Bernie polisiye film

Polisiye film Bernie, polisiye dizilerden fırsat bulup izleyebildiğim hem de oldukça hoşuma giden bir bir kara komedi oldu. Polisiye dizi ve film bolluğu yaşandığı son yıllarda gözünüzden kaçmışsa diye bu film hakkında kısa bir yazı yazmak istedim.

Aslında Bernie, bir polisiye film olmaktan ziyade bir kara komedi. Cazcı kardeşler ya da Yırtık Rahibe tarzında güzel filmlere nicedir özlem duyuyorum. Bernie, bu filmler kadar iyi olmamakla birlikte hem hikayesi, hem oyunculuğu hem de müzikleri ile bana bu filmlerde aldığım tada yakın bir keyif bıraktı.

Hemen söyleyeyim Bernie yaşanmış bir olaya, bir cinayete dayanıyor. Peki bir cinayetten nasıl bir komedi filmi çekilebilir diye soracak

Bernie polisiye film
Bernie polisiye film

olursanız aslında bu da olayı yaşayan kişilerin üzerine tartıştığı hatta filmi eleştirdiği bir konu. Ancak dediğim gibi Bernie bir kara komedi ve bu türde pek sık filmler görmediğimiz için bile bence seyredilmeye değer.

Bernie, Amerika’nın gözlerden uzak bir şehrinde, bir cenaze levazımatçısıdır. İyi bir cenaze levazımatçısı olmak ise pekçok yetenek gerektirmektedir. Hem iyi bir satıcı olmanız gerekir hem de empati yapabimeniz, hem çok iyi bit makyaj sanatçısı olmanız gerekir hem de insan ilişkilerinde mükemmel olmanız. Hem sabırlı ve anlayışlı olmanız gerekir hem de çok iyi şarkı söylemeniz. Kısaca tüm bu özellikler Bernie’e bulunmaktadır ancak hayat, kader cilvesini gösterecek ve olaraklar ilginç bir şekile gerçekleşecektir.

Son yıllarda ben her insanın hayata bir “şeyi” yapmak için geldiğine inanıyorum. Kimi sanatçı, kimi anne ya da baba, kimi politikacı olmak kimi de aylak aylak gezmek adına geliyor dünyaya. Adeta gizli bir kod insanlarin genlerine işlenmiş. Bernie’de işte cinayet işlendikten sonra yaptığı “şeyi” yapmak için gelmiş hayata. Daha fazla spoiler bilgi vermemek adına ben yazıyı burada bitireyim.

Hem polisiye seviyor hem de eğlenceli ancak düşündürücü bir film ile hoş vakit geçirmek istiyorsanz, Bernie’yi izleyin.

Prometheus 2 Alien covenant filmi

Yeni çıkan Bilim Kurgu filmlerini merak edenler ve Ridley Scott ‘un Alien filminin hayranlarına iyi bir haberimiz var zira Ridley Scott, Alien filmi ile yarattığı evrene, Prometheus 2 yani Alien: Covenant filmi ile dönüş yapıyor.

alien covenant

Prometheus 2 ve Alien: Covenant olarak bilinen film, ünlü yönetmenin, Prometheus filmi ile başlayan üçlemesinin ikinci filmi olma özelliğini taşıyor. Covenant isimli uzay koloni gemisi, Galaksinin uzak bir köşesinde, daha önce keşfedilmemişi cennet gibi bir gezegen bulduğunu düşünürken aslında karanlık ve tehlikeli bir gezege ile karşı karşıya kalıyor.

Görünen o ki, Alien filminin hayranları ve Prometheus filmini keyifli seyreden sinameseverler büyük bir merakla Prometheus 2, Alien: Covenant filmini bekliyorlar çünkü daha şimdiden film üzerine pekçok forum açılmıi ve hararetli tartışmalara girişilmiş durumda. Bilim-Kurgu – Korku türünün hayranları, filmin yayınlanmış olan tanıtım videosunu kaydetmekle yetinmedikleri gibi, videoyı yüksek kaliteli resimlere bölerek analizlere girmeye başlamış durumdalar. Filmin resmi tanıtım videosu ise YouTube’da 5 milyondan fazla izleme rakamına ulaşmış durumda.

Prometheus 2, Alien: Covenant tanıtım videosu

Prometheus 2, Alien: Covenant filminin tanıtım videosunu aşağıda izleyebilirsiniz. Yayınlanan bu tanıtım filmi bir anda dünya genelinde bilim kurgu filmleri düşkünleri arasında heyecan yaratmış, hızla yayılan tanıtım filmi yüzbinlerce bilim kurgu hayranı tarafından izlenmişti.

Alien: Covenant filminde kimler oynuyor?

Michael Fassbender karşımıza Walter ve David olarak çıkıyor filmde. Walter, Weyland şirketi tarafından yapılmış bir sentetik android ve görevi Covenant gemisinin mürettabatına yardımcı olmak. David ise daha alt model bir android ve Prometheus filmini izleyenlerin hatırlayacağı üzere parçalanan uzay gemisinde görevliydi.
Katherine Waterston, Billy Crudup, Covenant ‘ın kaptanı rolünde Danny McBride, Demián Bichir, Noomi Rapace Prometheus filminde parçalanan gemide görevli bir arkeolog rolünde karşımıza geliyor. Guy Pearce ise filmde Weyland şirketinin, milyoner CEO ‘su rölüyle ekranda boy gösteriyor.
Ridley Scott, Prometheus 3 ve Prometheus 4 filmlerinin nihayet serilerin başlangıç filmi olan Alien yani Yaratık filmi ile bağlantılı olacağını açıkladı. Ridley Scott hayranları sabırsızlıkla serinin 3. ve 4. filmini şimdiden beklemeye başladılar bile.

Polisiye Sinema Malta Şahini

Malta şahini, benim gibi daha pek çok polisiyeseverin favori dedektif filmi arasında yer alır. Hatta gelmiş geçmiş en iyi dedektif filmi olduğunu söyleyen çoktur. Bir zamanın en meşhur aktörlerinden Humprey Bogart’ın o zamana kadar yaptığı en iyi film olarak ortaya çıkar ve Humprey Bogart’ın Kazablanka filmindeki rolü almasına yardımcı olduğu gibi aynı zamanda bu ünlü aktörün kariyerini ve yaşamını da son derece olumlu bir şekilde değiştirmiş bir filmdir Malta Şahini.

 

Malta şahini Humprey Bogart

Malta Şahini, filminin yönetmeni John Huston’un ilk filmidir ve bu film sonrasında 40 yıl daha, John Hudson pek çok başarılı, cesur filme imza atmıştır. Şüphesiz Malta Şahini onun da kariyerine inanılmaz bir etkide bulunmuştur.

Filmde yer alan bir diğer oyuncu da Sydney Greenstreet’tir ve o da Humprey Bogart gibi unutulmaz Kazablanka filminde yer almıştır.

Malta Şahini, birçok film eleştirmeni tarafından ilk Film Noir olarak gösterilir. Bu dönemde elbette Film Noir doğmayı bekliyordu çünkü zaten Dashiel Hammett ki Malta Şahini’nde yazarıdır, bu tarzda kitaplar yazıyordu. Raymond Chandler, James Cain, John O’hara da bu tarzda kitaplar yazmıştı ama yazılanlar henüz beyaz perdede yer almamıştı.

Filmde Humprey Bogart’ın canlandırdığı Sam Spade karakteri son derece soğuk ve katı bir tiptir. Ortağının öldürüldüğünü öğrendiğinde bile gözünü dahi kırpmaz. Ortağının dul kalan eşini daha ilk yalnız kalışlarında öper. Joel isimli karakteri çok sıkı bir şekilde pataklar gerekçesi ise parfümlü bir mendil taşımasıdır, artık 1941 yılında ne anlama geliyorsa bu… Sam Spade film boyunca dişlerini sıkar, yumruklar savurur, tehditler atar, bardağını yere vurur, kısaca hard boiled, sert bir adamdır Sam Spade, birçok diğer hard boiled polisiyedeki polis şefleri ya da dedektifler gibi. Aslında Sam Spade muhtemelen sekreteri dışında filmde pek kimseden hoşlanmaz.

