Ansiklopedi metin yazarlığı, çevirmenlik ve gazetecilik yaptıktan sonra reklam yazarlığına başladı. Uzun süre reklamcılık yaptıktan sonra, 1998’de İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Programı’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Aynı kurumda Yaratıcı Yazarlık Teknikleri atölyeleri yürütüyor, Marka Okulu yüksek lisans programında Hikaye Anlatımı dersleri veriyor. Celil Oker 1999 yılında düzenlenen Kaktüs Kahvesi Polisiye Roman Yarışması’nda birinci olduktan sonra polisiye roman yazmayı sürdürdü. Kitapları Almanya, Hollanda, Yunanistan ve İspanya’da yayımlandı. Beşpeşe’nin yazarlarından biridir. Bir de hikaye kitabı var.

Celil Oker yazar olmaya ya da bir kitap yazmaya nasıl karar verdi? İlk kitabınızın yayınlanması neden oldukça zaman aldı?

İlk gençlik çağlarımdan beri hikayeler yazmak, bir nevi Türkiye’nin Hemingway’i olmak için uğraştım. Yazıyla ilgilenen her gencin yaşadığı bütün aşamaları yaşadım. Üniversiteden sonra, 1980’lerde, Ankara’da yayınlanan Yarın Dergisi’nde bir takım hikayelerim yayınlandı. Polisiye olmayan hikayelerdi bunlar. Sonra uzun süre edebiyatı boşladım ya da o beni boşladı. Kaktüs Kahvesi’nin polisiye kitap yarışması, reklamcılığımın son dönemlerinde, gençlikten gelen polisiye görgümü, reklam yazarlığından gelen ilham beklemeden yazma disiplinimi ve gençliğimden
kalma hikaye anlatma güdümü birleştirdiğim ve üzerinde epeydir düşündüğüm polisiye kitaplar yazma projemi hayata geçirmeme vesile oldu. Ödülü kazanan ilk kitabımı ve bu işe devam edeceğimi gösteren ikinci kitabımı bekletmeden basan Oğlak Yayınları’na müteşekkirim.

Ödüller kazanan bir polisiye yazarısınız, yazarken ödül kazanma anlamında beğenilme kaygısı taşıdınız mı? Özellikle yayın dünyasına bir yarışmada birincilik alarak başlamanızı da dikkate alacak olursak.

Öyle çok ödülüm yok. İki tane. Kaktüs Kahvesi yarışması birinciliğinden sonra, geçen yıl Dünya Kitap’ın Yılın Polisiyesi ödülünü kazandım bir de. Yazarken bir tek ölçütüm var. Kendimin okumaktan hoşlanacağı türden şeyler yazmaya çalışıyorum. Elbette beğenilmek isterim, elbette daha çok satmak isterim. Ancak bu doğrultuda beni yoldan çıkaracak kararlar almamaya çalışıyorum. Reklamda “hedef kitle” çok önemlidir ama edebiyatta hiç değil. Kimin ne zaman okuyacağını bilmediğiniz şeyler yazarsınız. Tek ölçütünüz kendi değerlerinizdir. Bunun sonuçlarına da, şikayet etmeden katlanmanız gereklidir. Gerisi okurların, eleştirmenlerin, yayıncıların sorumluluğuna girer.

Dedektifinizin adı nedir? Nasıl bir karakterdir?

Remzi Ünal olur kendileri. Emekli bir Hava Kuvvetleri pilotu, uzun süre sivil uçak uçurmuş ve mesleğinden atılmış birisidir. Hayatını kazanmak için yapar işini. Sıradan ve küçük işler alır, işin ucu cinayetlere varınca, biraz da kendi paçasını kurtarmak için çözmeye çalışır. Öyle adaletin üstünlüğü gibi yüce amaçlar peşinde koşmaz pek. Polislerden, savcılardan, hakimlerden uzak durur.

Remzi Ünal’la Celil Oker arasındaki ilişki nasıldır? Remzi Ünal sizin bir alt kimliğiniz mi yoksa aranızdaki ilişki sizin için bir liseden sınıf arkadaşı ya da bir apartman komşusu kıvamında mıdır?

Aşağı yukarı söylediğiniz gibi. Üniversite günlerinden kalma eski bir arkadaş. Az konuşan. Arada sırada Bebek Kahve’de buluşup birbirimize olan biteni anlattığımız bir dostluğun keyifli beraberliği. Lafı ağzından kerpetenle çektiğiniz, kendisinden yaptıklarından bahsetmekten hoşlanmayan bir adam. Benim bir tür alt kimliğim olmadığı açık. Zaten hikaye anlatıcılarının, yazarların, kendi yaşamlarında dolduktan sonra bunu yazarak içlerinden çıkarmaları sürecine hiç inanmayan biriyim. Üstelik, yukarıdaki özgeçmişimde görüldüğü gibi, son derece sıradan, domestik bir günlük hayatı olan birisiyim. Hayatta gördüğüm cesetler, hastalıktan, yaşlılıktan ölen yakınlarımındı. Bir daha da görmek istemem.

Remzi Ünal gerçekte kaç yaşında? Yani ne zamandan beri yazılarınızda boy gösteriyor ya da en azından zihninizdeydi?

Remzi Ünal, aslında yukarıda bahsettiğim Yarın Dergisi hikayelerinin bir ikisinde belirmiş bir kahramandı. O zamanlar özel detektif falan değildi. Normal, Türkiyeli, şehirli, zamanın dertlerini taşıyan birisiydi. Yıllar sonra polisiye kahramanıma isim gerektiğinde hiç tereddüt etmeden onu kullandım. Yazar olma heveslisi günlerime
bir selam belki…
Remzi, devlet nezdindeki göbek adım. Ünal annemin ailesinin soyadı. Birleşince Remzi Ünal oldu epey zaman önce. Yaşına gelince, bir sonraki uçak yolculuğunda, uçağa girerken, açıksa kokpite bir göz atın. Oradaki en genç olmayan pilot kaç yaşında geliyorsa size, o yaşta.

Remzi Ünal, belki de diğer dedektiflerin aksine daha ufak tefek görünen işleri de kabul ediyor ama sonrasında işler, adeta kazın ayağı perdeli dedirtiyor. Neden Remzi Ünal’a daha basit, sıradan görünen bu işleri kabul ettiriyorsunuz ya da kendisi kabul ediyor?

Evet, yine yukarıda belirttiğim gibi tüm maceraları böyle başlıyor. Türkiye’de polisiye yazmanın temeli nasıl olmalıdır konusundaki hazırlık düşüncelerimin bir sonucu bu. Bizim anladığımız anlamda, Batı edebiyatı ve sinemasında var olduğu biçimde özel detektifler yok Türkiye’de. Kendine bu adı veren birileri var ama onlar aldatan çiftler, yakınları takipler, borçlu bulmalar gibi işler yapıyorlar. Ülkemizde kimse bir cinayet gibi ciddi bir olayda, o insanlara gitmez.
Benimki, gerçeklik duygusu verebilecek bir durum yaratabilmek için alınmış bir tedbir. Yazdıklarım bir polisiye olduğu için, o ilk basit iş, cinayetlerle ciddileşir hep, karışır. Remzi Ünal da başının çaresine bakmaya çalışır. Sonuç olarak bir katil bulmalı, olayın tüm bağlarını çözmeli ki, hepimizin içi rahat etsin.

Dedektiflik piyasasının parsellendiğini düşünelim sizce hangi konu için hangi Türk dedektifinin kapısını çalmamış lazım. Mesela bir adam kaçırma işine kim bakar ya da bir miras konusu ile kim – hangi Türk polisiye yazarının dedektifi – daha iyi ilgilenir?

İyi bir spekülasyon konusu ama, ben hiç girmeyeyim. Hiçbir meslektaşımın eserine ilişkin değerlendirme yapmamak temel prensiplerim arasında.

Bir yazar olmanın en güzel yanı nedir?

İnsanlığın en iyi bildiği işlerden birinin hikaye anlatmak olduğuna inanıyorum. Binlerce yıl önceden gelen mitolojik hikayelerle çağdaş hikayelerin ortak bir amacı olduğunu düşünüyorum. Toplam insanlık tarihinin kimi büyük küçük anlarından oluşan hikayelerini anlatarak bu tarihe katkıda bulunmak. Bunun bir kimse için yapılacak en muazzam işlerden biri olduğunu düşünüyorum. Kadim bir sürecin parçası olmak. Katkıda bulunmak. Yoksa yazarların seçilmiş, özel insanlar olduğuna falan inanmam.

Bilgi Üniversitesi’nde İletişim dersleri veriyorsunuz bir anlamda genç iletişimciler yetiştiriyorsunuz, kitaplarınızın kapaklarında, tanıtım materyallerinde ya da isimlerinde İletişimci kimliğiniz ile ticari kararlar alıyor musunuz? Mesela ilk kitaplarınızda Ceset kelimesini
bunun için mi kullandınız ya da daha sonra vaz geçtiniz?

Kitaplarımın kapakları, arka kapak yazıları gibi işlere hiç karışmam. Benim işim kitabı yazmak, kitabı bir ürün olarak hazırlayıp okurlara sunmak yayıncıların işi. Onlardan iyi bilecek değilim ya işin ticari kısmını. “Ceset”li kitap adlarına gelince: İlk başladığımda, bu kitapların bir dizi olarak devamının geleceği, bu kahramanın ilerde yeniden karşımıza çıkacağı bilgisini iletmek için, ilk beş kitabı öyle adlandıra geldim. Bir süre sonra fark ettim ki, ben bile, o kitaplardan söz etmem gerektiğinde, adlarıyla değil, birinci kitap, üçüncü kitap gibi terimlerle tarif ediyordum. Bu beni rahatsız etti. Her birinin aynı ve bütünlüklü bir kitap olduğu hissinin ağırlık kazanması için, sonra gelenlere ayrı ve “normal” isimler verdim.

Boğaziçi Üniversitesi de dahil olmak üzere çeşitli gözde okulların bünyesinden geçmişsiniz. Peki Celil Oker, Bebek ya da Etiler’deki bir yaşama mı daha yakın; oradaki yaşamları mı daha iyi bilir yoksa Beyoğlu’ndaki ara sokaklarda sürüp giden yaşamları da tanır mı?

Bir birey olarak yaşantımın kitaplarıma geçmesi, onları şekillendirmesi ancak bir ölçüye kadar söz konusu. Yazarlığın “uydurmak” olduğuna inanan birisi olarak, anlatının gerektirdiği çevreleri, okura gerçeklik duygusu, neden söz ettiğimi bildiğim duygusu aktaracak şekilde yazmaya çalışıyorum. Hayatımda cinayete kurban gitmiş bir ceset görmedim, görmek istemem de. Önemli olan olanı, olması ihtimalinde, gerçeğe en yakın anlatmak. Bunun ise çalışmakla gerçekleştirilebileceğine inanıyorum. Geçmişte yaşadığımız hayat biçiminden doğrudan aktarılacak bir şey
değil. Ha, bunu her zaman başarıyor muyum, bunu bilemem. Okurlarımdan biri, adını vermeden, Hukuk Fakültesi’nde okunan ders kitaplarından birini, Adli Tıp Dersi kitabını göndermişti bana yıllar önce. Demek ki bir iki hata gördü, acıdı, adam okusun da, doğrusunu yazsın bundan sonra dedi kendi kendine. Kendisine teşekkürlerimi
gönderiyorum bu vesileyle.

Çok iyi bir Twitter kullanıcı olduğunuzu görüyoruz. Teknoloji ile aranız iyi ancak polisiye kitaplarınızda Remzi Bey’i daha cep telefonu kullanırken okumadık, oysa cep telefonu artık hayatımızın her alanında, bu konu hakkında ne diyeceksiniz?

Remzi Ünal’ın cep telefonu kullanmaması, tümüyle kitapların dramatik yapısını korumak için alınmış, bilinçli bir önlemdir. Burada dramatik hikaye teknikleri anlatmak istemem, yerli dizilerle yabancı dizilerdeki cep telefonu kullanma oranlarına ve biçimlerine dikkatle bakılırsa, ne demek istediğim anlaşılır.

