Roger Ackroyd Cinayeti - Gerçek Katil 4

Roger Ackroyd Cinayeti – Gerçek Katil 4

Önceki üç bölümde, Roger Ackroyd cinayetinde öne çıkan kişileri, olayların gelişimini ve Hercule Poirot’nun özel soruşturması sonucu, katili, başka mantıklı hiçbir sonucun ortaya çıkarılmasına imkan bırakmayacak şekilde yakalayışını inceledik. Poirot’nun bütün soruları cevaplayan, en ufak açık bile vermeyen mükemmel bir teori oluşturarak, okuyucuyu şaşırtan bir sona ulaşmasının üzerinden yıllar geçti. Bu şaşırtıcı son’a yapılan itirazların yerini, bugün tam anlamıyla bir hayranlık almış durumdadır.

Roger Ackroyd ‘un katili Dr. Sheppard Katil Değildir

Agatha Christie’yi, bu sürpriz final dolayısıyla eleştirenler bile, Hercule Poirot’nun muhakeme kabiliyeti karşısında “pes” ettiler ve onun kuramının su götürmez biçimdeki doğruluğu üzerinde ittifakla birleştiler.

İlk kez, bir polisiye romanda Anlatıcı, katil çıkmaktaydı. Agatha Christie’nin daha sonra da -herşeye rağmen- kullanacağı bu teknik, romanı başarılı ve ünlü kılan en önemli sebepti. Okuyucu anlatıcıya daima güvenirdi. Mesela Balzac romanlarında herşeyi bilen bir anlatıcı vardır. Kahramanlarının geçmişini ruh hallerini ve gelecekte neler olacağını bilir bu anlatıcı. Kendisi asla görünmez, ama herşeyi görür, bilir. Okuyucu neredeyse tanrı katındaki bu anlatıcıya öyle güvenir ki, onun yalan söyleyebileceği aklının kenarından geçmez. Onun kadar olmasa da olayın kahramanlarından birinin anlatımı da güven vericidir. Çünkü, okuyucu anlatıcının dürüstlüğüne samimiyetine inanır. Zaten inanmazsa, okuduğu romandan bir zevk alamaz. Söylediği herşeye kuşkuyla bakılan bir anlatıcı tasavvur bile edilemez. Ama anlatıcının herşeyi inceden inceye anlatması da gerekmez. Bu konuları daha önceki bölümlerde tartışmıştık.

İşte Agatha Christie’nin bir polisiye roman yazarı olarak kurnazlığı ve yaratıcılığı buradadır. O bizim karşımıza ilk kez yalancı bir anlatıcı çıkarmıştır. Dr. Sheppard, bir yalancıdır. Dr. Sheppard, yalanlarını, genellikle eksik bırakma yoluyla söyler. Yani olguların tamamını bize aktarmaz.
Okuyucu, Dr. Sheppard’dan asla şüphelenmez. Çünkü o hikayeyi bize anlatan kişidir. Ama aynı zamanda o, hoş bir insandır. Esprilidir. Ayrıca, mesleği dolayısıyla, köyün ileri gelenlerinden biri olup herkes tarafından tanınır ve saygı gösterilir. Onun, Parker gibi bir uşakla, Paton gibi bir hayırsızla, Blunt gibi bir maceraperestle ve Charles Kent gibi uyuştucu bağımlısı biriyle bir tutulması ve daha fazla şüphe çekici olması imkansızdır. Ve işin en can alıcıo kısmı şudur ki, Poirot tarafından soruşturmaya ortakı edilmiş, bir anlamda  Arthur Hastings’in (Poirot’nun yakın dostu ve maceralarını yazan kişi) yerini almıştır.

Ve en önemli nokta, Dr. Sheppard, cinayet esnasında başka bir yerde olduğunu mükemmel bir biçimde kanıtlamaktadır. Çünkü pek çok tanık, o köşkten ayrıldıktan sonra, Ackroyd’un biriyle konuştuğunu duymuşlardır. Yani, Dr. Sheppard pijamalarını giydiği sırada Ackroyd’un yaşadığına yemin edecek en az dört kişi vardır.