Filmin yönetmeni John Huston, bu filmde yönetmen koltuğuna geçmeden önce meşhur Warner Bros. Firmasında yazar olarak çalışıyormuş. Yapım firmasını, bu filmin yönetmeni olmak için ikna etmek amacıyla epey uğraşmış. Ancak işin ilginç tarafı, bu hikaye daha önce de iki defa film olarak çekilmiş. Warner Bros firması önce 1931 yılında yine aynı isimle daha sonra da 1936 yılında Şeytan bir kadınla buluştu adıyla hikayeyi filme almış. Daha sonra John Hudson biyografisinde, yapılan bu iki filmi çok kötü ve zavallı olarak tanımlamış. Kendisinin Dashiel Hammett’in bakış açısını yakaladığını söylemiş. Bu filmin önemli kısmı hikayesi değil karakterleri! özellikle Sam Spade karakteri demiş. Zaman haklı olduğunu ortaya çıkardı değil mi?

1940 yılında yani filmden bir yıl önce Alfred Hitchcock Rebecca isimli filmi ile oscar ödülünü kazanmış. Alfred Hitchcock’un ön büyük özelliklerinden biri filmin çekilecek her sahnesinin bir taslağını çizmesiymiş. John Hudson da Malta Şahini filminde aynı tekniği uygulamış ve çekilecek her sahnenin skeçlerini çizmiş. Zamanın teknikleriyle, Humprey Bogart ve Sydney Greenstreet’in bir sahnesi, yedi dakika sürmüş ve bu sahneyi çekebilmek için yaklaşık 2 gün ekibin aralıksız çalışması gerekmiş. Filmi seyrederseniz bu kesintisiz çekim kameranın bu ikiliyi bir odadan diğerine oradan koridora ve en sonunda da oturma odasına kadar takip ettiği sahne.

Filmin hikayesinin, Malta Şahini ile ilgili en son akla gelen şey olduğunu söyleyebiliriz. Malta Şahini yani o kara kuş ki altından yapılıp üzerinde paha biçilmez mücevherler taşıdığı söyleniyordu, çalınmıştı. Uğrunda birçok kişi öldürülmüştü. Daha sonra hikayenin bu kara kuş etrafında dönüp durduğuna ve aslında bunun Alfred Hitchcock’ın MacGuffin’i gibi ne olduğunun öneminin olmadığını, sadece hikayedeki herkesin onu istediğini ya da ondan korktuğunu öğreniriz.

Mantıklı bir şekilde Malta Şahini filminin hikayesini anlatmak zordur. Aslında bunun da çok fazla bir önemi yoktur. Hikayenin önemli kısmı içinde yer alan şiddet içeren dialoglar ve dialogların tarzıdır. Kitabın tarzı ve türü budur. Aktörlerin konuşmasını, hareketini, davranışlarını bu durum belirler. Bu açıdan hikaye ve film dönemin gerçeklerini de içerir. Bir depresyondan yeni çıkan bir ülke, zor zamanlar ve ufuk da yaklaşan büyük bir savaş. Hayat zordur. Erkekler sert olmak zorundadır. Toplumda aç gözlülik yaygınlaşmıştır ve kimi kişiler istediklerini elde etmek için cinayeti bile göze alabilmektedir.

Polisiye seviyorsanız ve henüz Malta Şahini filmini seyretmediyseniz hala bu sitede ne arıyorsunuz? Gidin, bir yerde bulun ve izleyin! düşüncelerini film biter bitmez gelin paylaşın! Malta şahini ve Humprey Bogart hayranlarının da yorumlarını bekliyoruz.

Sinema ve kitapların en kötü karakterleri

Şu edebiyat dünyasında mangal yürekli kahramanları, iyi karekterleri herkes hatırlar ama kötü karakterler bütün yükü çekmelerine hatta genelde filmin ya da kitabın sonunda herşeylerini kaybetmelerine rağmen pek hatırlanmazlar. Pek çok polisiyesever Sherlock Holmes ve Dr. Watson’un maceralarına tutkundur ancak en az Sherlock Holmes kadar zeki ve akıllı Moriarty nedense pek kimsenin aklına gelmez. Hem de Moriarty Profesör olacak kadar iyi eğitimli, akıllı bir karakterdir. Eğer dahi Sherlock Holmes’in karşısında en az onun kadar yetenekli ve dahi bir kötü karakter olmasaydı, Sherlock hikayelerini bu kadar severek okur muyduk? 

Gelin kitaplardan ve filmlerden seçtiğimiz en kötü 10 karaktere, bir göz atalım:

Kuzuların Sessizliği - Buffalo Bill10 – Bufalo Bill – Kuzuların Sessizliği

Kuzuların Sessizliği,  en iyi filim, en iyi yönetmen, en iyi kadın ve en iyi erkek oyunculuk oskar ödüllerini almayı başaran bir polisiye sinema şaheseridir. Dr. Hannibal Lecter karakterini canlandıran Anthony Hopkins bu filmde öyle kuvvetli bir performans göstermiştir ki, filmin asıl kötü karakteri Buffalo Bill’i adeta hafızalardan silip atmıştır. Oysa  filmin gerçek kötü adamı, genç kadınları kaçırıp öldürerek onların derilerinden kendisine bir elbise diken Buffalo Bill’den başkası değildir.

Pschyo - Norman Bates9 – Norman Bates – Psycho

Alfred Hitchcock’un Psycho’su (Sapık), bir baş yapıt ve popüler kültüre mal olmuş bir film. Burada kötü karakter olarak karşımıza temiz yüzlü delikanlı Norman Bates çıkar. Sinema tarihinin en kötü karakterlerinden biri onun ruhunun derinliklerinde gizlenmektedir. 

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler8 – Kraliçe – Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler

Masallarda, krallar ve kraliçeler genelde iyi kalpli olurlar. Kötüleri bile öyle çok kötü değildir. Ancak en çok bilinen masallardan birinde durum farklıdır. Çocukların o masum dünyasına yakışmayacak hatta sığmayacak kadar kötü bir karakter vardır orada.

“Ayna ayna söyle bana, var mı benden güzeli bu dünyada?” 
Hemen hepinizin aklına Pamuk Prensess ve Yedi Cüceler geldi deği mi? Ne güzel bir masaldır. Hemen hemen her çocuğun aklında yer etmiştir Pamuk Prenses’in hüzünlü hikayesi. Ancak unutmamak gerekir ki bu masalda, Pamuk Prenses’in ölüm emrini verecek, hatta bunun ispatlanması için avcıdan onun kalbini söküp getirmesini isteyecek kadar kötü bir kraliçe vardır. Sizce de hikayenin bu kısmı bir çocuk için biraz fazla değil mi? 

The Shining7 – Jack Torrance – The Shining

Ah erkeklerimiz. Anadolu erkekleri. Töre cinayetleri, kadına şiddet ile adete özdeşleşmiş ülkemiz. Oysa bir zamanlar bu topraklarda kadınlar tanrıçalık yapmakta, Kibele hüküm sürmekteydi.
En kötü kötüler listemizin yedi numarasında karısına kötü davranan ve şiddet uygulayan Jack Torrance yer alıyor. Stanley Kubrick’in  Stephan King’in bir romanından uyarladığı bu psikolojik korku filminde, hadi Jack ıssız bir otele kapandı da kayışı sıyırdı diyelim. Bizim ülkemizdeyse erkeklerin bir kısmı genelde kayışı koparmış şekilde dolanıyor ortalarda. Bu arada, insanın tüylerini ürperten banyo kapısının kırılmasıyla ilgili sahne için tam 127  çekim tekrarı yapıldığını ve bunun bir rekor olduğunu da hatırlatalım. 