Twittefrika hakkında bize biraz bilgi verir misiniz? Nedir? Kimin fikridir ve nasıl tepkiler alıyorunuz?

Twittefrika, epeyi önce yeni bir kitabım çıkacağında, yakın çevreme bir tür haberleşme olanağı olarak düşündüğüm bir şeydi. Kitaptan parçaları twitlediydim önce. Sonra, bunun pekala yeni bir tür hikaye anlatma yolu olabileceğini düşündüm. Kendi zorlukları ve keyfiyle. Her gün 140 vuruşluk edebiyat düşüncesiyle yarım düzineyi aşan hikayeler yayınladım orda. Çok fazla değil takipçim, 1500 kadar. Hikayelerin birinde Remzi Ünal bir Rus ruleti vakasında, kendi kafasına sıkacak gibiydi. Bir iki takipçiden “Yapma Remzi Agbi, çekme o tetiği!” gibi karşı twitler geldi. Çok keyifliydi. Devam edeceğim.

Polisiye yazan ancak henüz kitabı basılmamış yazarlara neler tavsiye edersiniz?

Kitaplarını son bir kez, büyük bir dikkatle yeniden okuyup, son halini verince bir yayınevine götürmelerini. Ülkemizde salt polisiye yayın yapan yayınevleri var. Labirent Yayınları gibi. Onlara ve yaptıkları işe büyük bir saygı duyuyorum. Genç yazarlar, yaptıkları işin bir şeye benzeyip benzemediğini anlamak için, eserlerini başka yazarlara gönderirler fikir almak için. Bunu yapmasınlar. Editörlerin kararı, beğenin beğenmeyin, en gerçekçisidir. Koyun kitabınızı bir editörün önüne, iyi kitaplar yayınlama görevleri onların, bakıp karar versinler.

Yaratıcı yazarlık nedir? Belki siz ‘uydurmacalık’ demeyi daha uygun bulacaksınız ama, yaratıcılık öğrenilebilir mi? Hayal gücümüzü ve yaratıcılığımızı geliştirmek için bize birkaç tiyo verebilir misiniz?

Anglo sakson dünyanın fiction dediği şeyi anlıyorum o terimden. Elbette baştan aşağı, “uygun biçimde uydurmaktır” ve yolları bilinirse pek ala yapılabilir. Yaratıcılığı ve hayal gücünü geliştirmenin bilinen en garantili yolu, okumaktır. Çok okumaktır. Bilim kurgu türünün ustalarından Ray Bradbury, ön gençliğinden beri her gün bir hikaye, bir şiir ve bir makale okumuş. Her gün. Hangimiz yapıyoruz bunu? Ve yapmıyorsak, Ray Bradbury kadar yaratıcı fikir bulamıyorsak, kime kızmalıyız? Tanrıya ya da genlerimize mi?

Yayımlanmış olan kitaplarınızın isimleri nedir?

Sağdan sayalım:
Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Bin Lotluk Ceset, Rol Çalan Ceset, Son Ceset, Bir Şapka Bir Tabanca, Yenik Ve Yalnız, Ateş Etme İstanbul. Bunlar roman. Beyaz Eldiven Sarı Zarf adında bir kısa hikaye kitabım var. Bir de Beşpeşe romanının beş yazarından biriyim.

Son Ceset isimli kitabınızın bitiminde Agatha Christie’nin Poirot’sununkilere benzer bir son sahne yoktu. Demek istediğimiz kitaptaki karakterler, dedektif tarafından toparlanarak bir çözüm sahnesinde boy göstermediler. Bu konuda birşeyler söylemek ister misiniz?

Çözüm sahneleri polisiyenin en keyifli yeri, yazan içinse en zor yeridir. Hata etmeden toparlamanız gerekir. Okuyucuyu sıkmadan, ancak çok da erken açıklamalardan kaçınarak. Çoğu kitabımda o sahneler var. Son Ceset’te ise, yalnızca çözümleyici ile suçluyu karşı karşıya getiren bir sahneyi, ilave zorluklarını bilerek ve meydan okumayı kabullenerek yazdım. Durum şu: detektifiniz kitabın sonunda, birisiyle karşı karşıya. Kitap polisiye olduğuna göre, katil o. Okuyucu tam o noktada bütün yaptıklarınıza lanet edip, okumayı bırakabilir. Hem, tamam katil bu hissini biraz verip, lan galiba bu değil kuşkusunu da sonuna kadar taşımanız gerekir. Başarılı olup olmadığımı bilmiyorum, okurlar karar verir. Aynı dümeni Raymond Chandler, Dashiell Hammet ve sözüme inanın, Mickey Spillane çok iyi yaparlar.

Romanlarınızdaki karakterleri nasıl seçiyorsunuz?

Remzi Ünal için yazmaya başlamadan önce çok çalışmıştım. O elde var bir. Elbette her kitapda bir miktar değişmesi gerekir ama çok değil. Diğerlerine gelince, konunun getirdiği gereklilikler çerçevesinde uyduruyorum. Hakkında yazdığınız her kimsenin hem çok tipik hem aynı zamanda ayrıksı, tekil olması gerektiğini hiç
unutmadan.

Okuyucular için son kitabınız hakkında ne söylemek istersiniz? Gidip hemen alın dışında 🙂

Mekanizmasını çözemedim ama, son kitap sanki hep diğerlerinden daha değerli gibi geliyor yazarlara galiba. Genel olarak da, yaptığınız işi en iyi, yaparak öğrendiğiniz için, son kitaplar teknik ve dil açısından öncekilerden daha iyi kotarılmış gibi geliyor bana. Kitaplar şahane şeylerdir, çıktığı yıl okumazsınız da, beş yıl sonra karşınıza çıkıverir. Öyle bekler sizin onu keşfetmenizi. Sadece benimkileri değil, bütün kitapları okusun isterim okurlar.

Sizi en çok destekleyen ve köstek olanlarkimlerdi? Neler yaptılar? Hatırlatalım İsim vermek zorunda değilsiniz. 🙂

Köstek olan kimse yok, baştan söyleyeyim. Niye bana köstek olsunlar ki? Öyle şeylere inanmam. Her yazar, her kitap hak ettiğini bulur diye düşünüyorum. Destek olanlar ise elbette uzun bir liste. Eğitimime katkıda bulunan herkese şükran duyuyorum. Gençliğimde okuduğum her kitabı yazan her yazara şükran duyuyorum. Okuduğum
polisiyeleri yazarlara şükran duyuyorum. Somut olarak, ortaya çıkmama vesile olan Kaktüs Kahvesi işletmecilerine, o yarışmanın jürisine, yaptıklarımda haber değeri bulan bütün gazetecilere, yaptığım işi anladıklarını bildiğim bütün eleştirmenlere, okurlara ve yeni kitap ne zaman diyen okurlara, çalıştığım bütün yayınevlerinin yöneticilerine, editörlerine sonsuz teşekkür borçluyum. Kişisel olarak elbette en büyük desteğim, eşim Sevtap,

Yeni bir kitap projeniz var mı?

Olmaz mı? Yeni bir kitabın tam ortasındayım. Adı Sen Ölürsün Ben Yaşarım. Geçtiğimiz yaz boyunca, Kayseri’de, babadan kalma bağda, hem uyudum, hem düzenli çalıştım. Hala çalışıyorum. Ne zaman biter, bilemem. Bitse iyi olur ama.

Beğendiğiniz yazarlar ve sanatçılar kimdir?

Of, inanılmaz uzun bir liste bu. Sayamam. Dönüp dönüp okuduğum çok yazar, çok kitap var.
Gençliğimden beri seyrettiğim filmler var. Hayranlıkla baktığım tablolar, heykeller var. Gittiğim oyunlar var. Şu anda, sorularına çalışırken bile dinlediğim müzikler var. Hangisinin elini öpsem, diğerlerine ayıp olur.

Başucu olarak adlandırdığınız kitaplarınız var mıdır? Hangileridir?

Şu anda masamda Nijat Özün’ün Dil Kılavuzu var. Hep orada durur. Teorik olarak Aristotle’ın Poetika’sını kütüphanemde üç dört ayrı çeviri ve İpad’imde İngilizce olarak taşıyorum.

Tanık olduğunuz en büyük suç neydi?

Dediğim gibi, sıradan domestik bir hayatım var. Öyle büyük suçlara şahit olmadım. Öte yandan, ülkemizin tarihi boyunca, hep birlikte şahit olduğumuz o kadar büyük şuçlar, katliamlar, haksızlıklar vb. var ki. İçinde yaşadığımız günlerde, katlanarak çoğalan, insanı yaşadığı ülkeden sıtkını sıyırtacak kadar olağanlaşan suçlar ise, karşılaştığımız en ağır suçlar. Türkiye’nin bu suçları haklarıymış gibi işleyen kimseleri çok daha uzun süre taşıyamayacağına içtenlikle inanıyorum.

Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Hobileriniz nedir?

Hobi sayılırsa, en çok uyurum. Çalışmaktan kaçınmak için iyi bir yol elbette. Eşimle yabancı polisiye dizileri seyretmek en sık yaptığımız zaman öldürme yolu.

Burcunuz nedir ve burcunuzun özelliklerini taşıdığınızı düşünüyor musunuz?

Başak. Çok takılmam burç meselesine ama her gün bakarım. Titiz derler Başak için ama günlük hayatta benim kadar titiz olmayan birisi zor bulunuz. Eşimle en büyük kavga nedenim bu.

Başka bir meslek seçmek zorunda olsanız hangi mesleği seçerdiniz?

İyi ki zorunda değilim. Aynı sırayla: dolu dolu bir öğrencilik, kafamın uyduğu insanlarla reklamcılık, özgür bir üniversitede hocalık ve polisiye roman yazarlığı. Değiştirmezdim.

En beğendiğiniz kitap hangisidir?

Söyleyemem.

En beğendiğiniz film hangisidir?

Söyleyemem.

Sayın Celil Oker, kitaplarınız diğer dillere çevriliyor. Bildiğimiz kadarı ile Almanya ve Yunanistan gibi ülkelerde yayınlanıyor. Kitaplarınızın yabancı dillere çevrilmesi nasıl oldu? Bu ülkelerde, bir Türk ya da bir Asyalı yazarı okumak gibi bir talebi mi karşılıyorsunuz yoksa yabancı dillere çevrilen bir Türk yazar olarak bu pazarlarda kitaplarınız kendi taleplerini mi oluşturuyor?

İspanya ve Hollanda’yı da ekleyelim listeye. 2000 yılında, İsviçre kökenli ama kitapları Almanca yayınlayan bir yayınevi, tüm dünya ülkelerinin polisiyelerini yayınlayan bir dizi yaptıklarını, benim de olmamı istediklerini belirterek
iletişim kurdu. Unionsverlag adındaki bu yayınevinin, Metro adlı bu dizisinin editörü, Avrupa’nın konusunda en çok tanınan editör/eleştirmenlerinden Thomas Wörtche idi. Sevinerek kabul ettim elbette. Öteki ülkeler ise, birbirinden
görerek yayınladılar kitaplarımı. Sorunuzun ikinci bölümüne gelince. Yurtdışında aldığım eleştiriler ve festivallere, okuma günlerine gittiğimde yüzyüze geldiğim okurlardan anladığıma göre, Türkiye’deki okurlara çok benziyorlar diyebilirim. Zaten benim kitaplarımda, işin oryantalist taraflarına hitap eden pek bir şey yok. Özenle kaçınıyorum bu
zayıflığa düşmekten. Özetle, çeşitli ülkelerden insanların, İstanbul’da katil kovalayan bir özel detektifin maceralarını okuması gururlandırıyor beni.

İskandinav polisiyesi tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Kitaplarınız İskandinav dillerine çevrilip bu ülkelerdeki okuyucularla da buluşacak mı?

Bilmem. Keşke.