Bütün bunlar bir yana, sadece katilin aynı zamanda anlatıcı olması, ondan şüphe duymamak için en büyük nedendir. Bu tekniğin Agatha Christie’nin başka romanlarında da kullanıldığını yukarda yazmıştık. Ancak, Atrhur Hastings’inkiler de dahil, hepsinin, Dr. Sheppard’ınkinden ayrıldığı önemli bir nokta vardır. Bütün bu romanlarda anlatıcının öznelliği hakimdir. Yani olgular, anlatıcının, örneğin Yüzbaşı Hastins’in prizmasından geçirilerek okuyucuya yansıtılır. O yüzden anlatılanlarda büyük bir yanılsama vardır. Yüzbaşı, asla gerçeği göremez ve  anlayamaz. Oysa, bu kitapta, Dr. Sheppard, neredeyse Balzacvari, herşeyi bilen anlatıcı gibidir.
Agatha Christie, burada kılık değiştirme yöntemini başarıyla uygulamış ve katili, anlatıcının arkasına gizlemiştir. Böylece, okurun gözleri önündeki apaçık bir cinayet vakası görünmez ve güvenilir bir sesle akar gider, o sesten (Doktorun yumuşak, sakin sesi) asla kuşku duyulmaz.

Bu durum, ister istemez çift anlamlı söylemlere yol açar. Bazan Doktor, bu sayede bir takım anlatım oyunları yapar. Ama kitabın tamamında daha derin bir anlatı kurgusu sorunu ortaya çıkar. Mesela, Hastings’te anlatıcının tüm düşünceleri okuyucuya aktarılır. Hastings suçsuz olduğu ve  ne olup bittiğini anlamadığı için bu düşüncelerin hiçbir değeri yoktur. Oysa Doktor’un durumu farklıdır.  Gerçek duygularını asla ifade edemediğinden anlatım tarzı onu zorlar. Bu yüzden gerçeği, ancak çift anlamlı söylemlerle ifade etme imkanı bulur.

Romanda çift anlamlı söylemin en fazla hissedildiği yer, Doktor ile Ackroyd’un en son konuşmalarıdır. Ackroyd’un doktora  şantajcının varlığını açıkladığı o ana gidelim:

Birden gözümün önünde, Ralph Paton ile Bayan Ferrars’ın kafa kafaya vermiş olarak konuştukları an canlandı.  Bir an korkudan titredim. Ya..? Ama olamazdı, olanaksızdı bu. Daha o gün, öğleden sonra Ralph ile konuştuğumda delikanlının ne kadar içten ve candan göründüğünü hatırladım. Saçma! (Sayfa:32)

Okur, buradaki iç sıkıntısının Doktorun Ralph’ten kuşkulanmasıyla ilgili olduğunu düşünür. Bizzat Doktordan kuşkulanmak aklına gelmez. Aslında Doktordaki  bu yürek daralmasının sebebi, Bayan Ferrars’ın ölmeden önce herşeyi Ralph Paton’a açıklamış olabileceği korkusundan başka bir şey değildir.

Uzun lafın kısası, Roger Ackroyd’un Ölümü romanının anlatıcısı bir yalancıdır. Sadece bir kere yalan söylemiş olması bile, ona güven duymamamız için yeterlidir. Çünkü bir kere yalan söyleyen hep söyler. Bir kere yalan söyleyen birine inanmamız için hiçbir sebep yoktur. Ama eğer o bir yalancıysa, o zaman KATİL OLDUĞU DA YALAN OLABİLİR.

İkinci bölümde, kitabın en ünlü kısmı diye alıntıladığımız yere tekrar dönelim.