Michael Myers6 – Michael Myers – Haloven

Yaşı 35-45 arasında olanların çocukluk kabusudur Michael Myers. Ailelerin henüz çocuklarına hangi filmi seyrettirip hangi filmleri seyrettirmeyeceği konusunda tam bilinçlenmediği, henüz filmlerin başında yok 7 yaşından aşağıdakilere uygun değil, yok olumsuz davranışlara örnek teşkil edecek davranışlar içerir mesajlarının olmadığı bir dönemde seyrettiğimiz Hallowen yani Cadılar Bayramı filmlerinin kötü adamıdır Michael Myers.

Bir kara basan gibi, hiçbir şekilde kurtulamazsınız Michael Myers’den Yanmaz, yıkılmaz, ölmez koca bıçağı ile gelir karabasan gibi oturur üstünüze.

Ivan Drago - Rocky 55 – Ivan Drago – Rocky 5

Çok kaliteli filmlere imza atmamış olmasına rağmen Sylvester Stallone, hikayelerini çok akıllıca seçer. Kah haksızlığa uğrayan bir gazinin hikayesinde Rambo olarak, kah dürüst bir boksörün dokunaklı hikayesinde Rocky olarak gelir karşımıza. Hikayesini öyle uluslararası değerlerin ortasına koyar ki, filmleri nerede seyredilirse seyredilsin bir şekilde izleyen zamane kitlesinin kalbine hitap eder. 
Neyse biz kötü adamımıza bakalım. Rocky 5 serisinde Ivan Drago adında kötü kalpli bir Rus boksör vardır. Amerika’nın Rusya ile gizli ve soğuk bir savaşı yürüttüğü paranoya yıllarıdır ve 
Ivan Drago,  Amerikan halkının sevgili boksörü Apollo’yu öldürür. Hiçbir acıma duygusu göstermez Drago ve “Ölmüşse ölmüş.” der. 

Spor musabakalarında hatta futbol sahalarında böyle kötü niyetli sporcular ara sıra çıkar değil mi karşımıza?

Gordon Gekko4 – Gordon Gekko – Wall Street

Bazen bilmediğimiz, sezemediğimiz güçler, ne zorluklarla kazandığımız biriktirdiğimiz yatırımlarımızı yok eder. Yok dolar çıktı yok Avro düştü, enflasyon, faiz develüasyon, fed faiz arttırımı derken bir de bakmışsınız o gözünüz gibi baktığınız birikiminiz mum gibi erimiş. İşte böyle bir dünyanın, ekonomi dünyasının kötü adamıdır o, Gordon Gekko.

“Aç gözlülük iyidir.” ve bunun gibi bir çok mottosu vardır. Zamanında finans dünyasına çok para kazanmak amacıyla girmiş yeni yetme borsacıların rol modeli olmuştur Gordon Gekko. Michael Douglas’ın en başarılı rollerinden biridir Gordon Gekko.

Tango ve Cash3 – Hapishane Müdürü – Tango ve Cash

Bazı filmlerin yeri bizim toprakların erkeklerinde ayrı bir yeri vardır. Hemen hemen her kasabada Tango ya da Cash olarak anılan bir karakter vardır. Kurt Russell’in en yakışıklı zamanları ile Sylvester Stallone’nin baklavalarını belki hatırlarsınız ama muhtemelen bu filmde, bu ikiliye çektiren hapishane müdürünü pek hatırlamazsınız. Ancak yine de bu filmdeki gibi nice kötülerle karşılaşmışızdır hayatımızda. 

Filmin hikayesinde olduğu gibi istemeden bir ortama girmişizdir mesela askerlik ya da hapishane gibi ve orda gücün başında olan kişi durduk yere kötüdür de kötüdür. Makamını, gücünü kötü olmak için kullanır da kullanır. Gözünüzün önüne geldi mi böyle görevini, gücünü kötüye kullananlar?

2 – Darth Vader – Yıldız Savaşları

Hayatında hiç yılan görmemiş bir köpeğe bir içi doldurulmuş bir yılan gösterdiğinizde köpek onun ne kadar tehlikeli olduğunu görünüşünden anlar ve huzursuzlaşır. Havlar ve adeta zehirli dişleri olduğunu biliyormuşçasına ondan uzak durmaya gayret eder. Yıldız savaşlarının kötü karakteri Darth Vader böyle bir kötü karakterdir işte. Kötü olduğunu saklamaz, maskesiyle, kara kara kıyafetiyle ben kötüyüm diye bağırır. Keşke her kötü böyle olsa, başkası gibi iyi biri gibi görünmeden kötü olsa dedirtir.

Joker - Batman Kara Şövalye 1 – Joker – Kara Şövalye

Gırtlağına kadar kötülüğe batmış Gotham şehrinin kahramanı Batman’ın hikayesi artık bir popüler kültür unsuru. Hikayenin kötü karakteri, yüzündeki yara izlerini bir palyaço makyajı ile gizlemeye çalışan Joker’dir. 

Bu kadar bilinen bir karakteri hem de Jack Nicholson’a varacak kadar pek çok iyi oyuncu tarafından canlandıran Joker karakterini, Kara Şövalye filmindeki yorumu ile Avustralyalı aktör Heath Ledger son derece ekran önüne taşımıştı. 

Anarşi ve kaosun psikolojik fikirlerini son derece başarılı bir şekilde anlatan karakter olarak karşımıza gelmişti bu filmde Joker. Joker aynı zamanda bir psikopatta bulunan pekçok şaşırtıcı özelliği de taşımaktadır. 

Psikopatların şaşırtıcı özellikleri nedir diye merak ettiyseniz buraya tıklayın.

Turgut Şişman

Polisiye sinema tavsiyesi: Korku terapisi

Son zamanlarda iyi bir gizem, gerilim, polisiye ya da korku filmi izlemek konusunda şansımın döndüğünü daha önce söylemiştim. Yakın zamanda izlediğim sıkı ve tavsiye edebileceğim filmlerden biri de orijinal adı ile Regression filmi. Film bizde Korku Terapisi adı ile oynadı.

Filmin başrollerinde Emma Watson ve Ethan Hawke var. Bazı isimleri duyduğunuzda o filmlerin iyi olacağına hemen kanaat getirirsiniz. Mesela bir filmde Anthony Hopkins, Robert De Niro veya Jack Nicholson varsa mutlaka beklentiniz bu filmin iyi bir film olduğu yönünde olacaktır. Kolay değil, iki elin parmağını geçmeyecek sayıda olan bu oyuncular kariyerlerini senelerce iyi filmlerde oynayarak oluşturdular. Ancak şimdi bazı genç profesyoneller de oyunun kurallarını değiştirmeye başardı. Emma Watson bence bunu başaranlardan biri. Emma Watson gibi genç profesyonellerin de yer aldığı filmler mutlaka filmin üst kalite bir film olacağı yönünde beklenti oluşturuyor.

Efendim Emma Watson‘ın kariyerine kısaca bakacak olursak aklımıza hemen Harry Potter serisi gelecektir. 1990 doğumlu Emma Watson, 2001 – 2011 yılları arasında 8 Harry Potter filminde de yer aldı. Böylelikle 2011 yılı sonunda, daha 21 yaşında oyunculuk üzerinden 10 milyon Pound üzerinde bir servete kavuştu. Bu yaşta böyle bir kariyer çizgisinden sonra sanırım hem size gelen işler belli bir seviyenin üzerinde oluyor hem de sizin kariyer hedefleriniz yükseliyor.

Emma Watson‘un, son zamanlarda başka bir Epik filmde de yer aldığını hatırlayacaksınız. Bu film de Russell Crowe ile birlikte rol aldığı, 2014 yapımı Noah yani Nuh: Büyük Tufan filmiydi. Lafı biraz uzattım, iki kelam laf da Ethan Hawke üzerine ettikten sonra hemen filme geçeyim.

Ethan Hawke‘nin seyrettiğim aklımda kalan tek filmi 2013 yapımı The Purge, başka da bir yerden kalmamış aklımda.