Türk polisiyesi hakkında düşünceleriniz nedir? Polisiye edebiyatın bizde neden gelişemediğine ilişkin neler diyeceksiniz?

Türk polisiyesi, araştırmacı Erol Üyepazarcı’nın kitapları ve makaleleriyle, son zamanlarda bir takım akademik çalışmaların da, öteden beri gösterdiği gibi, büyük bir geleneğe sahip bir edebiyattır. O geleneğin bir parçası olmaktan özel bir mutluluk duyuyorum. O yüzden gelişemediği toptancı yargısına katılmam. Özellikle son dönemde ciddi bir gelişme gösteriyoruz, çok eski kitaplar yeniden yayınlanıyor, var olan yazarlarımız yeni kitaplar yazıyor
ve sayısı her gün artan yeni yazarlar ortaya çıkıyor. Daha ne isterim?

Daha önce görüştüğümüz sevgili Suphi Varım, görüşeceğimiz bir sonraki polisiye yazarına, yazma eyleminin onu değişitirip değiştirmediğini sormak istemişti, aynı soruyu size de yöneltelim yazmak sizi değiştirdi mi? Ne yönde değiştirdi?

Eylem insanı değiştirir. Çalışmak insanı değiştirir. Galiba kendimi en çok, önceki bir soruda değindiğim, insanlığın kadim hikaye anlatıcılığının bir parçası olarak hissetmek konusunda değiştim.

Siz de gelecek hafta görüşeceğiz sıradaki polisiye yazarına bir soru yöneltmek ister misiniz?

Birlikte bir kahve içip, laflayabilir miyiz?

Yazılarınız ile sizi www.polisiyedurumlar.com da görecek miyiz?

Eleştiri, değinme ve inceleme gibi şeyler istemezseniz benden, neden olmasın?

 

Turgut Şişman

Modern Türk Polisiyesi – Polisiye Yazarlarımız, Arkın Gelişin

Arkın Gelişin , ülkemizin tek  Suç Psikolojisi Uzmanı ve aynı zamanda bir polisiye yazarı. Zaman zaman Türk Emniyeti’nin de kapısını çaldığı bir uzman. Kitaplarını zevkle takip ettiğimiz Arkın Gelişin ile uzun bir görüşme yaptık. Suç psikolojisi, seri katiller ve kitapları üzerine, hemen hemen merak ettiğimiz herşeyi sorduk. Münevver Karabulut cinayetinden seri katil deyince aklımıza gelen ilk isimlere ve hatta Vampirizm’e kadar pek çok konuda konuştuk:


-Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Arkın Gelişin kimdir?