“Ackroyd çok inatçı biriydi. Bir şeyin yapılması ondan ne kadar ısrarla istenirse, o da onu o kadar şiddetle reddederdi. Gösterdiğim hiçbir gerekçe fayda etmedi. Mektup saat dokuza yirmi kala gelmişti. Odadan ayrıldığımda saat tam dokuza on vardı ve Ackroyd mektubu okumayı henüz bitirmemişti.
Elim kapının tokmağında aklım arkada kalarak bir şey unutup unutmadığımı düşünüyordum. Aklıma bir şey gelmeyince, kafamı sallayıp çıktım ve kapıyı arkamdan kapattım.” (Sayfa:35)

Bu paragrafta, cinayetten hemen sonraki dakikalar anlatılmaktadır. Burada eksik bırakma yoluyla yalan söyleyen Doktor Sheppard, sonlara doğru, yazdığı bu satırlar için bakın ne der:

“Kendimi yazar olarak da bayağı başarılı buluyorum. Şu satırların güzelliğine bakar mısınız? … Bunların hepsi doğru, tamam mı? Ama ya ilk cümleden sonra yan yana birkaç nokta sıralasaydım.  O zaman, aradan geçen on dakika içinde neler olup bittiğini merak eden çıkar mıydı?… Kapıda durup odayı son bir kez gözden geçirdiğimde gerçekten de yapılabilecek başka bir şey kalmamıştı.” (Sayfa: 211)

Son cümlenin de çok dikkat çekici bir çift anlamlı ifade olduğuna dikkat etmişsinizdir umarım.
Görüldüğü gibi doktor tam anlamıyla bir yalancıdır, üstelik bununla övünecek kadar erdemsiz biridir.
Ama o zaman bundan çok muazzam bir sonuç çıkar. Eğer ben yalancı olduğumu söylüyorsam benim yaptığım bütün açıklamalar geçersizdir. Bu bir Epimenedes çelişkisidir.
Eğer Doktor Sheppard bir yalancıysa, yaptığı açıklamalara güvenilemiyorsa, bu durumda kitaptaki tüm açıklamalardan kuşku duymak gerektir.
Aslına bakılırsa, bütün detektif romanlarında anlatıcılar az veya çok kötü niyetlidirler. Romanın doğası gereği yalan söylemek, okurdan bazı şeyleri gizlemek zorundadırlar. Anlatıcı 3. tekil şahıs olsa bile bu durum değişmez. Hangi olguları bize anlatacakları konusunda yapacakları bir seçme ve sıralama bile, bizi yanıltmaya yönelik olacağından, kötü niyetli damgasını yemekten kurtulamazlar. Öyleyse, anlatıcı gerçeği bildiği halde kötü niyetli olma zannı altındayken, sadece bir dedektifin aracılığıyla desteklenen bir çözüme nasıl güvenebiliriz?
Romanın iki bölümlük bir metin olduğundan daha önce söz etmiştik. Birinci bölüm, 1.-20. bölümler arasıdır. Buraya kadar roman daha ziyade günlük biçiminde yazılmıştır. Poirot doktorun yazdıklarını okumak ister ve günlüğü ondan alır. Kalan bölümler, yani 27. ye kadar olup biten herşey, günlüğün iade edildiği gece yazılmıştır. Poirot ünlü suçlamasını yaptıktan sonra, defteri doktora geri veri ve şunları söyler:

“…En iyisi, yazmakta olduğunuz son derece ilginç öyküyü bitirin. Ama eskisi kadar ketum davranmamaya dikkat edin.” (Sayfa: 209)

Doktor evine dönünce, çalışma masasına oturur ve defterini tamamlar. Yazması bittiğinde sabah olmaktadır.

Her iki metin, (1-20 ve 21-27. bölümler) içerik ve izlenim açısından birbirlerinden sadece farklı değil aynı zamanda çelişkilidirler. Birinci metindeki anlatıcı kuşku duyulmayacak biridir. İkinci bölümde ise, git gide artan bir suçlama vardır, anlatıcıya karşı. Genellikle okuyucu 2. metnin büyüsüne kapılır ve orada anlatılanları doğru kabul eder. Ama daha titiz bir okuyucu, gerçek metnin birincisi olduğunu düşünebilir. Ve eğer gerçek metin birincisi ise, o zaman Doktor Sheppard’ı yalan söylemeye iten olay nedir? Neden Doktor, ikinci bölümde yalancı olduğunu itiraf etmektedir?Bütün bu açıklamaların ışığı altında tekrar iddia ediyoruz ki, Doktor Sheppard katil değildir. Olması imkansızdır. Katil, romandaki diğer kahramanlardan biridir ve yıllardır kitabın sayfaları arasında gizlenmeyi başarmıştır.