Korku Terapisi filminde olaylar 1990 yılında Minesota’da geçiyor. film gerçek olaylardan esinlenilerek çekilmiş. Ethan Hawke’un canlandırdığı Dedektif Bruce Kenner, Emma Watson’un canlandırdığı genç kız, Angela’nın dosyası üzerine araştırma yapmaya başlar. Angela babasının kendisine ağza alınmayacak bazı şeyler yaptığı yönünde bir şikayette bulunur. Angela’nın babası olayları tam olarak hatırlayamasa da bazı kötü şeyler yaptığını itiraf eder. Bu noktada devreye Psikolog Dr. Raines devreye girer ve hipnoz teknikleri uygulayarak Angela’nın babasını ve bazı tanıkları sorgular. Sorgulamalar, tanıkların hafızalarının netleşmesine yardımcı mı olacaktır yoksa durumu daha da mı karmaşıklaştıracaktır bunu izleyip karar vermeniz gerekecek.

Karanlık hikayesi ve iyi oyuncu performansları ile Korku Terapisi keyifle izlediğim filmler arasında yer aldı. Henüz seyretmediyseniz kendinize biraz zaman yaratın ve filmi oturup izleyin.

Turgut Şişman

Polisiye sinema tavsiyesi: Ceset

Gece vakti, karanlık bir ormanda koşan bir adam… Belli ki birşeyden fena halde korkmuş nefes nefese kaçıyor… Can havliyle ormanın hemen yanından geçen yola kendini attığında, o anda o ıssız yoldan geçen bir araba tarafından eziliyor… Sonradan anlıyoruz ki gece gece ormanın içinde kaçan bu adam bir morg bekçisi… 

Durun hemen filmi izlemeye koşmayın, iki satır film hakkında birşeyler yazdık önce onu okuyun.
Evet 2012 yılı yapımı Ceset filmi bu şekilde başlıyor ve sonrasında olaylar morgdan kaybolan bir kadın ceseti etrafında şekillenmeye başlıyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde olay yerine intikal eden polis müfettişi ve yardımcılarının yanı sıra cesedin kocası da olay yerine getiriliyor ve hikaye devam ediyor. Üstüne bir de gece boyunca yağan pis bir yağmur.
polisiye film cesetCeset filmi bir İspanyol yapımı. Filmin hikayesi oldukça sağlam ve film son derece güzel çekilmiş. Son zamanlarda özellikle İskandinavlar güzel polisiye filmler izledik ama İspanyol sinemasından böyle güzel bir polisiye film çıkması şaşırttı bizi. Adeta biz tapas beklerken muhteşem doyuruculukta bir paella geldi önümüze.
Polisiye filmler beyaz perdenin yeni yükseleni. İskandinavlar derken uzak doğu polisiyesi de yükselişe geçti. İspanyol sineması Ceset filmi ile bu işte biz de varız diyor ve arkasını getirebilirse ne mutlu biz polisiyeseverlere.
Gözümüzden kaçan, önerebileceğiniz İspanyol polisiyeleri varsa yorum kısmına yazın, haberdar edin bizi.
Çeşitli yorum sitelerinde filmin bitiminden 7 dakika öncesine kadar hikayenin doğru çözümünü bulabilirseniz bir dahi olduğunuz söylenmiş. Haydi seyredip deneyin kendinizi. 
Turgut Şişman

Polisiye sinema tavsiyesi: Çifte Tehlike

Polisiye film tavsiyesinde bulunmak giderek zor bir iş haline geliyor.  Ocak ayı boyunca hangi filme elimi attıysam genelde yavan filmlerle karşılaştım. Ancak şubat ayı ile birlikte sanırım şansım döndü ya da gökyüzünde, yıldızlar ve burçlar ile ilgili birşeyler yerinde oynadı çünkü 4 adet, keyifli film seyrettim ve bu filmleri sizlerle paylaşmak istedim.

Henüz seyretmediyseniz Double Jeopardy, polisiyesevelerin keyifle seyredeceği türden bir film. Bizde film Çifte Tehlike adıyla oynamış. Bir sinema şaheseri mi elbette değil ama içerdiği muamması ile keyifli bir seyirlik. 

Aynı suçtan iki defa yargılanamamak kavramı: Double Jeopardy

Double Jeopardy, Amerikan hukuk sisteminde, bir kişinin bir suçtan ikinci kez yargılanamaması anlamına gelen bir hukuk terimi. Ülkemizde bir suçtan ikinci defa yargılanamamak gibi bir kavram var mı? Hiç sanmıyorum. Aksine, gerek görülürse aynı suçtan 2-3 defa yargılanıp daha suçunuz kesinleşmeden içeri de tıkılabilirsiniz gibi geliyor. Konuyu dağıtmayalım ama bu Double Jeopardy teriminin tam Türkçe karşılığını bilen varsa aşağıdaki yorum kısmına yazarak bir sevap işleyebilir.
polisiye film çifte tehlike
Double Jeopardy, 1999 yapımı bir film. Baş rollerde, Tommy Lee Jones ve Ashley Judd var. 
Sigorta sahtekarlığı ile milyonlarca dolara konmak için kendisini ölmüş hatta öldürülmüş gösteren bir koca yüzünden filmin baş kahramanı kadın 6 yıl boyunca hapis yatar. 6 yıl sonunda şartlı tahliye ile hapishaneden çıkan kadın, Tommy Lee Jones’un son derece sert kurallarla yönettiği ‘şartlı tahliyeliler evi’nden kaçarak gerçekten kocasının başına neler geldiğini araştıracak ve iletişiminin kesildiği çocuğunu bulmak isteyecektir. 
Yahu ne yaptın filmin sonunu da söyleseydin bari demeyin hemen. Zaten sigorta sahtekarlığı yüzünden kocanın böyle bir işe kalkıştığını öğreniyoruz ama bakalım işler nasıl gelişecek ve gerçekler ortaya çıkacak mı?

Filimde Ashley Judd’un canlandırdığı kadın karakter, Libby, bir zamanlar Hollywood da pek moda olan, bazen erkeklerin bile altından kalkamadığı işlerin üstesinden gelen güçlü bir kadın portesi çiziyor.

Double Jeopardy gözünüzden kaçtıysa ya da genelde film için verilen zayıf puanlar veya yapılan yorumlar nedeniyle seyretmediyseniz oturun seyredin derim. Keyifli zaman geçirirsiniz.
Ne yapayım, daha önce de dediğim gibi Louisiana’da geçen hikayeleri seviyorum. Bu konuda daha fazla okumak isterseniz buraya tıklayın.http://www.polisiyedurumlar.com/2016/01/buyu-ve-buyu-cesitleri.html

Turgut Şişman 

Polisiye film tavsiyeleri

Polisiye film tavsiyesi bekleyenler için bu hafta Polisiye Film eleştirisi yazımızı 2001 yapımı Lantana‘ya ayırdık. 15 yıl öncesine ait bu filmi seçmemizin iki nedeni var. Birincisi, aldığı ödüllerin de gösterdiği gibi, Lantana son derece nitelikli bir yapım. İkincisi ise, bu filim festivaller dışında izleyicinin huzuruna fazla çıkamadı. Yani onu hala izlememiş çok sayıda polisiye filim meraklısı var. O yüzden Lantana’yı yeniden tanıtmak, hatırlatmak istedik.

Filmin adı bir bitkiden gelmektedir. Lantana, Avustralya’ya özgü daima yeşil, çiçekli, tropikal bir çalı türüdür. Filmin en başında, lantanaların arasında kimliği bilinmeyen bir kadın cesedi görünür. Ayağında bir ayakkabı yoktur. Böylece daha ilk sahnede nasıl bir filim izleyeceğimizi anlarız. 

Filimde karmaşık insan ilişkilerinin psikolojik bir derinlikle ele alındığı sıra dışı bir öykü anlatılıyor.  Aynı zamanda gizemli olan bu öykü, belli bir noktadan sonra tam bir polisiye entrikaya dönüşüyor. Klasik anlamda bir kim yaptı-neden yaptı polisiyesi değil bu. Ama onun kadar heyecanlı ve beklenmedik sonuçlarla dolu.