-1976 yılında İstanbul’da doğdum.
1977  senesinde babamın mesleği sebebiyle, ailece Almanya’da yaşamaya başlamışız.
İlkokul, ortaokul ve liseyi Almanya’da okuduktan sonra üniversite öğretim
hayatımı Suç Psikolojisi bölümünden mezun olarak tamamladım. Suç Psikolojisi
alanında, başta Almanya olmak üzere, İngiltere ve Amerika’da görev alarak,
aralarında çokca seri katilin de bulunduğu, çeşitli suçlardan hüküm giymiş
insanlarla ilgili analizler gerçekleştirdim. 2009 yılında tekrar Türkiye’ye
döndüm. Türkiye’de özel güvenlik şirketlerine güvenlik farkındalığı ve suç
psikolojisi üzerine seminerler verdim.
-Suç Psikolojisi uzmanı tam olarak ne yapar?
-Suç Psikolojisi uzmanı suçun gelişim evresini ve nedenlerini analiz eder. Bir nevi, suçun kök
nedenlerini araştırır. Klinik ortamda çalışabileceği gibi, hapishanelerde de
mahkumlar ile çalışmaktadır. Ayrıca mahkemede bilirkişi olarak gözlem yapar ve
analizlerini dava sürecine katkı sağlamak için sunar. Farklı açıdan söylemek gerekirse, sanığın ifadesindeki doğruluk payını analiz ederken, tanığın da şüpheli hakkındaki hakkındaki ifadesini analiz eder.
Şahitlerin tanıklığı konusundaki farkındalığı yaratmak için çalışmalar yapar.
Son olarak da Emniyet ile işbirliği yaparak danışman olarak çalışır ve profilleme konusunda destek
verir.
-Eğitim hayatınız boyunca suç veya seri katiller üzerine çalışmalar yaptığınızı görüyoruz, neden böyle bir konu seçtiniz?
-Aslında psikoloji okurken, suç psikolojisi alanı aklımda yoktu. Psikoloji denilince, sanki sadece
klinik psikoloji varmış gibi bir izlenim var. Ancak bu doğru değil. Bugün
psikoloji ile ilgili bir çok alan var. Bunu endüstriyel bakış açısından tutun,
insan kaynaklarına kadar ve hatta benim örneğimde olduğu gibi suç psikolojisi
gibi geniş bir yelpaze olarak gözlemlemek lazım. Suç psikolojisini keşfettikten
sonra, sırasıyla Almanya, İngiltere ve Amerika’da eğitimimi tamamladım. Suçu
araştırırken, bilinmeyen bir alanla karşılaştım. O da seri katiller. Evet, yüzyıllardır seri katillerin varlığını herkes bilmekte. Ancak bir insan neden seri katil olur? Niçin bir çok insanı öldürebilir? Bu soru hala yanıtlanmış değil.
Birisi bu karanlık dünyaya ışık tutmalı. Bende kandilimi elime aldım ve içeri girdim.
-İyi de yapmışsınız. Aslında biz de bu konuda bir makale yayınladık ama size
de fikrinizi soralım istedik, seri katiller ya da psikopatlar neden bu kadar
ilgi çekiyorlar? (Bu konuyla ilgili makalemizi okumak için buraya tıklayınız: )
-Öncelikle şunu belirtmeliyim, her seri katil psikopat olmadığı gibi, her psikopatın da öldürme
eğiliminde olduğunu söylemek doğru olmaz. Bugün psikopat tabirini genelde
yanlış anlamlarda kullanmaktayız. Halk arasında,  şiddet eğilimi
olan ve genelde öfke kontrolü konusunda sorunlu kişilere psikopat demek oldukça yaygındır. Ancak gerçek dünyada durum biraz farklı. Psikopatlar çok iyi yalan söyleyen, mükemmel sosyal iletişim kuran, ikna yeteneği en üst seviyelerde olan ve son olarak da gerektiğinde her yola başvuran kişlerdir. Şimdi, son cümlemdeki tarifi farklı kişilere
uyarlayabiliriz, öyle değil mi? Yani psikopati seri katillerde
gözlemlenebileceği gibi, çok başarılı işadamlarında da gözlemlemek mümkün. Seri
katiller her zaman merak uyandırmıştır. Bugün tutukevi tarihinde en çok hayran
mektubu almış kişiler seri katillerdir. Kurbanların genellikle kadın olduğunu
varsayarsak, özellikle kadın hayranlarının çoğunlukta olması dikkat çekici; ki,
bu yine farklı bir konu. Bu tip hayranlıklarda seri katillerin dominant olmasının,
kadınlarda cinsellik anlamında bir takım dürtüleri uyandırmakta olduğundan söz edilebilir.  Bir de medyanın yanıltıcı yönlendirmeleri var.
Seri katillere hayranlık duyma olgusunun  zeki olmalarından kaynaklandığı iddiası tamamen  bir medya dedikodusudur. Bir seri katilin ortalama IQ seviyesi 92-95 arasındadır.
Yani bir dahi ile karşı karşıya değiliz. Tabii ki ileri seviyede IQ derecesi olanları da var. Ama bu çok nadir.
-Yazar olmaya ya da bir kitap yazmaya nasıl karar verdiniz? 
-Aslında çocukluğumdan beri yazardım. Çocukken şiir yazardım mesela. Kısa öyküler yazmışlığım da var.
Okulda bir kompozisyon hazırlamamız gerekiyordu. Sanırım 10 yaşlarındaydım. Tek sayfalık bir öykü yazdım. Öykünün içeriği, öğretmenimi rahatsız etmiş olacak ki, akşam evi arayarak “Siz bu çocuğa ne izletiyorsunuz?” diye bir sordu. 🙂 O
günden, bugünlerimin temellerini atmışım meğer.
Kitap yazma fikri ise, üniversite yıllarında başladı. Okuduğum bölümü tanımlayan, bilimsel bir kitap
yazmak istiyordum. Daha sonra Suç Psikolojisi’ni, nasıl daha büyük bir kitleye
anlatabilirim düşüncesi baş gösterdi. Ardından bilimsel verileri, bir romanın
içerisine serpiştirerek anlatma fikri doğdu. Aslında ilk romanımı yazmaya 2005
yılında başladım. Sadece 10-15 sayfa yazdıktan sonra daha hazır olmadığımı
anlayarak projeyi rafa kaldırdım. Nihayetinde 2012 yılında “Bir Seri Katilin
Günlüğü – Uyanış” ve “Kansız – Bir Seri Katilin Günlüğü 2” ortaya çıktı.
-Pek çok seri katil ile yüzyüze görüşmeler yapmışsınız, hangi seri katillerle birebir görüşme yaptınız?
-İsimleri tek tek saymak doğru olmaz. Çok fazla örnek var. Ancak bir kaç tanesini örneklemem gerekirse,
Olaf Dätter, Almanya, 2001 yılında yakalanmış. Toplam altı kişiyi öldürmüş.
Hepsi de yaşlı olan bu insanları öldürmeden önce gaspetmiş. Çünkü ödemesi gereken borçları varmış.
Zaten cinayetleri işleme nedeni de bu borçlarını ödemek içinmiş.
Frank Gust, Almanya,
2000 yılında yakalanmış. Toplam 4 kurbanı var. Fahişeleri öldürmesi sebebiyle, Jack
the Ripper ile kıyaslanmaktaydı.
Steve Wright, İngiltere,2008 yılında yakalandı.  Toplam 5 kurbanı var.
Kurbanlarına hem tecavüz ediyor, ardından öldürüyordu.
Stephan Letter, Almanya,
2006 yılında yakalandı. Toplam 29 ispatlanmış kurbanı var. Ancak bu sayının çok
daha fazla olduğunu düşünmekteyim. Erkek hemşire olarak görev yaparken, seçtiği
kurbanlarına zehir enjekte etmekteydi.
Seri katiller haricinde, seri katil yakınları ve arkadaşları ile görüşme imkanım da oldu.
Örneğin TedBundy’nin okul arkadaşı ile görüştüm
ya da Ted Kazcynski’nin abisi ile görüşme fırsatım oldu.
-Seri katil olduğunu bildiğiniz biri ile burun buruna olmak
nasıl bir duygu?
-İlk deneyimimi paylaşmam gerekirse çok gergindim. Karşımda oturan kişinin seri katil olduğunu bilmek
gerçekten çok ürkütücüydü. Her ne kadar bu işin eğitimini almış olsan da, ilk kez
bir seri katil ile karşılaşmak oldukça gergin bir durumdu. Sonrasında işin
farklı boyutlarına odaklanıyorsun. Karşındaki artık seri katil değil, bir
insan. Görüşmeleri gerçekleştirirken tamamen analitik düşünüyorsun. Nedenlerini
irdelemek için o kişinin psikolojisine girmeye çalışıyorsun.
-Görüştüğünüz kişilerden birkaçı hakkında sizde bıraktığı
izlenimi birer cümleyle bizimle paylaşabilir misiniz?
-İşlediği suçun farkında olmayanlar var. Soğukkanlı olanlar var, duygusal olanlar var. Örneğin Stepan
Letter
, niçin cinayet işlediğini anlatırken tamamen bir tanrı kompleksi
yaşıyor. Tanrı kompleksi nedir derseniz, sağlık sektöründe Profesöründen hemşiresine kadar
rastladığımız bir durum. Çünkü bir yerde hastanın geleceği konusunda karar
verebilmekte. Doktor demek güven demek. Seri katiller dünyasında doktorlara
sıkça rastamaktayız. Stephan Letter kendince “iyilik” yapıyordu. Hastaların
acılarına radikal bir şekilde son veriyordu. Ancak dosyasını araştırırken,
kurbanları arasında ölümcül ya da zor hastalıkları olmayanların da olduğunu gözlemledim.
-Seri katillerin ortak özellikleri nelerdir?
Yine bir hurafeden bahsetmek isterim. Medya seri katili tanımlarken, birkaç ünlü seri katil
olayından genelleme yapmakta. Medyanın gözünde seri katil profili beyaz tenli, 25-30
yaş arasında bir erkektir.  Bu tanımlamalar ile eşleşen seri katil
sayısı % 12,5. Oldukça düşük bir oran. Çok farklı sebeplerden dolayı cinayet
işleyenler var. Buna karşılık Kadın seri katillerde benzer özellikler var. Genelde “kara
dul” diye tabir ettiğimiz türden seri katiller. Evlendiği erkeğin mal varlığını
elde etmek için hayat sigortası yaptırıp, zehirleyerek öldürmekteler. Genelde 3
veya 4 kez evlenirler. Cazibelerini kullanırlar. Erkeklerde genelleme
yapmam gerekirse, seri katiller arasında en çok hedonist, yani hazcı bir yapı
var. Cinayetlerin temellinde cinsellik yatmaktadır.
-Ocak 2014 tarihinde, Gaziantep’de firar eden Ali Kaya’nın, nam-ı diğer Bebek Yüzlü katil’in yakalanması için Ankara Emniyet Müdürlüğü ile çalışmışsınız. Bu çalışma talebi size nasıl ulaştı? Nasıl bir çalışmaydı? Bize
biraz bilgi verebilir misiniz?
-Ankara Emniyet Müdürlüğü bana öncelikle email yoluyla ulaştı. Ali Kaya yaklaşık 1 aydır firardaydı.
Uzmanlık alanımdan dolayı beni araştırmışlar ve Ali Kaya’nın profillenmesi
konusunda destek istediler. Psikolojik profilleme, Adli profilleme ve Coğrafi
profilleme konusunda destek verdim ve fikirlerimi sundum.  Ankara Emniyeti ile çalışmaya
başladıktan  1 hafta sonra nokta atışı yaparak, Ali Kaya’nın saklandığı yeri tespit edip yakalanmasını sağladık.
Emniyet Genel Müdürlüğü özellikle seri katiller ve profilleme konusunda, uzmanlığım
sebebiyle benden destek istemekte. Bu konuda ortak çalışmalarımız kamu güvenliği adına devam edecektir.
-Yurt dışı deneyimlerinizden bahseder misiniz bize? 
-Yurt dışında bulunduğum sürece özellikle İngiltere ve Amerika önemli bir deneyim oldu. Almanya’da
bulunduğum sürece Alman polis akademisinde görev aldım. İngiltere’de Suç
psikolojisi denilince ilk akla gelen isim Prof. David Canter’dır. Kendisi bu
alanda dünya çapında bir duayen. Kendisiyle bire bir çalışma fırsat buldum ve
stajımı yanında yapabildim. Muhteşem bir deneyimdi benim için. Amerika’da çok
farklı bir yapı var. Seri katil uzmanı denilince kesinlikle Amerika’yı
göstermek lazım. Oradaki polis memurları bu konuda çok iyi eğitimliler. Ancak
çok ilginçtir, oradayken bazı dosyaları inceleme fırsatım oldu ve bazı
detayların atlandığını gözlemledim. Bu konuda da görüşlerimi Amerikan Emniyetine
ileterek katkı sağlamaya
çalıştım.
-Tanıma imkanı bulduğunuz yabancı polis teşkilatlarına
göre Türk Polis Teşkilatı’nın durumu nedir? Hangi alanlarda iyiyiz ama hangi alanlarda polis teşkilatımızın gelişmesi gerekli?
-Kıyaslama yapmak çok doğru olmaz. Bir önceki soruda belirttiğim gibi, bir yanda seri katil uzmanlığı konusunda Amerika çok öndeyken, yine de hatalar yapmaktalar. Aynı şekilde diğer ülkelerde de var. Analitik düşünce yapısı çok önemli. Bu konuda daha çok
gelişme sağlamamız lazım. Kadro olarak altyapı eksiğimiz var. Yurtdışında her alanın bir uzmanı vardır. Bizde biraz farklı. Emniyet teşkilatında daha çok uzman kadrolar yer almalı. Ayrıca şunuda unutmayalım, Avrupa’da polis teşkilatının tam zamanlı çalışma sistemi sadece 150 senelik bir maziye sahip.
-Türkiye’de sizin eğitim seviyenizde eğitim alabilme
imkanı var mı? Suç psikoloğu olmak isteyen bir genç için hangi üniversitelerin
hangi bölümlerini tavsiye edeceksiniz? Ayrıca Türkiye’de bu alanlarda staj
imkanı bulunuyor mu?
-Suç Psikoloğu ünvanına sahip tek kişi benim.
Nedenine gelecek olursak, Türkiyede suç psikolojisine en
yakın alan adli psikoloji. Adli psikoloji okuma imkanınız oldukça fazla. Hemen
hemen her üniversite bu eğitim imkanını sunmakta. Ancak suç psikolojisi biraz
daha farklı. Adli psikoloji daha çok teknik temellere dayanırken, suç
psikolojisi beyin ve zihin yapısı ile ilgilidir. Suç psikolojisi yurt dışında
kendince bir alan olmakta. Eğer imkanı olan arkadaşlar varsa, eğitimlerini
yurtdışında değerlendirmelerini öneriyorum. Ama tekrar Türkiye’ye dönme
şartıyla. Çünkü onlara burada ihtiyacımız var. Ben bir nevi tek başıma ön ayak
oldum. Mutlaka ülkemizde de suç psikolojisi yakın zamanda eğitim olarak
görülecektir. Şu anda sadece İzmir Üniversitesinde, Kriminoloji altında bir
dersten ibaret.
-Türkiye’de de üzerinde çalışma yaptığınız vakalar,
cinayetler veya suçlular oldu mu?
-Resmi olarak sadece Ali Kaya ama kendi imkanlarımla araştırdığım vakalar var tabii ki. Kendi
oluştuduğum veri tabanı var. Bunu sürekli güncelliyorum. O yüzden daima vakalar
konusunda takipte olmak durumundayım. İddia ediyorum ki, 10 yıllık süreçte
oluşturduğum veri tabanı, dünyada bulabileceğiniz en kapsamlı veri
tabanlarından bir tanesi.
-Münevver Karabulut cinayeti hakkında ne düşünüyorsunuz? Cem Garipoğlu’nun hapishanede intihar etmesi ile konu yeniden ülke gündemine oturdu:
-Türkiye için çok marjinal bir cinayet olabilir ama dünya genelinde çok klasik bir cinayet vakası.
Dünya genelinde buna benzer cinayetler çokça işleniyor. Zengin bir genç,
ailesine de bağlı. Eğer siz onu mutlu edemezseniz, mutluluk kaynakları