Dr. Sheppard Neden Katil Olamaz?

Önceki dört bölümde, Agatha Christie’nin “Roger Ackroyd Cinayeti” isimli en ünlü romanını, içerdiği gizem ve tekinsizlik duygusunu da mümkün olduğunca yansıtmaya çalışarak tüm yönleriyle sizlere aktardık. Sadece konusunu ve karakterlerini değil, aynı zamanda dedektif Hercule Poirot’nun çözümünü ve bu çözümün dayandığı ve son derece sağlam görünen dayanakları da birer birer açıkladık. Ve gene tekrar edelim, bu romanı  göklere çıkaranların da, yerin dibine sokanların da birleştikleri bir tek nokta vardır, o da çözümün mükemmelliğidir. Poirot’nun kuramı kusursuzdur. Aslında bu bile, yani kusursuz bir kuramın varlığı bile insanı kuşkuya düşürmüyor mu sevgili okur?Bu kitabı ilk okuduğumuzda çözümün dahiyaneliği karşısında müthiş bir şaşkınlık geçirdiğimizi bilmem itiraf etmeye gerek var mı? Hele o son bölüm, Doktor Sheppard’ın bezgin ve canı sıkkın bir biçimde notlarını yazdığı ve her şeyi itiraf ettiği  o korkunç sabah saatleri bölümü, ne muhteşem bir finaldir. Gerçek, gözümüzün önünde olduğu halde onu neden göremediğimizin bir manifestosudur adeta.

Evet, bu son bölümde, Dr. Sheppard herşeyi itiraf eder. Bir tek şey hariç: Cinayet.

Açıkçası, BU ROMANIN İTİRAF BÖLÜMÜNDE İTİRAF YOKTUR.

Bizi hayretler içinde bırakacak bir şekilde, DOKTOR SHEPPARD KİTABIN HİÇBİR YERİNDE CİNAYETİ İTİRAF ETMEZ. Bu çok şaşırtıcı duruma, Agatha Christie’nin hiçbir polisiye romanında rastlanmaz. Onun romanlarında, her olayın sonunda katiller, şu veya bu biçimde suçlarını itiraf ederler. Oysa bu kitapta Doktor Sheppard, suçunu itiraf etmemek için elinden geleni yapar.
Peki neyi itiraf eder? Baştan beri söylediği yalanları. Bu itiraflardan bir tek şey öğreniriz, o da Doktor’un feci bir yalancı olduğudur. Kitap boyunca mırıl mırıl bize yalan söylemiştir.
Nedir bu yalanlar? Belli başlılarını sayalım:

  1. Bayan Ferrars’ın kocasını öldürdüğünü bilmektedir. Oysa tersini iddia eder.
  2. Bayan Ferrarsın intihar ettiğini anlar ama söylemez.
  3. Bayan Ferrars’a şantaj yapar, kadından aldığı paraları, akrabasından miras kaldı diye açıklar.
  4. Kendisine telefon eden başkası olduğu halde ablasına ve polise (dolayısıyla bize) Uşak Parker’ın aradığını söyler.
  5. Ralph Paton’ın yerini bildiği halde kimseye söylemez.
  6. Köşkün salonundaki camekandan hançeri alır ama bize söylediği sadece açık duran camekanın kapağını kapattığıdır.
Doktorun sıradan, günlük olaylarda da sık sık yalan söylediği bir gerçektir aslında . Şu alıntıya dikkatinizi çekerim.