Çok da uzun olmayan filim süresi oyunca sekiz ayrı çiftin ilişkisi yansıtılmış beyaz perdeye. Bunlardan beşi karı koca, üçü sevgili. Garip bir biçimde bütün çiftlerin birbirleriyle bağlantısı var. Hepsi birbirlerini etkiliyor, hatta kaderleri üzerinde söz sahibi olabiliyorlar. Konu insan ilişkileri olunca öykü de bir hayli karmaşık doğal olarak.Ama senaryo bütün bu karmaşayı, neredeyse kusursuz bir yalınlıkla anlatmayı ve anlaşılır kılmayı beceriyor. Bu da sonuç itibarıyla filmin başarılı olmasını sağlıyor.  Filim bittiğinde,geriye eksik, gedik, cevapsız hiçbir soru kalmıyor. En basit bir ayrıntının bile açıklaması, filmin sonunda seyirciye ulaştırılıyor.

Olayın merkezindeki karakter  psikiyatrist Valerie Somers’dır. Somers’in iki hastası onu çok etkiler. Bunlardan biri, detektif Zat’le evli olan Sonja, diğeri ise, Patrick adında bir eşcinseldir. Valerie, hastalarının özel ilişkilerini kendisininkine benzetir, kocasının eşcinsel  ve başka bir erkekle onu aldatıyor olmasından kuşkulanır. Bu karmaşaya, Zat’ın sevgilisi Jane ve onun henüz ayrıldığı kocası Pete,  komşuları Nick ve Paula da karışacak, Valerie’nin ortadan kaybolmasıyla gerilim ve gizem iyice artacaktır. Aşk ve ihanetle örülen bu ilişkiler ağı yavaş yavaş ortaya çıktıkça entrikanın üzerindeki esrar perdesi de aralanacaktır.

Avustralya’lı oyun yazarı Andrew Bowel tarafından yazılan senaryo tam 7 ödül aldı. Bowel Lantana’yı bir oyunundan adapte etmişti.  Filmin yönetmeni 1948 doğumlu Ray Lawrence ise, az sayıdaki (sadece 3) filmografisine Lantana sayesinde 9 ödül sığdırmayı başardı.

İngiliz eleştirmen Phlip French’in “düşündürücü ve sürükleyici” olarak tanımladığı filimde oyuncuların da bir hayli göz doldurduğunu belirtmek gerek. Özellikle Anthony LaPaglia‘nın kariyerindeki en iyi filim olarak kabul edilmektedir ki, filmi izlediğiniz de bu savın doğruluğunu siz de kabul edeceksiniz. 

Türkiye’de hiç gösterime girmeyen, sayısız ödüllere sahip aşk, ihanet, cinsellik gibi temalar içeren bu suç filmini polisiyeseverlerin mutlaka izlemelerini öneririm.

Filmin Adı/Lantana
Yönetmen/RayLawrence
Senaryo/Andrew Bowel
Oyuncular/Anthony Lapaglia, Geoffrey Rush, Barbra Hershey, Kery Arstrong
Uzunluk/121 dakika
İMDB puanı/7.4

Yazan: Genco Sümer

Baba filmi / The Godfather

İtalyan kökenli Amerikalı yazar Mario Puzo 1969 yılında The Godfather adında bir roman yazdı. Amerikan mafyasını anlatan roman, bütün dünyada büyük ilgi gördü ve kısa zamanda best seller oldu. Kitabın film haklarını satın alan Paramount, romanı sinemalaştırması için henüz 33 yaşında olan ve parlak bir kariyeri bulunmayan Francis Ford Coppola adlı genç bir yönetmenle anlaştı. Puzo’ya göre, klas bir yönetmen yerine Coppola’nın seçilme nedeni genç ve başarısız oluşundan başka bir şey değildi. Böylece şirket, onu istediği gibi kontrolü altında tutabileceğini hesaplamıştı.

Senaryo Puzo ve Coppola tarafından ortaklaşa yazıldı. Burada, Amerika’daki İtalyan kökenli Mafya örgütünün hikayesi anlatılıyordu. 1945 yılında başlayan öykü, örgüte mensup bir aile çevresinde gelişen ve tamamı nerdeyse şiddete dayalı ve yasadışı olan olayları konu edinmişti.

Daha yakından bakılırsa, film, bir mafya babasının öyküsüydü.

Don Vito Corleone, bir yandan kumar, şantaj ve benzeri yasadışı yollardan kazandığı servet, bir yandan sayısız politikacı, iş adamı, yargıç gibi saygın kişilerle edindiği dostluk sayesinde mafyanın önde gelen liderlerinden biridir. Don Corleone, büyük bir suç imparatorluğunu yönetse de ona büyük bir saygı duyan insanlar da vardır. Bu insanlar oldukça geniş bir çevre oluştururlar. Don Corleone onları, aralarında kan bağı olmadığı halde kendi ailesinden bir gibi görür. Her zaman onların dertleriyle ilgilenir, yardımlarına koşar. Kendisi gibi güçlü dört aileyle Amerikan yeraltı dünyasını sorunsuz yönetirlerken savaş sonrasında dengeler birden bozulur. Mafya, beyaz zehir işine girmek istemektedir. Don Corleone, aslında büyük paralar kazanabileceği bu işe sırf ahlaki nedenlerle girmek istemez. Bu da aileler arasında bir çatışmaya yol açar. Don Corleone’nin, bir mafya liderine yakışmayacak bir biçimde doğal nedenlerle ölmesi bu çatışmayı hızlandıracak, yalnızca güçlülerin ayakta kalabildiği yeraltı dünyasındaki bu savaşta kan gövdeyi götürecektir. Gerçek arkadaşlıklar, büyük ihanetler, komplolar, kıyımlarla dolu bir dünyanın, gangsterler dünyasının destansı bir anlatımıdır The Godfather.

Filmin başındaki uzun düğün sahnesi, bize hemen hemen bütün aile bireylerini tanıtır. Bu çok başarılı bölümde, kahramanlarımızın karakteri hakkında yeterince bilgiye sahip oluruz. Don Corleone’nin soğukkanlılığı ve gücü, aileye duyduğu sevgi, aile bireylerinin ona olan bağlılığı ve sadakati bu bölümde açıkça gözler önüne serilir. Gene bu ilk bölümde o eşsiz Nino Rota müziği eşliğinde Corleone ailesinin 3 oğlunu tanırız: Güçlü ve yakışıklı ama aklından çok duygularıyla hareket eden Ağabey Santino, ezik ve zayıf karalterli Fredo ve nihayet akıllı, soğukkanlı, kararlı ama aile işlerine hiç bulaşmamış ve bulaştırılması da istenmeyen en küçük kardeş Michael.

Michael’den beklenen senatör ve ilerde başkan olmasıdır. O da bu beklentilere uygun bir yaşam tarzı içindedir. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, askerden terhis olmuş ve üzerindeki üniformayı çıkarmaya vakit bulamadan kız kardeşinin düğününe yetişmiştir. Kız arkadaşı Kay de yanındadır. Amacı hem ailesini Kay’e tanıtmak, hem de onu ailesiyle tanıştırmaktır.

Don Corleone bir yandan düğün hediyelerini kabul eder diğer yandan ofisinde kendisinden yardım isteyen konuklarının dertleriyle ilgilenir. Filmin açılış sahnesi olan bu bölümde Don Corleone’yi ilk kez görürüz. Marlon Brando’nun kişiliğinde hayat bulan bu ort yaşlı mafya babası, kucağındaki bir kediyi okşayan, yüzü hafif çarpık, kısık sesli bir adamdır. Filmin bu kült sahnesi, bir çok yönetmen tarafından kullanılmıştır. Özellikle komedi filmlerinde.