tıkanmaya başlıyor. Yani artık para onu mutlu edecek unsurlardan biri değil.
Uyuşturucu bir süre sonra tatmin etmemeye başlıyor. Tatmin unsurları
farklılaşmaya başladıkça, bu tür sapkınlıklar ortaya çıkmaya başlıyor. Bence,
Cem Garipoğlu ilk cinayetinde acemice davranmasaydı, Amerika’dan aşina
olduğumuz tipte bir seri katil olma potansiyeline sahip biriydi. Münevver
Karabulut
cinayeti, planlı işlenmiş ve gerekçesi kesinlikle kıskançlık değil.
Kıskançlık işin bahanesiydi. Garipoğlu, cinayeti gerçekten işleyebilmek için
kendine suni adrenalin yaratmış. Seçtiği kurban kendinden daha zayıf bir
karakter. Üstelik planında hata zinciri var. Eğer bu cinayetten kurtulsaydı,
kesinlikle arkası gelirdi. Kaldı ki Cem Garipoğlu 10.10.2014 tarihinde intihar
ederek vefat etti. Bu durumda psikolojisinin zayıflığını gösterir. Tabii ki
gerçekten intihar ettiyse…!
-Peki ya Özdemir Sabancı cinayeti hakkında düşünceleriniz nedir?
-Özdemir Sabancı cinayeti son derece iyi planlanmış. Ama kimler tarafından planlanmış işte o tartışılır.
Planlama uzun bir sürecin sonunda gerçekleşiyor. Açıkcası bu kadar rahat bir
şekilde bir cinayet işlenebiliyorsa, mutlaka içeriden destek vardır.  Ayrıca suikastçinin elinin kolunu sallayarak
yurtdışına kaçabilmesi de son derece şüphe uyandırıcı.
-Her suçlu, suç işlediği mekana döner diye bir klişe laf
duyar dururuz bu doğru mudur? Gerçekten her suçlu, suç işlediği mekana döner mi?Doğruysa neden dönerler?
-Gerçekten de klişeden öte bir durum. Bunu özellikle seri katillerde görebiliriz. Çünkü seri katiller
işledikleri cinayeti bir tür “eser” olarak görürler. Polisin ne şekilde hareket
ettiğini takip etmek isterler. Olay yerindeki kargaşa onlar için genelde haz
duygusudur. Ama bu sadece seri katillere has bir durum değil.  Acemi katiller de olay yerine gidebilirler.
Onlarda  durum biraz farklı. Acaba ne oluyor diye merak ederler. Genelde bu, polisin bir taktiğine dönüştü. Bazen bilinçli olarak cinayet hakkında basına bilgi sızdırmazlar ya da yanlış bilgiler verirler. Bu bir tür provokasyondur.
Katili hataya zorlamaktır.
-Suçlu profilleme alanında çalışıyor musunuz? Bize bu
konuda bilgi verebilir misiniz?
-Suçlu profilleme konusunda aktif olarak psikoloji alanında çalışıyorum. Ancak Ali Kaya olayında
olduğu gibi daha geniş bir çalışma gerçekleşti. Profillemelerin çeşitleri
vardır. Bu psikolojik profilleme, fiziki profillme, coğrafi profilleme gibi çok
çeşitlidir. El yazısı analizi de bir tür profillemedir. Adli bilimdeki
profilleme türlerinin ilki fiziksel profillemeydi. Adli bilimin öncüsü olan
Lombroso,  yaptığı araştırma sonuçlarından iki ilginç örnek sundu; dolandırıcılık suçu işleyen insanların
genellikle kısa boylu ve şişman olduklarını eğer bu tipe uygun değilse
dolandırıcıların bir çoğunun gözlerini kırpmak gibi çeşitli tiklere sahip
olduğu sonucuna varmıştır.
-Karakter ile suç eğilimi arasındaki ilişki için bize
neler söyleyebilirsiniz? Neden biri katil olurken başka biri dolandırı ya da
hırsız olur? Suçun tabanında aynı çekirdek faktörler mi yatar? 
-Suçun bir kimyası yoktur. Yani suçlu olarak doğulmaz.
Bu ırsi bir durum değildir. Daha çok sosyal
etkenler bireyleri suça iterler. Örneğin, bir çocuk suç ortamı içerisinde
yetişirse, yani ebeveynler suç işliyorlarsa, o çocuğun suç anlayışı
sıradanlaşır. Dolayısıyla suça meyilli olma ihtimali, normal şartlarda yetişen
çocuklara nazaran daha yüksektir. Ancak Radford Üniversitesinde yapmış
olduğumuz bir araştırmada şu ilginç tespiti yaptık.  Şiddet suçları yüzünden mahkum olmuş 100
kişinin beyin MR’larını çektik. Sonuç ilginçti. Suçluların 92%’sinde beynin ön
bölgesinde ve beyin kökünde bulunan Amigdala bölgesinde hasarlar olduğunu
gözlemledik.
-Gerçekten çok ilginç. 
Suç konusunda bu kadar bilgi sahibi olmak, pek çok
suçluyu birebir tanıma imkanı bulmak sizi nasıl etkiledi? Mesela evde yalnız kalsanız
gönül rahatlığı ile bir akşam geçirebiliyor musunuz? Ya da ıssız bir sokakta
evham yapmadan dolaşabiliyor musunuz?
-Suçun temelini araştıran birisi olarak suç ihtimalinden korkum yok. Her aile babası gibi ben de ailemi
koruyabilmek adına tabi ki duyarlıyım. Ama mesleğin getirdiği yan etkiler
var. Örneğin tanıştığım herkesi istemdışı da olsa analiz ediyorum. Tabii ki
fikrimi beyan etmiyorum. Diğer bir yan etki ise, yeni girdiğim bir mekan ya da
ortamda tehlike oluşabilecek noktaları belirlerim ve bu tehlikeyi nasıl
bertaraf edebileceğimin hesabını önceden yaparım.
–lk romanınız “Bir seri katilin günlüğü” ile normal ya da
en azından normal görünen bir kişiliğin katile dönüşmesini anlatıyorsunuz,
gerçekten normal bir insan katile dönüşebilir mi? Yoksa genetik faktörler
baskın faktör mü?
-Kitabın kapak cümlesi, Aslında herkesin içinde bir katil gizlenmektedir.
Hiç çok sinirlendiğiniz bir anda aklınızdan şu cümle geçmedi mi?: “Bunu öldürebilirim!” Seminerlerimde şu soruyu
sorarım: “Ben katil olabilirim diyenler ellerini kaldırsın” Bir kaç elden fazla
olmaz. Sonra şu şekilde devam ederim: “Kafanızda şu senaryoyu canlandırın. Ben
size en sevdiğiniz kişinin resmini gösteriyorum. Resimdeki kişinin kafasına
silah dayalıdır ve onun kurtulması için sizden birisini öldürmenizi talep
ediyorum. Şimdi sorumu yinelemek istiyorum. Katil olmayı göze alır mısınız bu
durumda?” Salonda ki hemen hemen tüm eller kalkar. Silah taşımak yasallaşsa,
yani herkes kayıtsız şartsız silah taşıyabilir denilse, bunun karşılığında idam
cezası tekrar yürürlüğe geçse, inanın hala her gün yüzlerce cinayet olur.
Trafik tarışmasında, arkadaş arasında bir tartışmada, iş yerinde bir münakaşa
vs. Daha öncede belirttiğim gibi, katil olmak genetik faktörlerle oluşmaz.
Sosyal çevredir suça iten.
-Bildiğimiz kadarı ile bir kitabınız filme çekilecek, bu
konuda bize bilgi verir misiniz? 
-Doğrudur. İmzalar atıldı. Şu anda beklemede. Sebebine gelecek olursam, filmin belki dizi
projesine dönüşme ihtimali var. Buna benzer bir çok Amerikan yapımı diziler
var. Neden biz de yapmayalım? Doğru zamanda doğru işi çıkartmak istiyorum.
-İkinci kitabınız bir anlamda devam niteliğinde bize biraz ikinci kitabınızdan bahseder misiniz?
-Aslında her iki hikaye de bağımsız bir şekilde yazıldı. Ancak bir noktada hikayeler buluşuyor. “Kansız” yine
ilk kitapta olduğu gibi, gerçek verilere dayalı yazılmış bir roman. “Bir Seri
Katilin Günlüğü
” isimli ilk romanımdan tanıdığımız karakterler tekrar bir araya
geliyorlar. Buna ilk romanın seri katili Efe Sönmez de dahil. Bu sefer başka bir
seri katil İstanbul’a uykusuz geceler yaşatmakta. Herşey tamamen kansız bulunan
cesetler ile başlar. Okurlar için şu kadar söyleyebilirim, bugüne kadar
yazılmış en gerçekçi vampir hikayesi.
-Vampirlerin varlığına inanıyor musunuz?
-Bir psikolog olarak evet! Vampir derken kastedilenin ne olduğu önemli.
Vampir miti bir hastalıktan ortaya
çıkmıştır. Porforia hastalığı bir tür kan zehirlenmesidir. Çok nadir rastlanan bir
hastalıktır. İşin en ilginç yanı, hastalığın ilk resmi hastası bir Türk’tür.
Vampirizm denilen bu hastalığın detaylarına gelecek olursam, bu kan hastalığına
yakalananların cildinde deformasyon başlar. Ciltleri güneş ışığına daha
duyarlıdır. O yüzden genelde hava kararınca dışarı çıkarlar. Ayrıca diş
etlerinde çekilme olur, buda dişlerin uzadığı izlenimini verir. Sarmısak, bu
hastalar için tam bir zehirdir. Bundan dolayı sarımsaklı bir şey yiyemezler.
Hastalığın psikolojik etkileri de var. Hastalar agresifleşiyorlar ve saldırgan
olabiliyorlar. Eski zamanlarda bu hastalığın tedavisi için, hastalara inek kanı
içirilirdi. Tüm bu detaylar tanıdık geldi değil mi?
-Sanki Avrupa’da vampir konusu bizde olduğundan daha
popüler ve inandırıcı, bunun sebebi nedir?
-Vampir mitleri özellikle Balkanlar’dan türemedir. Çeşitli mitlerde vampire benzer varlıklardan bahsedilir.
Filmlerden ve romanlardan tanıdığımız vampirler de yine bu mitlerden yola çıkarak
yaratılmıştır. Ayrıca konuyu seri katiller bağlayacağım. Eski çağlarda insanın
ne kadar kötü olabileceği konusunda bilimsel olarak ta maneviyat olarak ta bilgi
sahibi değildik. Dolayısıyla, parçalanmış cesetler bulunduğunda, bunun bir insan
tarafından yapılabileceğine inanmak istemiyorlardı. Böylece, kurt adam veya
vampir gibi efsaneler çabuk yayıldı.
-Elinizde pek çok seri katile dahir belgeler içeren bir
arşiviniz olduğunu biliyoruz. Neler var bu arşivde? Bu arşivi nasıl
oluşturdunuz?
-Evimdeki bir odam arşiv odası misali.
Bir çok belgeyi eski usulüyle dosyalayarak saklıyorum. Ancak
belgerlerin ve dökümanların çokluğu sebebiyle elektronik arşivleme de yapıyorum.
Amerikan filmerinden aşina olduğumuz bir kripto odası misali 🙂 Bugüne kadar bir çok ülkeyi gezerek, o ülkelerin
emniyeti ve adli mercileri ile bir araya gelerek dökümanları elde ettim.
Bunlar daha çok seri katiller üzerine dosyalar. Örneğin seri katiller
biyografiler serisini Ekim 2014 itibariyle yayınlamaya başlayacağım.
Biyografileri oluştururken, internetten toplama bilgilerden faydalanmıyorum.
Tamamen kendi araştırmalarımın neticesinde ortaya çıkan biyografiler. Seri
katiller ve yakınları ile röportajlar gerçekleştiriyorum. Biyografiler
içerisinde bugüne yayınlanmamış belgeler, bilgiler ve görseller mevcut. Ted
Bundy
biyografisini hazırlarken, FBI ve mahkeme arşivine başvurarak Ted Bundy
dosyasının tamamını istedim ve bu belge bana ulaştırıldı. Malesef ülkemizde bu
konuda şeffaf davranılmıyor. O yüzden ülkemizde yaşanan vakalar hakkında
bilgilere ulaşmak çok zor. Aynı zamanda hazırlamış olduğum bir seri katil veri
tabanı
var. Arşivlerden elde ettiğim bilgileri oraya aktarıyorum. Yaklaşık 12
yılın bir birikimi. Bu veri tabanı sayesinde çeşitli kategoriler vasıtasıyla
nokta atışı yaparak her türlü profilleme kolayca gerçekleşmekte.
-Kitaplarınızın ana karakteri kimdir? Bize biraz
anlatabilir misiniz? 
-Şu ana kadar 2 romanım var. Birbirileri ile bağlantılı.
İlk romanda ana karakter olarak Efe Sönmez’i
gösterebilirim. İkinci romanda ise ilk romandan yan karakter olarak bildiğimiz
Cem, ana karakter olarak yer almakta. Romanımda önemsiz olarak adlandırdığımız
bir karakter başka bir  romanda ana
karakter olarak karşımıza çıkmakta. Birbirinden bağımsız hikayelerde de aynı
karakterlere ratlayacağız. Bu benim kurduğum kendi içerisinde bir dünya. Böyle
daha samimi bir yazar/okur ilişkisi ortaya çıkmakta.
-Bir yazar olmanın en güzel yanı nedir?
Her bir romanınızda kendi dünyanızı yaratıyorsunuz.
Bu dünya okurlar tarafından benimseniyor. Benim
avantajım şu ki, gerçek olaylardan yola çıkarak yazdığım için, hikaye yaratmakta
zorlanmıyorum. Romanlarımın yüzde yirmisi gerçek verilere dayalı, yüzde sekseni ise kurgu.
Benim için en büyük ödül, okurların bana ulaşıp bu hikayelerin gerçekliğine
inandıklarını söylemeleri. En çokta ilk romanımda ki ana karakter seri katil
Efe Sönmez’in şu anda nerede olduğunu sormaları, yazar olarak da işimi iyi
yaptığımı göstermekte.
-Polisiye yazan ancak henüz kitabı basılmamış yazarlara
neler tavsiye edersiniz?
-Polisiyenin Türk Edebiyatındaki yeri hala sınav halinde bence. Çok başarılı olduğumuz
söylenemez, ama aşama aşama ilerliyoruz. Tabii ki Ahmet Ümit veya Osman Aysu
gibi isimleri ayrı bir yerde tutuyorum. Ancak onlar da daha çok klasik polisiye
türünde yazıyorlar. Asıl dikkat çekmemiz gereken tür gerilim romanı… Maalesef
halen Türk okurları tarafından yeterince ilgi görülmüyor. Maalesef diyorum,
çünkü Türk yazar denilince, akla gelenler dram ve aşk üzerine konular oluyor.
Dram ve duygusallık bizler de daha ağır basıyor. Bu durum televizyon
dizilerimize de yansıyor. Nadiren polisiye türdeki diziler tutuyor. Aslında
“Bir Seri Katilin Günlüğü” ve “Kansız” isimli romanlarımda dram oldukça fazla.
Hatta ikinci romana az da olsa aşk unsurlarını da dahil ettim. Nasıl aşk veya
melankoli hayatımızın bir parçası ise, gerilim de bu hayatın bir parçası. Yoksa üçüncü sayfa haberleri bu kadar çok olmazdı. Son olarak şunu belirtmek isterim; bir
Türk yazar olarak bu alanı seçmemden dolayı daima olumlu tepkiler alıyorum.
Çünkü hikâyelerim orijinal ve kurguları yabancı türlerinden kopyalanmış değil.
Yani gerilim üzerine yazıyorum ve içinde tamamıyla Türk öğeleri barındıran bir
yapıya sahipler. Ancak üzülerek şunu da belirtmek isterim ki, kitaplarımın
kapağında yazar ismi olarak yabancı bir isim yazmış olsaydı, belki de daha çok
rağbet görebilirdi. Umarım anlatabildim. Ama yinede asla pes etmemelerini
tavsiye ediyorum. İsteyince güzel şeyler oluyor. Size inanan bir yayınevi ile
çalışırsanız, sonucunu elde edersiniz. O yüzden de Herdem Kitap adı altında
genç yazarlarımıza kapılarımızı açıyoruz. Çoğul olarak konuşuyorum, çünkü
yayınevini eski yayıncı ve arkadaşım olan Esen Rüzgar ile birlikte kurduk.