“Caroline, neden bu kadar erken döndüğümü korkunç merak etti. Merakını gidermek için, gecenin olayları konusunda bir sürü yalan atmak zorunda kaldım, ama sanki yalan söylediğimi anladı gibi geldi bana, tedirgin oldum.” (Sayfa:36)

Şimdi bu kadar yalan söyleyen bir adam cinayet işlediğini itiraf etse ona kim inanır? O bir yalancıdır. Ve muhtemelen, “Cinayeti ben işledim” derken de yalan söylemektedir.
Gerçi, Doktorun Ackroyd’u öldürmüş olabileceğine ilişkin sürüyle ima vardır kitapta. Ama sadece imadır bunlar. Başka bir durumun da kastedilmiş olabileceği çift anlamlı ifadelerdir..
Doktorun, Ackroyd’u öldürmek istemesi, ama sadece istemesi, daha akla yakındır. Yani Fernly Köşkü’ne gittiğinde, içinde böyle bir niyet  vardı denebilir. Ama bu bile, romanda o kadar açık yazılmamıştır.
Kaldı ki, bu itirafın, polis tarafından kabul edilebilir olması da çok su götürür. Çünkü, Poirot’nun varsayımını destekleyecek hiçbir maddi delil yoktur ortada. Maddi delil olmadıkça, tek başına itirafın anlamı da kalmaz. Çünkü itiraf, günümüz modern adalet sisteminde sadece iddianın unsurlarından biridir.

Maddi delil anlamında gerçek sorun, bu kişinin cinayet işleyecek bir durumda olup olmadığını bilmektir. Oysa bu olaydaki (romandaki) hiçbir şey bundan emin olmaya yetmez.Daha önce belirttik: Poirot’nun kuramında iki önemli nokta var. Birincisi diktafon, diğeri ise Dr. Sheppard’a gece gelen telefon. Biz hiçbir kanıta dayanmayan bu iki iddiayı reddederek işe başlayacağız. Bize göre, bunlar Poirot’nun, delice zihninden türemiş çılgınca varsayımlardır ve hiç bir dayanakları yoktur. Bu iddiaları, suçlanan kişinin kabul etmesi, en acemi yargıcı bile ortada herhangi bir kanıt olmadığı gerçeğinden uzaklaştıramaz.

Diktafonu tamamen reddederken, telefon olayını dedektifin açıklamasından daha farkı açıklayacağız. Çünkü telefon gerçekten edilmiştir. Eden kişi bir gemicidir. Gönderdiği cevabi telgrafla, doktorun kendisinden bir hastasına uğramasını ve gece saat onda telefonla durumu bildirmesini istediğini yazmıştır. Ayrıca telefon konuşmasına Caroline da tanık olmuştur. Poirot, telefonun cinayet planının bir parçası olduğuna inanmaktadır. Bu sayede, cinayet mahalline ilk giden kişi doktorun kendisi olabilecek ve şu ünlü diktafonu çantasına kimseye görmeden tıkıştırabilecektir.

Diktafonu silersek, bu telefon konuşmasının aslında çok daha önemli başka bir noktaya karşılık geldiğini görürüz. Çünkü, bizim görüşümüze katılmayanlar, hemen şu soruyu soracaklardır: Peki, Dr. suçsuzsa, o zaman niçin gemicinin telefonunu kapattıktan sonra, ablasına yalan söyleyerek Fernly Köşküne geri gitti?
Bu geçekten esrarengiz bir durumdur ama cevabı vardır.
Oldukça karmaşık olan ve dikkatli bir okuma isteyen bu konunun ayrıntılarına girmeden  önce asıl yapmamız gereken işi yapalım ve doktorun neden katil olamayacağının sebeplerini irdeleyelim:

1.Cinayet Nedeni Sorunu: 
Varsayalım ki, Doktor Sheppard geçekten şantajcıdır. Bu durumda, güvenliğinin tehdit altında olduğunu söylemek, durumu fazla abartmak değil de nedir? Hadi diyelim ki, güvenliği tehdit altında. Cinayet, bu tehditi ortadan kaldıracak mıdır?

Açıkçası, her şantjcı gibi, Sheppard’ın güvenliği tehdit altında filan değildir. Meğer ki şantaj parası çekle ödenmiş olsun. Sheppard’ın banka defterindeki para haraketlerinin yanında herhalde şantajdan gelenler diye bir ibare yoktu.

Ayrıca, Bayan Ferrars bir katildir ve ölmüştür, böyle birinin mektubundaki beyana kim inanır? Bir aşk acısından medet umar duruma düşmemek için savcılık makamının bunun uydurma bir kanıt olduğuna karar vermesi kaçınılmazdır.