Manevi evladı olan şarkıcı Johnny Fontane’nin bir yapımcı ile arası açıktır. Fontane de Don Corleone’den kendisine yardımcı olmasını ister. Corleone, en sadık adamını yapımcıyla görüşmeye gönderir. Bu kişi, evlatlığı Tom Hagen’dir. Hagen, Don Corleone’nin hukuki işleriyle ilgilenir ve ailenin Sicilya kökenli olmayan tek elemanıdır. Hagen’in yapımcıyla görüşmesi başarısızlıkla sonuçlanır. Yapımcı, Fontane’ye Hollywood’da hiç kimsenin iş vermeyeceğini söyler. Adamın bütün kabalığına rağmen soğukkanlılığını koruyan Hagen sadece küçük bir uyarıda bulunarak saray yavrusu evden ayrılır. O gece, korkunç bir olay olacak ve yapımcı, Don Corleone’yi hafife almakla ne kadar büyük bir hata yaptığını anlayacaktır.

Düğünden hemen sonra yer alan bu sahne, Aile’nin gücünü ve şiddet kullanmadaki sınır tanımazlığını vermesi bakımından önemlidir. Ancak, romanda böyle bir bölüm yoktur. Senaryoya sonradan eklenmiştir. John Fontane karakteriyle asıl anlatılan kişinin Frank Sinatra olduğu söylenmişse de bu hiçbir zaman resmi olarak ifade edilmemiştir.

Olayların bundan sonraki gelişimi, işbirliğine yanaşmayan Don Corleone ve ailesinin diğer aileler tarafından güçsüzleştirilmesini anlatır. “Türk” lakaplı Sollozzo, Vito’ya uyuşturucu işine girmesini teklif eder. Don Corleone, uyuşturucunun pis bir iş olmasını gerekçe göstererek teklifi reddederken, siyaset ve sanayideki güçlü dostlarının bundan olumsuz etkileneceklerini de hesaba katmıştır. Bunun üzerine, Solozzo, Tataglia ailesiyle işbirliği yapar, NewYork polis şefi de bu ortaklığın içindedir.

Corleonelere karşı iki önemli suikast düzenlenir. Bunlardan birinde Don Corleone, sıradan bir günün akşamında evine giderken uğradığı manavda alıveriş yaptığı sırada suikastçilerin açtığı yaylım ateş sonunda vurulur. Yukardan yapılan çekimle etkisi artırılan bu sahnede, Baba’nın önce otomobilin üzerine savrulması sonra önüne doğru düşmesi, bu arada elindeki kese kağıdından saçılan portakalların etrafa dağılışı, Fredo’nun aciz bir biçimde elindeki tabancayı kullanamadan yere düşürmesi ve basamaklara oturup ağlaması filmin en unutulmaz bölümlerinden birini oluşturur.

Neyse ki, Don Corleone ağır yaralanmış ama ölmemiştir. Hastaneye kaldırılır. Ölmediğini öğrenen rakipleri, işlerini tamamlamak için hastaneye gelirler. Bu kez, Godfather, oğlu Micheal’in soğukkanlılığı ve aklı sayesinde düşmanlarının elinden kurtulmayı başarır. Oldukça gerilimli olan bu bölüm, Micheal’in cesareti ve liderlik vasıflarının yeniden izleyiciye yansıtılması bakımından önemlidir.

Diğer suikast ise büyük oğul Santino’ya düzenlenir. Burada yem olarak, kız kardeşi ve kocası kullanılır. Filmin başında düğünlerini izlediğimiz Connie ve Carlo’nun evliliği iyi gitmemekte, Carlo sık karısını dövmektedir. Kadın bunu abisine açıkladığında Santino çılgına döner ve Carlo’ya anladığı dilden cevap verir, Connie’ye bir daha dokunmaması için onu uyarır.

Bu arada Corleone ailesi Baba’ya kurulan bu tuzağın intikamını nasıl alacaklarını harıl harıl düşünmektedirler. Çözüm, hiç beklemedikleri birinden, Michael’dan gelir. Böylece en küçük oğul, istemeden de olsa, şartların zorunlu bir sonucu olarak aile işlerine gırtlağına kadar batar. Bu arada, kız arkadaşı Kay’in olup bitenlerden hiçbir haberi yoktur.

Aile, Sollozzo’la küçük bir restoranda görüşme ayarlar. Polis şefi de orada olacaktır. Görüşmeyi yapacak olan kişi Michael’dır. Silahsız olarak restorana gidecek, sonra daha önceden tuvalete gizlenmiş olan tabancayı alacak ve iki adamı vuracaktır. Plan başarılı bir biçimde uygulanır. Artık aileler arasındaki savaş zirveye ulaşmıştır.

Michael, cinayetten sonra Sicilya’ya gider. Aile, orada saklanmasını uygun görmüştür.

Bu bölüm, filmin tamamına göre kısa ama oldukça etkileyici sahnelerle doludur. Nino Rota’nın ünlü müziği Akdeniz’in bu sıcak adasının çarpıcı görüntülerine eşlik eder. İlginç olan şudur ki, filmle aynı adı taşıyan bu melodi, Baba 2 ve Baba 3 yapımlarında da yer almaz.

Michael ın, Babasının köyü Corleone’ye gitmesi, tepeye çıkarken yolda genç bir kızla karşılaşıp ona aşık olması, bu kez yerel gelenek ve göreneklerin egemen olduğu ikinci bir düğün sahnesi izlettirir bize.
Amerika’da ise, Tataglia ailesi harıl harıl Michael’i aramakla meşguldür. Sevgilisinden uzun süre haber alamayan Kay ise endişe içindedir. Defalarca aileyi ziyaret etmesine rağmen ona hiçbir açıklama yapılmaz.

Carlo ile Connie’nin yeni bir kavgası Santino’yu gene kızdırır. Santino bütün ikazlara aldırmadan arabasına biner ve Carlo’nun peşine düşer. Ancak bu bir tuzaktır, köprüden geçiş ücretini öderken Tataglia’nın adamları makinalı tüfekleriyle ortaya çıkarlar. Şiddetin görkemli bir biçimde verildiği bu sahnede, Santino feci biçimde kurşunlara hedef olur.

Don Corleone’nin oğlunun vurulduğunu öğrendiği ve cesedini gördüğü andaki tavırları, Marlon Brando açısından, uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek bir oyunculuk gösterisidir.

Michael abisinin ölümünü inanılmaz bir soğukkanlılıklakarşılar. Donuk bakışları, Marlon Brando’nunkinden daha aşağıda bir oyunculuk değildir.

Tataglia ailesi onun Sicilya’da olduğunu öğrenmiştir. Michael bulunduğu yeri terkedecek, başka bir köye gidecektir. Korumalarının davranışları onu kuşkulandırır. Evin balkonundan arabadaki karısına seslenmesine rağmen, onun motoru çalıştırmasına engel olamaz. Arabaya konan bomba büyük bir gürültüyle infilak eder. Bu şiddet sahnesiyle birlikte, Sicilya bölümü sona erer. Michael Amerika Birleşik Devletlerine geri döner.

Filmin bundan sonrası, Michael’in aile işlerini tam anlamıyla kontrol alması sürecidir. Kay’le evlenen Michael, “aile işleri”nin ne olduğunu karısına hiçbir zaman açıklamaz. En büyük desteği babasından görür. Don Corleone, bütün ailelerle görüşmüş, sınırlı olarak uyuşturucu işine girmeyi kabul etmiştir. Artık emekli olacak, yönetimi küçük oğluna bırakacaktır.

Michael’in radikal kararları, ailedeki iki büyük çete liderinin ve Tom Hagen’in tepkisini çekse de Don Corleone hepsini yatıştıracak ve Michael’a itaat etmelerini isteyecektir. Kısa bir süre sonra yaşlı adam evinin bahçesinde, torunuyla oynarken ölür.

Öykü, genç Corleone’nin tüm düşman aileleri ortadan kaldırdıktan sonra, gücünü herkese kabul ettirdiğini simgeleyen unutulmaz final sahnesiyle sona erer. Bu sahne Kay’in bakış açısından verilir. Michael adamlarıyla çalışma odasındadır. Kay ise dışarda, holdedir. Göz ucuyla kocasına bakmakta, neler konuşulduğunu duymaya çalışmaktadır. Michael’in işaretiyle kapı yavaşça kapatılırken adamları onun elini öpmek için sıraya girmişlerdir. Kay’in belli belirsiz görebildiği son görüntü budur.