-Yayımlanmış olan kitaplarınızın isimlerini tekrar okuyucularımıza hatırlatabilir miyiz?

-İlk Romanımın ismi “Bir Seri Katilin Günlüğü – Uyanış”.
İkinci romanımın ismi ise “Kansız – Bir Seri
Katilin Günlüğü 2”. Belirttiğiniz gibi seri katiller üzerinde oldukça büyük bir
arşive sahibim ve bunu değerlendirmek istiyorum. Meraklısı için arşiv niteliğinde
olan bir seri yayınlayacağız. Her bir cilt ünlü bir seri katilin detaylı
biyografisini içerecek. Yani bugüne kadar alışılagelmiş toplama kitaplardan
farklı bir yapıda olacak. Araştırmalarımın tamamını kendim yaptım. İnternetteki
bilgilere başvurmadım. Dava dosyalarını tekrar tekrar inceledim. Belgeler temin
ettim. Hatta her bir kitap içerisinde kendim yapmış olduğum röportajlara dahi
yer vereceğim. Bir aksilik olmazsa Ekim 2014’de serinin ilkini yayınlamış
olacağız. Birinci bölüm, seri katil denilince ilk akla gelen kişi olan Ted
Bundy
’nin çarpıcı hayatını anlatacak. Çocukluk yıllarından başlayarak son ana
kadar devam eden bir araştırma kitabı olacak. İçinde bugüne kadar, değil
Türkiye’de, dünyada dahi yayınlanmamış görseller, bilgiler ve belgeler bulunacak.
10 ciltlik bir seriden bahsedebiliriz, ancak bunu çoğaltma olanağına sahibim.
Serinin ikincisi olan “Ted Kazcynski” ise ilki ile aynı anda, yani Ekim 2014’de
yayınlanmış olacak. Son olarak da İnkılap Yayınları’ndan önümüzdeki yılın başında
“İnsan Avcıları – Seri Katil, Adli Bilim ve Suç Bilimi Tarihi” isimli ilginç
bir araştırma kitabı çıkacak.
-Kitaplarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz. 
Romanlarınızdaki karakterleri nasıl seçiyorsunuz? 
-Seri katil karakterlerini deneyimlerimden ve arşivimden ortaya çıkartıyorum.
Diğer karakterler ise günlük hayatınızdan tanıyabileceğiniz samimi karakterler. Bir
kurguyu oluştururken, bolca gözlem yapıyorum. Yani kurguda geçen mekanlara
gidip detaylı araştırıyorum. Kişiler üzerinde analizler yapıp, hikayemdeki
karakterleri yaratıyorum.
-Efe karakteri hakkında bize biraz bilgi verir misiniz? 
-Efe, aslında ilk bakışta, son derece sıradan yaşantısı olan bir doktor…
Hatta kariyer sahibi,
evli ve çocuklu bir insan… Ancak çabuk agresifleşen ve alkol sorunları yaşayan
bir adam… Çocukluğunda yaşamış olduğu travmatik olaylar, evlilik hayatındaki
mutsuzluk ve iş hayatındaki olumsuz gelişmeler onu başka bir dünyaya itiyor. O
da karanlık bir dünya… İşini ve eşini kaybediyor. Bu durum onu kendince bir
ispatlama serüvenine itiyor. Ancak bu ispatlama tercihi son derece kötü… Çünkü
bir seri katile dönüşüyor. Son derece zeki olan Efe, polis ile akıl oyunları
oynamaya başlıyor.
-Efe’nin durumu gerçek hayat ile ne kadar örtüşüyor?
-Aslına bakacak olursanız, bu durum gerçek hayattan çok da farklı değil.
Seri katillerin belirli bir kısmı tıp dünyasından geliyor. İçlerinde doktor, hasta bakıcısı
veya hemşire olanlar var. Bu karanlık dünyada, beyaz önlüklülere rastalamak
mümkün. Çoğu doktor, özellikle cerrahlarda, “God Complex” yani “Tanrı
Kompleksi
” mevcuttur. Ölüm ile yaşam arasında karar verici durumdalar. Hatta
biraz daha ileri gidersek, birçok üst düzey yöneticide olduğu gibi, doktorlarda
da psikopatik bulgulara rastlamak son derece olağan bir durum. Tıp
dünyasındaki seri katillerden bahsedersek, ilk akla gelen isim Dr. Harold Frederick
Shipman
’dır. 250’nin üzerinde kurbanı olduğu düşünülüyor. Buna benzer nice
örnekler var. Ülkemizden de bir örnek sunmak isterim. Dr. Cumhur Akkent de,
birçok bebeğin ölümünden sorumlu bir seri katildi.
-Okuyucular için son kitabınız hakkında ne söylemek
istersiniz? Gidip hemen alın dışında
🙂
-Ne bekliyorsunuz derim 🙂 Daha öncede belirttiğim gibi “Kansız” hikayesi diğer
polisiye romanlarından farklı. Çünkü kurgu ilk başta bir Vampir hikayesi
izlenimi yaratıyor. Doğaüstü olayları ile başlayan hikaye, mantıklı açıklamalar
ile çözüm sürecine gidiyor. Diğer bir ilginç yanı ise, ilk roman ile bir
noktada birleşmesi ve ilk romanın karakterleri bir araya getirmesi. Efe Sönmez
romanları şimdilik bir üçlemeden ibaret. İlk romanımı okuyup da Efe’nin
akıbetini merak edenler, “Kansız”’da bu soruların cevabını alacaklar.
-Geri dönüp baktığınızda sizi en çok destekleyen ve köstek olanlar kimlerdi? Neler
yaptılar? Hatırlatalım İsim vermek zorunda değilsiniz.
🙂
-En büyük destekçim ailem ve eşim. Eşim Liz, son derece sabırlı davranıyor.
Çünkü hem mesleki açıdan yaşayabileceğimiz tuhaflıklar,  hemde yazım
sürecindeki zamansal harcamalar konusunda son derece anlayışlı davranmakta.
İkinci etapta ise üniversite panellerinde öğrencilerden çok ilgi görüyorum.
Bu da beni mutlu etmekte. İlk romanımı yayınlamadan önce dosyamı bir çok
yayınevine gönderdim ve genelde olumsuz tepkiler aldım. Cevaplar genelde
klişeydi. Yani, “Türk yazarı kanlı konular işlemez. Türk okuru dram
sever.vs.”  Buna katılmıyorum. Gerilim de
hayatımızın bir parçası ve birileri gerilimi eğlenceli hale dönüştürmeli.
-Beğendiğiniz yazarlar ve sanatçılar kimdir?
-Türk yazarlardan Ahmet Ümit. Yabancı yazarlardan Adam Fawer, Stephen King.
-Başucu olarak adlandırdığınız kitaplarınız var mıdır?
Hangileridir?
-David Canter “Suç Psikolojisi” ve genç yaşta okuduğum ilk roman Stephen King “ Stark”.
-Tanık olduğunuz en büyük suç neydi?
-Siyaset
-Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Hobileriniz nedir?
-Mesleğim ciddiyet gerektirir. Ancak özel hayatımda çok neşeli bir insanım. Boş zamanımı ailem ile
geçirmeyi tercih ediyorum. Kalan zamanda da fırsat buldukça Tenis oynamayı
seviyorum. Ayrıca müzik ile ilgilenmek de hobilerimden bir tanesi.
-Burcunuz nedir ve burcunuzun özelliklerini taşıdığınızı
düşünüyor musunuz?
-Kötü bir burç.  İkizler. Çok fazla burçlarla ilgim yoktur ama çevremdekiler burcumun iyi yönlerini taşıdığımı söylerler.
-Başka bir meslek seçmek zorunda olsanız hangi mesleği
seçerdiniz?
-Kesinlikle aynı mesleği, yani suç psikolojisi uzmanlığını yine seçerdim. Ancak suç psikolojisi
olmasaydı. Aşçılık olabilirdi çünkü yemek yapmayı seviyorum.
-En beğendiğiniz kitap hangisidir?
-Kendi kitaplarım haricinde 🙂 Yüzüklerin
Efendisi, Dan Brown “Melekler ve Şeytanlar”, Stephen King “Stark”
-En beğendiğiniz film hangisidir?
-Yedi, Umudunu Kaybetme.
-Türk polisiyesi hakkında düşünceleriniz nedir? Polisiye Edebiyatın bizde neden gelişemediğine ilişkin neler diyeceksiniz?
-Bence önyargı.
Yabancıların eserleri daima daha çok ilgi görüyor. Bunu söylerken edebiyat,
dizi ve sinemayı dahil ediyorum. Nedense bizlerin bu alanda iyi olmayacağımız
yönünde bir kanı var. Ben bir yola başlarken daima misyonlar üstelenerek
başlarım. Gün gelecek ve Türk
Gerilim yazarlarının uluşlararası platformlarda da
başarılı olacağını iddia ediyorum. Yeter ki, bu imkan bizlere verilsin. Mutlaka
olumsuz ve başarısız örnekler de var.
-Daha önce görüştüğümüz Osman Geylani, görüşeceğimiz bir
sonraki polisiye yazarına “Yazarken arada başa dönüp tuğlaları ekleyip
çıkardığınız oldu mu?” diye sormuştu, cevabınız nedir? : 
-Yazmanın ve geliştirmenin sonu yoktur. Hikayelerimin ilk satırdan itibaren belli bir
omurgası vardır. Ancak tabii ki  yazım esnasında bazı yerleri değiştirdiğim,
hatta komple bir bölümün sırasını değiştirdiğim olmuştur. Tuğla yerine oturana
kadar değişebilir.
-Siz de gelecek hafta görüşeceğiz sıradaki polisiye
yazarına bir soru yöneltmek ister misiniz? 
-Polisiye romanı yazarken, iyilerin bakış açısıyla mı ilerliyorsunuz, yoksa kötülerin açısından
bakarak hikayenin gidişatınız belirliyorsunuz?
-Peki bu soruyu ileteceğiz, yazılarınız ile sizi www.polisiyedurumlar.com da
görecek miyiz?
-Zamansal olarak engel olmadığı sürece neden olmasın.

Suç Psikolojisi Uzmanı Arkın Gelişin adlı yazımızı okumak için buraya tıklayınız.

 
Turgut Şişman

Modern Türk Polisiyesi – Polisiye Yazarlarımız, Suphi Varım

Polisiye yazarlarımızı yakından tanımaya devam ediyoruz ve bu hafta Suphi Varım’a konuk oluyoruz. Suphi Bey’in sorularımıza verdiği içten cevaplar bize oldukça yardımcı oldu, eminiz siz de okurken keyif alacaksınız. Sözü fazla uzatmadan buyrun söyleşimize:

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

İzmir, 1960 doğumluyum. İzmir Ticaret Odası ile Ege Sanayicileri ve İş Adamları Derneği’nde profesyonel yönetici olarak çalıştım. Muğla Üniversitesi’nde kısa süren öğretim üyeliği görevim de oldu. Kamu Yönetimi dalında lisans, Ekonomi alanında yüksek lisans ve doktora derecelerim var. Uzun yıllar ekonomi ve siyaset alanında analizler yapıp makaleler yazdım. Emekli olunca full time polisiye yazarı olmak için kalem oynatmaya, bilgisayarın tuşlarına vurmaya başladım. Beş yıldır bu yoldayım ve çocukluk düşümü gerçekleştirmenin keyfini çıkarıyorum.  Cevabımı geleneksel biçimde bitireyim: Evliyim, bir kız çocuk babasıyım. 

Akademik geçmişiniz dolayısıyla kitaplar yazdığınızı biliyoruz ancak polisiye yazmaya nasıl karar verdiniz?

Az önce söylediğim gibi çocukluğumdan beri istiyordum bunu. Çünkü polisiyeye çok meraklıydım. O yıllarda okuduğum Agatha Christie, Maurice Leblanc, Conan Doyle, Carter Dickson ve Mickey Spillane gibi yazarların eserleri beni polisiyenin gizemli dünyasına sürükledi. Casus romanlarını da çok okurdum. Ian Fleming, John Le Care, James Munro, Donald Hamilton favorilerimdi. Hep onlar gibi olmak istedim. Ders kitaplarını bırakıp bu eserlere gömüldüğüm günler olmuştur. Sarı defterlere ve teksir kâğıtlarına kendimce polisiyeler karalardım. Otuz beş-kırk sayfalık şeyler… Babamdan kalma eski Remington daktilo vardı. Yazdıklarımı onda temize çekerdim. Yani kararı çocukluğumda, gençliğimde vermiştim. Biraz da uygulamaya geçirmiştim. Emekli olunca da kendimi tamamen bu işe verdim. 