Hepsinden önemlisi, yani yukardaki karşı tezler yanlış kabul edilse bile, Ackroyd’u öldürmek, gene de katilin güven sorununu çözmez. Çünkü, pekala, Bayan Ferrars ikinci bir mektup daha yazmış olabilir. Esasen, polise böyle bir mektup yazmış olması daha akla uygundur. Bir şantaj kurbanı, büyük bir şiddetle bundan kurtulmayı arzu ederse sadece sevgilisine açıklama yapmakla yetinmez. Hele hele, intihara karar verdiği için hiçbir riski de kalmamışsa. Sheppard, tek bir suçlama mektubu olduğuna nasıl güvenecektir?  Ve bu durumda Ackroyd’u öldürmenin ne anlamı vardır?

İşin acı gerçeği şudur ki, Poirot’nun suçlamalarını hayretle dinleyen Doktor Sheppard, bu cinayeti neden işlemiş olabileceğini dedektife sorma ihtiyacı hisseder.

“Azizim Poirot…. Bu olay üstüne fazla kafa yormaktan aklınızı şaşırmışsınız. Ben Ackroyd’u neden öldüreyim? Ne gibi bir kazancım olabilir?” (Sayfa: 208)

Bu gerçekten de masum ve şaşırmış bir adamın sorusudur.
Poirot’nun “Güvenliğiniz için,” cevabı, bu cinayete gösterilecek bir neden olarak çok zayıftır.
Burada katilin portresiyle doktorun portresi arasındaki çelişki de ortaya çıkmaktadır. Doktor zayıf ve kararsız bir kişiliğe sahiptir. Katil ise, soğukkanlı ve ince hesapçıdır. Doktorun karakter zayıflığı kitapta başkaları tarafından defalarca vurgulanır.
Poirot, Caroline ve Dr. Sheppard’ın birlikte oldukları bir sırada Paton hakkında yaptıkları şu konuşmaya bir bakın:

“Zayıf karakterli bir çocuk,” dedim.”Ama kötü ruhlu değildir.”

“Öyle diyorsunuz ama,” diye itiraz etti Poirot. “Zaafların sonu nereye varır bilinmez.”

“Çok doğru, ” dedi Caroline. “Bizim James de öyledir. Çok zayıftır. Ben de onu idare etmeyecek olsam…”

Birden sinirlendim. “Rica ederim, Caroline. İşi şahsiyata dökmeden konuşamaz mısın?

“Gerçekten de zayıfsındır,” dedi Caroline istifini bozmadan.

“…. İyi terbiye almasaydın başın beladan kurtulmazdı.”

İşte bu zayıflık, Bayan Ferrars’ın  öldüğünün anlaşılmasından bir iki saat sonra, Ackroyd’un işini bitirmek üzere harekete geçen katilin kararlı ruh haliyle bağdaşmaz.
Doktorun suçun itiraf etmemesi onun suçsuz olduğunu göstermez ama suçlu olabileceği konusunda da derin bir şüphe yaratır.

2.Zaman Sorunu:
Doktorun cinayeti tasarlamak, gereken tedbirleri almak ve araç gereçleri hazırlamak için zamanı inanılmayacak kadar azdır.
O gün Doktorun neler yaptığına bakalım. Sabahı hasta ziyaretleriyle ve muayenehanesinde geçirir 12’ye kadar). Kızkardeşiyle öğle yemeğini yer(1- 1.5 arası). Öğleden sonra komşusu Poirotla sohbete eder. Bir süre kız kardeşiyle oturur. Sonra hasta ziyareti bahanesiyle Ralp Paton’ın yanına gider, (saat 4’e doğru). Ralph’in yanından ne zaman ayrıldığını bilmiyoruz. Çünkü, doktor bunu bize anlatmaz ve Fernly Park’a geçer. Bu sırada saat yedibuçuktur.
Görüldüğü gibi, doktorun boş zamanı, Paton’ın yanından ayrıldığı saat ile,  Fernly Park’a gitmek için evden çıktığı saatin arasında kalan zamandır. Bu da kaba bir hesapla 17 ve 19 saatleri arasıdır.
Bu zaman meselesi önemlidir,çünkü, diktafona bir çalar saat mekanizması eklemek için Doktor Sheppard’ın zamana ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu kompleks aletin NE ZAMAN yapıldığı sorusunun cevabı çok önemlidir.