Çevrildiği 1972 yılına göre oldukça cüretkar şiddet sahneleri içeren film, 11 dalda Oscar’a aday olmasına rağmen, üçünü kazanabildi. Marlon Brando’ya verilen en iyi erkek oyuncu ödülünden başka, en iyi film ve en iyi uyarlama senaryo ödülleri. Ancak, Marlon Brando Amerikan hükümetinin ve Hollywood’un kızılderililere karşı yaptığı ayrımcılığı protesto amacıyla ödülü reddetti. Bir bakıma, Marlon Brando’nun filme büyük bir damga vurduğu söylenebilir. Film bir anlamda baştan sona onun oyun gücünün bir resitali gibidir. Sıra dışı makyajı, ustalıkla değiştirdiği sesi ve büründüğü karakteri en ince ayrıntılarına kadar işlemesi uzun süre hafızalardan çıkmayacak bir oyun gücü sergilemesine yol açmıştır.

Michael rolü için yapımcı şirket Sylvester Stallone’yi önerir. Yönetmen Coppola ise Al Pacino’yu tercih eder. Onun iyi bir rol çıkaracağına emindir, nitekim yanılmaz. Al Pacino, kariyerine parlak bir başlangıç yapar.

Aslına bakarsanız, bu iki oyuncunun öne çıkmasına rağmen, diğer sanatçılar da mükemmel bir oyun çıkarırlar. Oynadıkları rolün hakkını verirler.

Film orta seviyedeki birbütçeyle çekilir. Bunun nedeni, yapımcı şirketin yönetmene fazla güvenmediği için, harcama yapmaktan çekinmesidir. Ancak sonuç olağanüstü olur. Alı milyon dolara mal olan film, yapımcısına bütün dünyada 250 milyon doların üzerinde bir kazanç sağlar.

Birçokları gibi biz de bu filmin bir başyapıt olduğunu düşünüyoruz. Bütün büyük klasik eserlerde olduğu gibi burada aslında basit bir öykü anlatılıyor. Tıpkı bir Yunan trajedyasına benzer biçimde, yaşlı bir Kral ve üç oğlu var karşımızda. Karizmatik ve yaşlı Kral, krallığını güçlü ve deneyimli olan en büyük oğluna bırakma niyetindedir. Ancak, cesaret, çabuk ve doğru karar verebilme, soğukkanlılık gibi asıl liderlik vasıfları küçük oğlandadır. Ve bunlar, zaman içinde ortaya çıkacak, ağabeyin aslında beklenen ölümünden sonra, küçük kardeş tam bir lidere dönüşecek ve Kral olacaktır.

Film, gerçekten de Michael Corleone’nin büyük dönüşümünün hikayesidir. Genç, vurdum duymaz ve neşeli Michael, ailenin okumuş tek üyesi, süreç içinde yavaş yavaş, duygusuz, acımasız, sert, ve akıllı bir çete reisine dönüşür. Bunun dönüşme mi, yoksa var olanın uygun ortamda kendini ortaya koyması mı oduğu da pek belli değildir. Çünkü, karakterinin farklılığını, olayları yaşadıkça Michael de algılar ama hiç şaşırmaz. Örneğin hastanede babasını korumak için yaptığı müdahaleler, kendisinden beklenmeyecek davranışlardır. Aile üyeleri onu kutlarken, Mihael’in tepkisi neredeyse sıfırdır. Seyircinin yüreğini hoplatan eylemleri, sanki sıradan işlerdir.

Aynı durum, soğukkanlılıkla lokantada işlediği cinayette de görülür. Ağabeyinin ölüm haberini aldığındaysa artık içi iyice katılaşmışır. O günden sonra zaten acıma duygusunu yüreğinden siler atar. Bu nedenle eniştesini öldürttüğünde,ablasının çığlıklarına ve isyanına karşı koyacak kadar güçlüdür.

Film, Michael’ın “Baba” olarak onaylanmasıyla sona erer. Seyirci de küçük oğul’un artık tamamen Don Corleone’yi aratmayacak bir biçimde onun yerine geçtiğini hisseder. Kuşkusuz bu etkinin yaratılmasında Al Pacino’nun olağanüstü oyununun katkısı inkar edilemez. Ancak filmin neredeyse 3 saat boyunca bu sonucu ilmik ilmik örerek hazırladığını da unutmamak gerekir.

Baba, sinema tarihinin en önemli filmi. Defalarca seyredilmesi gereken, her seyredişte farklı hazların alınacağı, değişik keşiflerin yapılacağı, çarpıcı ayrıntıların yakalanacağı bir film. Dekorları, kostümleri, müziği, öyküsü, kurgusu ve oyuncularıyla tam bir baş yapıt.

Amerika’nın en gizli yönlerinden birine dikkat çeken, yasadışı sermaye birikiminin güç ve şiddet içeren dünyasını, görsel bir şölenle destansı bir havada anlatan, unutulmaz replikleri ve sahneleriyle çoktan kült olmuş tüm zamanların en iyi filmi.

 

Polisiye film önerileri: Gece Vurgunu

Sinemaseverlerin imza attığı senaryolardan tanıdığı Dan Gilroy’un geçtiğimiz yıl izleyici ile buluşan yapıtı “Nightcrawler” medyanın “merkezden” ve “sosyal” olarak dört bir yanımızı sardığı şu günlerde önemli bir not olarak sinema tarihine düşülüyor.

Evinin düzeninden tutun da yaptığı sıradan bir işe yaklaşımdan ciddi derecede obsesif olduğunu anladığımız Louis Bloom ( Jake Glyenhaal ), filmin başından sonuna kadar seyirciyi etkisi altına alıyor. Louis, hiç arkadaşı olmayan, günlerini evinde geçiren bir tip, kendisiyle tanıştığımızda hurda çalıp satarak geçimini sağlamaya çalışıyor. Araştırmaya, özellikle interneti kullanmaya pek meraklı. Hayattaki amacını ararken, tesadüf eseri, bir kazayı çeken amatör habercilerle karşılaşıyor. Yine iyi bildiği internet sularında dolaşıp haberciliğin yolunu yordamını öğrenmeye vakfediyor kendisini. İlk kamerasını alıp kurduğu “şirkete” bir de yardımcı alarak medya dünyasının tepesine ufak ufak tırmanmaya başlıyor. Anlaştığı küçük bir kanalda gösterdiği haberler ilgi çekmeye başlayınca daha fazla sükse için habercilik etiğini bir kenara bırakıyor.

 

Film Gece Vurgunu


Louis Bloom’un iç dünyasını deşifre etmek için, örneğin çocukluk çağını, gençliğini anlatan ayrı bir film çekilse yeridir. Yaptığı işe yaklaşımı, arabasına atlayıp “çalışanıyla” birlikte haber peşinde koşmasını aşırı ciddiye alması ve çalışanına ciddi sınırlar koyması, motivasyon konuşmalarını eksik etmemesi, sırf astıyla arasındaki çizgi kalın bir biçimde çizilsin diye maddi konularda cimri davranması ve insanın gözünü korkutacak derecelere varan sanal alem tutkusu Louis Bloom karakterini hafızamıza bir güzel kazıyor. Jake Gyllenhaal’ın Akademi kurulunca atlanmış performansı son yılların en iyilerinden etiketiyle hafızamızdaki yerini alıyor.

İşin medya boyutu ise izleyeni ayrıca irite ediyor. Reyting uğruna insanların güvenliğini, yayın etiğini hiçe sayan kanal yöneticileri, daha çarpıcı vahşet tabloları yakalamak için habercilik adı altında yapılan kural tanımazlık seyircinin midesini bulandıran unsurlar olarak sıralanıyor. Belki burada sosyal medya eleştirisinin eksik olması dikkat çekebilir. Her geçen dakika çığırından çıkan, faydalı yönleri neredeyse tamamen körelmiş ve ortaya çıkış amacı çoktan unutulmuş olan, linç kültürünün hüküm sürdüğü “sosyal medya”nın filmde tamamen görmezden gelinmesi, “Nightcrawler”ın aksayan yanı olarak göze çarpıyor. Holding medyasının tüm dünyada gücünü önemli ölçüde yitirmeye başladığı günümüzde bu açıdan da bir fırsatı tepmiş oluyor.