Bir yazar olmanın en güzel yanı nedir?

Birinci olarak, hayal dünyasına dalıp düşler kurmak, gizemli olaylar kurgulamak ve karakter yaratmaktır. İkinci olarak da bunları kâğıda geçirip olayların içinde yaşamak, kahramanlarınızla yolculuk yapmaktır. Yaratıcılık, hangi alanda olursa olsun, zaten çok güzel bir şey. İnsanın dünyasını değiştiren farklı bir âlem… Hayal gücünüze göre yarattığınız bir dünyanın kahramanı oluyorsunuz aslında. Hele okuyucudan ve eleştirmenlerden iyi sözler duyarsanız keyfinizden yanınıza varılmaz. 

Suphi VarımPolisiye yazan ancak henüz kitabı basılmamış polisiyeseverlere neler tavsiye edersiniz?

Öğüt vermeyi pek sevmem ama kendi deneyimlerime dayanarak bir şeyler söyleyeyim… Öncelikle kitaplarının iyi bir polisiye yapıt olduğuna, çarpıcı, okuyucunun ilgisini çekecek bir eser yazdıklarına emin olmaları gerekir. Yani yazarın kendisine ve eserine güvenmesi ilk koşuldur. Sonra polisiye türe önem veren yayınevlerinin kapılarını çalsınlar. Kimisi bunu yapmaktan çekinir ama yazar olmayı kafasına koymuş birisi bu engeli aşmak zorundadır. Bir yayınevi olmazsa diğeri olur. Ümitlerini kaybetmeden devam etmeliler. Tabii ki bir yayıneviyle görüşmelerini olumlu veya olumsuz sonuçlandırmadan başka bir yayıneviyle ilişkiye geçmemeleri gerekir. Hangisi tutarsa deyip aynı anda birkaç yayınevine e-posta yoluyla eser göndermek de hoş olmaz elbette.   

İlk polisiye kitabınızın adı nedir ve ilk kitabınızı yazarken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Thule Büyücüsü adlı casusluk romanım. Politik kurgu tarzında yazmıştım. Bilgisayarın başına oturmadan önce her şey çok kolay görünüyordu. Hikâye kafamda hazırdı. Romanın altyapısındaki siyasi olayları iyice araştırmıştım. Bu olayları kurguya nasıl ekleyeceğimi de tasarlamıştım. Herhâlde altı ayda yazarım diyordum. Ancak yazım aşamasında çok zorlandım. Öncelikle, hayatımda hep akademik metinler yazdığım için bilimsel metin tarzından uzaklaşıp roman diline gitmem bir hayli zor oldu. Roman kahramanlarını olayın örgüsüne uydururken de zorlandım. Mesela bir Alman karakter yaratmışım, Türk gibi konuşturmuşum. Veya adam asker, üniversite hocası gibi konuşuyor. İkincil, üçüncül karakter, neredeyse birincil karakter olmuş, romanı ele geçirmiş. Veya bir karakter, oluşturduğum kişilik özelliklerine uygun davranmamış. Bunları düzelteyim derken bir baktım ki polisiye yerine bir siyasi tarih kitabı yazıyorum. Diyaloglarım da Yunan tragedyalarındaki gibi. Sonra sil baştan. Gelgelelim, metni yeniden yazdıkça, yeniden okudukça yeni sorunlar baş gösterdi. Bunun yarattığı gerilim de en berbat zorluk. Romanı bir buçuk yılda sinir harbi içinde tamamladım ama editörümün de desteğiyle çok şey öğrendim.  

Thule BüyücüsüYayımlanmış olan kitaplarınızın isimleri nedir?

Thule Büyücüsü, Simirna Cinayetleri: Düello, Simirna Cinayetleri: Kâbus, Karanlıkta İki Ceset. 

Kitabınızın karakterlerini nasıl seçiyorsunuz?

Önce olayları, sonra buna uygun karakterleri yaratırım. Karakteri olayın içine laf olsun diye konulmuş yapay bir varlık olarak görmem. Politik temaları kullanarak tarihi polisiye yazıyorum. Simirna Cinayetleri serisi ile Karanlıkta İki Ceset, on dokuzuncu yüzyılın İzmir’inde geçer. Sadece Türkler değil Rumlar, Ermeniler, Levantenler var. Bu yüzden karakter yaratma sürecinde o dönemin kartpostallarına bakarım. Yaşam tarzları hakkında bilgilenmek için dönemi anlatan bilimsel yapıtları, anıları, biyografileri okurum. Bazen hiç hesapta yokken sokakta birisini görür, yahu bu tip buraya iyi gider derim. Bazı kahramanlarım, benim veya sevdiğim-sevmediğim tanıdıklarımın karakter izlerini de taşır. Tabii, romanlarımdaki her karakter başlangıçta planladığım gibi kalmaz. Kurgunun gidişine göre veya planlama aşamasında hiç aklıma gelmeyen bir olayı sonradan romana eklediğimde karakteri de revize ederim. Karakterlerimin gerçekçi olmasına dikkat ederim. Güçlü yanları olduğu gibi zayıf yönleri, zaafları da vardır. Karakterlerin davranış kalıpları da benim için önemlidir. Cinsiyet, yaş, sosyal statü, aile ilişkileri, otoriter veya demokratik yaşam çevresi, gelenekler gibi unsurlar bunları şekillendirir. Dolayısıyla karakter yaratırken tarih, sosyoloji ve psikoloji okumalarım da olur. 


Yazarken tıkandığınızı hissettiğiniz oluyor mu?  Oluyorsa yeniden yazmaya koyulmak için neler yapıyorsunuz?

Elbette, tıkandığım olur. Bu durumda yaptığım ilk şey, çay-kahve-sigara üçlüsüyle tıkandığım bölümü defalarca okumak ve çıkış yolu bulmaktır. Baktım, tıkanma devam ediyor, romanlarımın geçtiği eski İzmir semtlerine gider, o devirlerden kalma binaların çevresinde dolanırım, antikacı arkadaşlarımı ziyaret ederim. Yine de soruna çare bulamıyorsam bir-iki gün yazmayı bırakırım. Sonra zihnimde bir şeyler şekillenir ve yazmaya başlarım.  

Okuyucular için kitabınız hakkında ne söylemek istersiniz? Gidip hemen alın dışında.

‘Tarih, siyaset ve gizem bu kitapta’ derim. Veya dizi film tanıtımlarından hareket ederek ‘tarih, siyaset ve gizem hiç bu kadar iç içe olmamıştı’ derim. 

Kitaplarınıza dair aldığınız yorumlardan aklına ilk gelenler nelerdir?

Romanlarımda o devirlerde pek sık görülen bir adet olarak erkekler kadınların elini öper. Bir söyleşide bir genç kız okuyucum, erkeğin kadının elini öptükten sonra alnına götürmediğini, bunu yazmayı mı unuttuğumu, yoksa baskı hatası mı olduğunu sordu. Rumuzlu bir okuyucum da gönderdiği e-postada İzmir’de hep Türklerin olduğunu, Rumları ve Ermenileri nereden uydurduğumu sordu.    

Sizi en çok destekleyen ve köstek olanlar kimlerdir? Neler yaptılar? Hatırlatalım isim vermek zorunda değilsiniz.

Beni köstekleyen hiç olmadı. Ama bazı arkadaşlarım yahu niçin polisiye yazıyorsun, ciddi şeyler yazsana dediler. Oturdum, polisiye üzerine bir konferans çektim. Destek konusuna gelince, eşimin ve kızımın beni sürekli desteklediklerini söyleyeyim. Zaten son iki romanımı onlara ithaf ettim. 

Yeni bir kitap projeniz var mı?

Artık yazar kategorisine girdiğime göre olacak tabii. Sırada Dedektif Çırağı adlı ilk gençlik polisiyesi var. Ekim veya Kasım’da basılacak. Kısa ve eğlenceli bir roman. Nisan’da Simirna Cinayetleri üçlemesinin son kitabı çıkacak. Gotik temayı diğer romanlarıma oranla daha yoğun kullandım. Biraz da ürkütücü… Şimdi ne yapıyorsunuz diye soracak olursanız, 1918 yılında İstanbul ve İzmir’de geçen bir polisiyenin ön çalışmalarını yapıyorum. Bir de Türkiye polisiye romanını ülkenin ekonomik ve politik sistemine göre incelemeyi çok istiyorum. Bilimsel araştırma olacak. Bakalım, ne zaman sıra gelir? 

Beğendiğiniz yazarlar ve sanatçılar kimlerdir?

Yazarlardan Dostoyevski, Tolstoy, Kemal Tahir, Orhan Pamuk… Bestecilerden Bach ve Stravinsky… Ressam Salvador Dali ve Roger Dean.   

Tanık olduğunuz en büyük suç neydi?

Üç sene önce evimize bir hırsız girdi. Tanık olduğum en büyük suç bu. Başkalarına tanık olmak da istemem. 

Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Hobileriniz nedir?

Boş zamanlarımda arkadaşlarımla iki tek atıp sohbet etmeyi çok severim. DVD’de polisiye, bilimkurgu seyrederim. İzmir’in eski semtlerini, tarihi kiliselerini ve ören yerlerini dolaşırım. Hobi olarak çizgi roman, eski plak ve pul koleksiyonum var. Plak ve pulla artık pek uğraşamıyorum ama haftada bir-iki kez özellikle eski çizgi roman satan dükkânlara giderim. Polisiye roman koleksiyonum, ayrıca fi tarihinden kalma mukavva kapaklı, yaldız yazılı klasik roman koleksiyonum da fena değildir. 

Burcunuz nedir ve burcunuzun özelliklerini taşıdığınızı düşünüyor musunuz?

Boğa burcuyum ama burçlara ve astrolojiye özel bir ilgim yok. Bazen popüler dergilerde boğa erkeğinin özellikleri veya boğa burcu erkeğini bu yıl neler bekliyor filan diye yazar. Evet, yazılanların bir kısmıyla karakter özelliklerim üç aşağı-beş yukarı uyuşuyor. Ama boğa burcu erkeğini yeni yılda veya şu-bu mevsimde bekleyenlere şu ana kadar henüz kavuşamadım. 

Başka bir meslek seçmek zorunda olsanız hangi mesleği seçerdiniz?

Arkeolog veya antropolog olmayı çok isterdim. 

En beğendiğiniz kitap hangisidir?

Alexandre Dumas’nın Monte Cristo Kontu romanı. 

En beğendiğiniz film hangisidir?

Baba üçlemesinin bütün filmleri… 

Yeni yazarlara ya da bu alanda yol almak isteyenlere ne gibi tavsiyeleriniz var?

Piyasadaki sabun köpüklerini saymazsanız, polisiye çok boyutlu bir edebiyat türüdür. Bu bakımdan iyi bir polisiye yazabilmek için tarih, ekonomipolitik, felsefe, sosyoloji ve psikoloji alanlarında okumak gerekiyor. Tabii polisiye romanlar da okunmalı. Hatta sabun köpüklerini de okusunlar. En basitinden, nasıl yazmamaları gerektiğini öğrenirler. Yazma eylemine çok boyutlu girişmek gerektiğinden klasik edebiyattan post modern edebiyata kadar okumayı ihmal etmesinler. Farklı roman tekniklerine, kurgu örneklerine nüfuz etmelerini sağlar. Sinema, park, tiyatro, stadyum veya sokak gibi çeştli mekânlardaki insan davranışlarını gözlemlemek de önemlidir. İnsanlar şu veya bu mekânda nasıl davranırlar sorusunun yanıtı, bu gözlemlerde yatar. Roman veya öykü ne yazmak istiyorlarsa hemen başlasınlar. İlk müsveddelerini beğenmezlerse kendilerini şanslı hissetsinler ve daha iyi yazmak için çabalasınlar. Yazdıktan sonra bir süre bekleyip yeniden okusunlar. Eser içlerine sininceye kadar yazmaya devam etsinler. Her yazım aşaması, bir deneyimdir. Yapıtın olgunlaştığını hissettikleri anda yayınevi aramaya başlasınlar.       