O güne kadar bir güvenlik sorunu olmayan ve tehdit altında olduğunu o sabah öğrenen Sheppard’ın bu aygıtı çalıştırmayı kavrama süresi pek azdır. Caroline’ın soluk almak için bile zaman bırakmadığı ve fazla yalnız kalma imkanının bulunmadığı bir evde Doktor Sheppard’ın bu karmaşık aleti, hem de 1926 yılında yapabilmesi için topu topu 2 saat zamanı vardır. (Aygıtı çalıştırmayı kavrayacak ve imal edecek. Pes doğrusu!)

3.Ayakizleri Sorunu:
Ackroyd’un Doktor tarafından öldürüldüğü varsayımı sadece cinayet saatini olduğundan daha geç göstermek için yıldırm hızıyla üretilmiş bir aygıta dayanmıyor. Aynı zamanda pencere önünde sahte ayakizleri üretmek için Paton’dan bir çift ayakkabı da çalınmış olması gerekiyor.
Bunun olabilmesi için, kaç inanılmaz olayın bir arada gerçekleşmesi gerekecek, irdeleyelim:
Öncelikle, Paton’ın gelip geçerken uğradığı köye  bir çok çift ayakkabı getirmiş olması zorunludur.  Aksi halde hırsızlığı derhal farkederdi. Sheppard, önceden bilmeksizin bundan nasıl emin olabilmiştir? Doktorun hırsızlık amacıyla hana ikinci bir kez gittiğini daha sonra öğreniyoruz. Bir han odasından, üstelik sahibi de oradayken bir çift ayakkabı çalmak kolay olmasa gerek.
Ayakkabıları kimseye göstermeden dışarı çıkarmak için meşhur siyah çantasını kullandığı varsayılabilir. Ama içinde bir silah ve bir de diktafon olduğuna göre bunun bayağı hacimli bir çanta olduğunu ummak zorundayız(!).
Bütün bunları yapmak çok zordur. Ama imkansız değildir. Yalnız, bir nokta daha var ki, ona inanmanın imkanı yoktur. Soruşturma esnasında öğrendiğimize göre, hava kurudur ve bir su sızıntısı sayesinde ayak izlerini teşhis edebilmek mümkün olmuştur. Eğer cinayeti Sheppard işlediyse, o sırada bunu nasıl öngrmüş olabilir? Bu tamamiyle imkansızdır.

4.Gece Gelen Telefon Sorunu:
Poirot’nun en büyük dayanak noktası.
Sheppard’ın Parker’dan geldiğini iddia ettiği bu telefonun cinayetle çok alakalı ve önemli olduğu konusunda Poirot’la tamamen hemfikiriz. Ancak bizim yorumumuz farklı. Bunu daha sonraya bırakıp, klasik açıklama şemasına geri dönelim. Poirot’a göre, ceset bulunduğu sırada olay yerinde olmak isteyen Doktor Sheppard, hastalarından biri olan ve Amerika’ya giden bir gemi süvarisinden  istasyondan kendisine telefon etmesini istemiştir.  Sonra da bu telefona kız kardeşinin önünde Parker’dan geliyormuş süsü vermiştir.
Doktor, Fernly Park’a geri dönmek için neden bu kadar karmaşık ve riskli bir plan yapmış olsun ki? Bir defa polis, nereden telefon edildiğini hemen bulmuştur. Peki ama ya süvari telefon etmeyi unutsaydı ne olacaktı? Bütün plan altüst olmayacak mıydı? Böylesine karmaşık ve tehlikeli bir atraksiyon yerine çok daha basit yöntemler denenemez miydi?. Mesela doktor, bazı aletlerini unuttuğunu söyleyerek Fernly Park’a geri dönebilirdi. Üstelik kimse de şüphelenmezdi. Basit, güvenilir, hiçbir dış katılıma gerek göstermeyen, sıfır riskli bir yöntem. Böylece bu telefonun ne kadar yararsız olduğu ortaya çıkıyor. Bu da Sheppard’ın suçsuzluğunu gösteriyor. Gerçekten katil olsaydı, böyle bir usule asla başvurmazdı çünkü.
Poirot’nun sunumundaki en büyük risk, cinayet odasına ilk girenlerin Doktor Sheppard ve Parker olmasının garanti edilemeyeceğidir. Pekala evdekilerden diğer bir iki kişi de onlarla birlikte odaya girebilir, ve böylece doktor, sözde diktafonu ortadan kaldırma imkanı bulamayabilirdi. Kısacası plan, bütün olmazlarına rağmen tıkır tıkır işlese bile, burada tökezlemesi kaçınılmaz olurdu.