“Collateral”dan beri hasret kaldığımız, James Newton Howard’ın müzikleriyle eşlik ettiği, karanlık, tekinsiz Los Angeles sokaklarına doyduğumuz “Nightcrawler”ı sinemaseverlerin es geçmemesi gerek.

Filmin senaryosu da Dan Gilroy’a ait. En İyi Özgün Senaryo Oscar ödüllü filmde müthiş bir performans sergileyen Jake Gyllenhaal’e Riz Ahmed, Rene Russo ve Bill Paxton eşlik ediyor.

Nuri Çınarlı

Polisiye film önerileri – Starsky and Hutch

Diziyi izlemesem de internetten edindiğim bilgilere göre Amerika’da 1975’te yayın hayatına başlayıp 1979’da sonlanan televizyon dizisi “Starsky and Hutch”, aynı isimle 2004’te sinemaya uyarlandı. Bir sahnesinde dizinin iki yıldızı David Soul ve Paul Michael Glaser’a da saygı duruşunda bulunan film, orijinini ne kadar yansıtıyor bilinmez, bu haliyle ise keyifli bir seyirlik sunuyor.

Starsky and Hutch

Hemen başlangıçta, bir süre sonra ortak olacak ikili Ken ve David’in maharetlerini görüyoruz. David Starsky, disiplinli, düzeninden taviz vermeyen, işini ziyadesiyle ciddiye alan bir memur. En büyük handikapı ise teşkilatta efsane olmuş, bu tip filmlerde klişeleşmiş olarak babasının değil de, annesinin gölgesinde kalmak! Ken Hutchinson ise muhbir olarak kullandığı, yasa dışı işlere bulaşmış tiplerle fazla sıkı fıkı olan, polis kimliğiyle dahil olduğu çetelerden nemalanan, mesela kıyıda karşılaştığı cesedi şişer diye görmezden gelip akıntıya bırakmaya çabalayan!, David’in tam zıttı bir karakter. Kendilerinden bıkan Amirleri Doby, ikisinin birbirlerine layık olduklarını düşünüp Ken ve David’i ortak yapıyor. Beklendiği üzere başlangıçta anlaşamayan ikili, Ken’in kurtulmaya çalıştığı, kıyıda buldukları cesedin izini araştırıp bir dizi tesadüf eseri büyük bir uyuşturucu ticaretinin izlerine ulaşıyor. Çeşitli aksilikler yaşansa da işin peşini bırakmıyorlar.


“The Hangover”ın yönetmeni olarak hatırlayabileceğimiz Todd Phillips’in imzasını taşıyan “Starsky and Hutch” başlangıçta iki ortağın zıtlığından faydalanıyor. Bir süre sonra ise bu zıtlık bir mizah unsuru olmaktan çıkıyor. İkilinin araştırma esnasında takındıkları “sert polis” tavırlarının işe yaramaması, kılık değiştirmeleri sonucu girdikleri ruh halleri ve yine soruşturma sırasında yaşadıkları aksilikler filmin ana mizahi unsurları oluyor. Bu açıdan birkaç akılda kalıcı sahneye de sahip. Mesela bilgi almak istedikleri eşcinsel bir tutuklunun Ken’e olan saplantısı, en komik anlar olarak, film bittiğinde de akılda kalıyor. Bir an bile ciddileşmeyen polisiye örgüsü ise daha çok bildik klişelerle eğlenmek üzerine kurulu. Özellikle Ken’in takındığı gamsız tavırlar, ikilinin bir türlü ne karşılarındaki karakterler ne izleyici gözünde istenen ciddiyete kavuşamaması, bildik kalıpların alaya alınması polisiye türüne aşina seyirciler için iyi bir eğlence malzemesi haline dönüşüyor. Yine de filmi, bir süre sonra akıldan uçup gidecek hafif bir seyirlik olduğunu göz önünde bulundurarak izlemekte fayda var.

Filmin senaryosu John O’Brien, Todd Phillips ve Scot Armstrong’a ait. Oyuncu kadrosunda, David rolünde Ben Stiller, Ken rolünde Owen Wilson, son dönemde ülkemizde müzik kariyeriyle değil de giydiği formalarla gündeme gelebilen Snoop Dogg, Vince Vaughn, Fred Williamson, Jason Bateman, Juliette Lewis, Amy Smart, Carmen Electra, Chris Penn ve Molly Sims var.

Nuri Çınarlı

Film eleştirisi: Kiralık Aşk – Fading Jigolo

Woody Allen filmlerini severim ve bu pazar canım bir komedi filmi seyretmek isteyince aklıma ilk Woody Allen‘ın adı geldi. Acaba izlemediğim, gözümden kaçan bir filmi var mıydı diye bir internete bakınmak istedim. Komedi filmi deyince aklıma onun adının gelmesi de ilginç. Sadece ülkemizde değil sanki yurt dışında da artık o kadar kuvvetli komedi oyuncuları görünmüyor beyaz perdede. Woody Allen, Louis de Funes gibi isimler gelmiyor, kısaca gidenin yerine yenisini koyamıyoruz.

 

Woody Allen filmleri - kiralik ask

Türkiye’de gösterime Kiralık Aşk olarak giren orjinal adı ile Fading Jigolo filmini kaçırmışım. John Turturro’nun yazıp yönettiği ve oynadığı filmde Woody Allen karşımıza bir muhabbet tellalı olarak çıkıyor. Hadi canım Woody Allen bir de “P” kelimesi mi oldu demeyin bu yaşda, hayat bu! kimin ne zaman ne olacağı belli olmaz! Ne oldum değil ne olacağım demeli!

Kiralık Aşk filminin hikayesine gelecek olursak, bir kitap dükkanı sahibi olan Warren – Woody Allen – işleri oldukça kötüleşince kitapçı dükkanını kapatmaya karar verir. – Ülkemizde kitap üzerine her kim faaliyet gösteriyorsa Allah’ım sen onları koru!- Ancak Warren, kendi cilt doktorunun bir üçlü fantazi yaşamak istediğini öğrenir ve birden aklına parlak bir fikir gelerek uzun yıllardır yanında çalışan, Fioravante’yi – John Turturro – bir seks partneri olarak öne sürer ve bu işten para kazanabileceklerinin hesabını yapar.

 

Ben senin fahişenim!

Woody Allen‘ın konuyu Fioravante’ye açması, klasik Woody Allen replikleri ile dolu. Bu noktada anlaşılan John Turturro kalemi Woody Allen‘e ödünç vermiş. Hemen hemen Woody Allen‘ın her filminden mutlaka komik bir replik kalmıştır aklımda. Bu filmdeyse aklıma takılan ve beni güldüren replik işte bu oldu: Ben senin fahişenim! Sizin de aklınızda kalan ve sizi anımsayınca gülümseten Woody Allen replikleri varsa yorum kısmına yazabilirsiniz.

Filme dönecek olursak böyle cilt doktoru olur mu demeyin, cilt doktorunu Sharon Stone oynuyorsa daha enteresan şeyler de olabilirdi. Fioravante, cilt doktoru ile birlikte olduğunda bu işte oldukça başarılı olduğunun farkına varır. E insan işini sevince de başarı gelir bilirsiniz ve John Turturro’nun bu alanda adı duyulmaya başlar; olaylar gelişir. Keyifli bir zaman geçirmek için güzel bir film Fading Jigolo yani Kiralık Aşk filmi.

Yahu siz polisiyeyi bıraktınız mı ne oldu diye soracak olursanız aslında Kiralık Aşk filminin içinde ufak bir hikaye de Ortodox bir yahudi olan Mahalle koruma devriyesi Dovi’nin etrafında dönüyor. Bunu da sizin seyrinize bırakalım.

Keyifli seyirler.