Türk polisiyesi hakkında düşünceleriniz nedir?

Osmanlı’ya kadar giden bir polisiye geçmişimiz var. Ahmet Mithat Efendi, Fazlı Necip, Süleyman Sudi, Vassaf Kadri gibi yazarlar, ülkemizde polisiyenin öncüleri. Cumhuriyet’in ilk yıllarında M. Akil, Sami Aziz, Ebu Süreyya Sami, Peyami Safa, Zuhal Kuyaş, polisiyemize önemli eserler kazandırıyor. Modern polisiye edebiyatımız Ahmet Ümit’le yeni bir ivme kazanıyor, birçok polisiye yazarı sahnedeki yerini alıyor. Yazar sayısındaki artış, eserleri yabancı dillere çevrilen yazarlarımız, polisiye basan yayınevlerinin artması, eserlerdeki farklı suç ve suçlu tipleri, olayların geçtiği mekânlar, farklı sosyal gruplara mensup karakterler gibi değişkenlere baktığımızda polisiye roman geleneğimiz olduğunu söyleyebilirim. Polisiye yazarlarımız farklı dünyalara el atıyorlar. Bu dinamizmi Batı polisiyesinde kolay kolay bulamazsınız. Hele best seller tarzı polisiyelerde hep aynı temalar var. Türk polisiyesi Batı polisiyesinden çok daha özgündür. Kolay kolay klişe eser göremezsiniz.  

Bir röportaj için beklediğimiz sıradaki yazarımız için sormamızı istediğiniz bir sorunuz var mı?

Var. Yazma eyleminin onu değiştirip değiştirmediğini sorarım. 

Yazılarınız ile sizi www.polisiyedurumlar.com da görecek miyiz?  

Olur. Gönderirim bir yazı. Ben de laf çok.

Çok memnun oluruz Suphi Bey, bize ve okuyucularımıza zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.



Suphi Varım hakkında daha fazla bilgi almak için tıklayınız:

Turgut Şişman

Modern Türk Polisiyesi – Polisiye Yazarlarımız, Alper Kaya

Polisiye yazarlarımızın peşinde bu hafta yolumuz Ege’ye düştü. Çeşitli web sitelerindeki yazılarından takip ettiğimiz ve “08:00” adlı polisiye romanıyla tanıdığımız genç bir polisiye yazarımıza konuk oluyoruz bu hafta. Buyrun polisiye üzerine bu keyifli şöyleyişiye:

Merhaba, okuyucularımız için bize biraz kendinizden bahseder misiniz? 
Tabii ki. 1990, Ankara doğumluyum. İlk kez “öykü” niteliğinde bir şeyler kaleme aldığımda takvimlere göre yaşım yediydi. Sonrasında bu süreç akıp gitti, yerel gazetelerde köşe yazarlığına başladım; kısa süre sonra ulusal basında da bir şeyler yazar oldum. En nihayetinde 2010 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden “Yılın Spor Köşe Yazısı Övgü Ödülü”ne layık görüldüm. Halihazırda, cemiyetten ödül alan en genç gazeteciyim.
Yazar olmaya ya da bir kitap yazmaya nasıl karar verdiniz?
Ben karar vermedim, hayalgücüm bunda karar kıldı. Şöyle; bir şeyler yazabilen (ama iyi, ama kötü) hemen hemen herkesin hayalidir zaten ‘Bir kitabım olsun’. Ben de belli bir yaştan sonra yazdıklarımın okuyuculara daha resmi bir formatta ulaşmasını, literatür dediğimiz bir şeye dahil olmasını hep istemiştim.



Bu konuda başarılı da oldunuz peki ilk kitabınızın adı nedir ve ilk kitabınızı yazarken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

İlk kitabımın adı “08:00”. Yazarken, belli bir plan dahilinde günlük bir mesai harcamak zor gelmişti. Çünkü o sıralar üniversitedeydim ve gündelik koşturmacalardan sıyrılıp bir kenarda bir şeyler yazabilmek zordu. Ayrıca, yazdığım süreçte bir nebze tıkandığımı da anımsıyorum. İstanbul’dan İzmir’e kısa süreliğine kaçıp birkaç arkadaşla dertleşmek iyi gelmişti.

Kitabınızın karakterlerini nasıl seçtiniz?
Genel olarak, kitapta anlattığım temaya uygun; kaybetmiş ama kaybettiğini bilemeyecek veya kabullenemeyecek kadar “kaybetmiş” karakterler olması gerekiyordu. Esasen, yazdıkça kendileri beliriverdiler satırbaşlarında.
Okuyucular için kitabınız hakkında ne söylemek istersiniz? Gidip hemen alın dışında 🙂
🙂 Okuyucuların, kitap için bir şeyler söylemesini beklerim. Çünkü, bir reklam ajansı tecrübelisi olarak üretimini yapan kişinin reklama da el atmasını hep itici bulurum.
Peki ilk kitabınızı bastırma süreci kolay oldu mu?
Türkiye şartlarında kolay oldu. Genelde 10-15 tane yayınevine kitap yollayıp, yaklaşık bir buçuk yıl o kitabın okunmasını beklemenin bizzat yayınevleri tarafından önerildiği bir ortamda; o dönemler editör yardımcılığı tecrübesi edinmeye çalıştığım Postiga Yayınları’na böyle bir dosyam olduğunu bahsettiğimde editör Ece Özbaş Korkmaz, konuyu çok ilginç bulduğunu ve dosyamı okumak istediğini söyledi. Sonrası da çorap söküğü gibi geldi.
Nasıl yorumlar aldınız?
İlginçtir, olumsuz pek eleştiri almadım. Olumsuz olarak nitelendirilebilecek tek eleştiri, kitabın kısa oluşuna dairdi. 🙂 Genel olarak sinematografik bir yapısının olduğu, geçişlerin çok fazla olmasına ve tek mekan hikayesi olmasına rağmen çok sürükleyici bir kurgusunun olduğunu işittim sıkça.
Sizi en çok destekleyen ve köstek olanlar kimlerdi? Neler yaptılar? Hatırlatalım isim vermek zorunda değilsiniz. 🙂
Yazma sürecimde bir yerden sonra ortalama uzunluğunu doğal olarak tahmin edebilmeye başlamıştım. Normal addedilen tuğla kalınlığındaki kitaplardan olmayacaktı. Bu tarz bir dosyayı kaç yayınevi kabul ederdi ki? Kendisi de bir yazar olan Onat Bahadır ile bu konuyu konuştuğumda bunu düşünmeden sadece kurguya odaklanmam gerektiğini, bunun basacak olan kişilerin problemi olduğunu salık verdi. Zaten o konuşmadan sonra dur durak demeden yazıp bitirdim.
Dosya hazır olduktan yani “08:00” bittikten sonra ise bölüm başlarında görsel çizilmesinin şık duracağını düşünmüştüm ancak bir çizer bulamıyordum.  Kuzenim Yalın Kılıç ve eşi Melda, beni bir arkadaşlarına yönlendirdiler. Tolga Özasil de özverili bir çalışmayla çok kısa sürede tüm bölümler için çok orijinal çizimlere imza attı. Bir de, kapak için kafamdaki planı tam anlamıyla uygulayabilen Tarkan İkizler’in “08:00”da payı büyük…
Ellerine sağlık… peki yeni bir kitap projeniz var mı? 
Olmaz mı! 🙂 Bir tane halihazırda basılan fakat eylül ayında piyasaya verilecek olan bir kitabım var. İsmi “Valiz” ve Kore Savaşı ile Kıbrıs Barış Harekatı’nı konu edinen, tarihsel içerikli güncel bir aşk hikayesi. Bunun haricinde bitmiş iki tane polisiye kitabım var ancak henüz onlarla ilgili bir atılım yapmadım.
Beğendiğiniz yazarlar ve sanatçılar kimdir?
Çocukluk yıllarımda Enid Blyton’un üretmiş olduğu çokluk haline hayrandım. Lise dönemlerimde Stephen King’e kapıldım. Son dönemde ise bazı dönemler pek de orijinal bulmamakla beraber Tami Hoag gibi isimleri seviyorum. Yazar ve sanatçı diye ayırdığınız için bir tane de sanatçı saymak istedim 🙂 Genco Gülan’ın çalışmalarını beğeniyle takip ediyorum.
Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Hobileriniz nedir?
Boş zamanlarımda, geçimimi sağlamak zorunda olduğum işleri yaparım. Hobilerim arasında ise hususi olarak çoğunluğun burun kıvırdığı Amerikan B Tipi “gençlik” ve “korku” filmlerini izlemek başta gelir.
Başka bir meslek seçmek zorunda olsanız hangi mesleği seçerdiniz?
Sanırım bilgisayarla alakalı bir iş olurdu. Teknolojiye düşkünüm zira.
En beğendiğiniz kitap hangisidir?
“En beğendiğim” diyebileceğim bir kitap henüz okuyamadım ancak en beğendiklerim var:
– Sadist / Stephen King
– İnsanlar Üçe Ayrılır: Sayı Saymasını Bilenler ve Bilmeyenler / İsmet Berkan
– Bana Baktığın Gibi Bakma / Nurdan Beşergil
– Haberci Çocuk Cinayetleri / Perihan Mağden
Stephen King’in Sadit isimli kitabı, İngiltere’nin saygın gazetelerinden Telegraph tarafından tüm zamanların en iyi suç / polisiye kitaplarından biri olarak gösteriliyor. Telegraph’ın yayınladığı bu listede bir Türk yazarımız var. Okuyucularımız bu listeye buraya tıklayarak ulaşabilirler. Umarız sizi de böyle bir uluslararası listede görürüz… Filmlerden konuşacak olursak en beğendiğiniz film hangisidir?
Sinema konusunda bir “otorite” sayılmadığımı kabul etmekle beraber ‘The Experiment’ diyebilirim. Bir kez daha izlemek için çok istekli olup da, bir kez daha izleyemeyeceğim sanırım tek filmdir.
Sizin gibi yeni yazarlara ya da bu alanda yol almak isteyenlere ne gibi tavsiyeleriniz var?
Tavsiye olarak algılanmalı mı bilmiyorum ancak kitapçıların çok satanlar raflarındaki kitapların yüzde sekseninden uzak durulması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü çok satması için değil, kalıcı olması için yazmamız adına bizi teşvik edebilecek pek, ‘çok satan’ çıkmadı son on yılda.
Bir şeyi yazarken kurgunun tıkandığını hissedince bırakmak/ara vermek gerekiyor. Çünkü bırakmayıp süründürdüğümüz taktirde, finali görebilme şansını yakalasak bile her satırında “Beni çöpe at!” diye bağıran bir şeyin çıkmış olma ihtimali yüksek.Bunun haricinde, bir de yazmak gerekiyor. Yazdığımızın iki katı kadar da okumak. Hem kendi yazdığımızı, hem de hiç tanımadıklarımızın yazdıklarını.
Türk polisiyesi hakkındaki düşünceleriniz nedir?Türkiye’deki polisiyenin, her anı polisiye vakalarla kaplı bir ülke oluşumuzdan mütevellit yeterince gelişemediği düşüncesindeyim.
Gazetelerin üçüncü sayfasından her hafta en az iki polisiye roman konusu
çıkabiliyorsa, insanların hayatları bu kadar da polisiyeye müsaitse
okumak için aşk veya mesnevi kitaplarını tercih etmelerini çok da
yadırgamamak gerekiyor diye düşünüyorum naçizane. 

Yazılarınız ile sizi www.polisiyedurumlar.com da görecek miyiz?
Neden olmasın! Polisiye bir durum olursa, ilk yangında kurtarılacaklar listesine alındınız bile. Yazı değil ama bir polisiye tefrikası olabilir!
Teşekkür Ederiz!
Bu genç polisiye yazarımız hakkında daha fazla bilgiye buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.