5.Dr. Sheppard’ın Davranışları:
Cinayetten sonra, Sheppard’ın -eğer katilse- davranışlarına akıl erdirmek mümkün değildir. Polisi, doğru ipuçlarına yöneltmek için neden o kadar çabaladığını anlamanın imkanı yoktur. Ackroyd’un da ölmesinden sonra, doğal olarak, birisinin Bayan Ferrars’a şantaj yaptığını bilen kalmamıştır. Oysa polisi bu şantajdan ve mavi zarftan haberdar eden bizzat Doktor Sheppard’ın kendisidir. Bu açıklamanın ilerde onu ipe götüreceğini düşünmemiş olabilir mi? Bu ancak masum birinin davranışı olabilir. Dolayısıyla, Dr. Sheppard masumdur.

6.Ralph’ın Gizlenmesi Sorunu:
Doktorla Paton’ın ilişkisi de Poirot’nun iddialarını zayıflatır. Bilindiği gibi, Dr. Sheppard, genç adamı bir psikiyatri kliniğinde saklayarak soruşturmadan uzak tutmuştur. Eğer Doktor katilse, Ralph’i saklamasının bir tek anlamı olabilir.: Gerçeği gizlemek. Ama bu ilenihaye sürecek bir saklama olaSheppard bu büyük riske niye girmektedir?maz. Doktor mutlaka bir gün Paton’ı da ortadan kaldıracaktır. Ama ortaya çıkarsa, ki bu risk her zaman vardır ve netekim Poirot adamı bulmayı başarmıştır, o zaman Sheppard tarafından saklandığı anlaşılmayacak mıdır?

7.Suçlama Sonrasındaki Tuhaf Davranışlar Sorunu:
Sheppard’ın Poirot tarafından suçlandıktan sonraki davranışları da bir gariptir.  Kendi güvenliğini sağlamak için soğukkanlılıkla cinayet işlediği varsayılan bu adam,  Poirot’nun çok zayıf temeller üzerine kurduğu ve hiçbir kanıta dayanmayan suçlamalarını inkar etmeyi aklına bile getirmez. En ciddi destek olan telefon konuşmasını Poirot’nun yapmadığı (ama bizim yapacağımız) bir başka şekilde açıklamak mümkün iken, Sheppard buna da sesini çıkartmaz. Ne bir itiraz, ne bir karşı koyma. Tam tersine, o akşam için Poirot’ya teşekkür eder ve koşa koşa intihar etmeye gider.
Fazlasıyla açıklanmaya muhtaç, garip bir davranış tarzı.

Bütün bu inanılmazlıklar Doktor Sheppard’ı aklamaya yeter mi? Bu cinayeti işlemesini imkansız kılar mı?. Bu soruya evete cevabı kolayca verilemez. Ama Poirot’nun suçlamasında da bir çok karanlık nokta bulunduğunu bize kanıtlar.


Kısacası, Sheppard’ın Roger Ackroyd ‘un katil olması mümkündür, ama en az o kadar katil olmaması da mümkündür. Hiçbir jüri, açıklanmaya muhtaç bunca öğeye sahip bu kadar zayıf delillerle ve karanlıkta kalan olgulara bir açıklama bulmaya çalışmadan  Dr. Sheppard’ı idama mahkum edemez. Öyleyse, soruşturma yeniden başlatılacaktır.

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum