Agatha Christie'nin Dedektifi Hercule Poirot'nun Karakteri

Agatha Christie’nin Dedektifi Hercule Poirot’nun Karakteri

Agatha Christie’nin Dedektif’i Hercule Poirot

İngiltere, dünya savaşlarından birincisine Almanya’nın Belçika’yı işgali üzerine, ikincisine ise gene Almanya’nın Polonya’yı işgali üzerine girmişti. Bu yüzden İngilizler, bu iki ülkenin mensuplarına karşı pek bir yakınlık ve sevgi duyarlar.

Agatha Christie 1916 yılında ilk polisiye romanını yazarken, her İngiliz gibi, Belçikalılara karşı büyük bir sempatiyle doluydu. Hatta bunu, vatanseverliğin bir ifadesi olarak görüyordu.Böylece, Hercule Poirot Belçikalı bir mülteci olarak Styles konağında ilk soruşturmasına girişti.

Ancak ne yazar ne de okuyucular açısından Mösyö Poirot’nun zaman ilerledikçe pek de sempatik biri olmadığı ortaya çıktı. Aşırı titiz olan bu adam, gösterişe ve övünmeye çok meraklı biriydi. Kendinden daima iftiharla bahseder, göklere çıkarılmasından mutluluk duyardı. Çoğu kez magaloman tavırlar takındığı da olurdu. Dünya çapında bir şöhret olduğuna inanır, onu tanımayanlara öfkelenir, kızardı. Bazan da sesini çıkarmaz, özellikle kadınlar ve gençler söz konusu olduğunda suskunlaşır, şaşkınlığını ve duyduğu hayal kırıklığını içine atmayı tercih ederdi.

Bencil ve ben merkezli biriydi. Özellikle, arkadaşı Hasthings’i yerli yersiz azarlar, birlikte çıktıkları seyahatlerde adamı neredeyse canından bezdirir, buna karşılık bütün zahmetli işleri ona yaptırmaktan çekinmezdi. Sık sık kendisini Scotland Yard‘ın patronu sanması da ayrı bir komediydi. Neyse ki,  Baş Müfettiş Japp, Poirot’nun koyu bir hayranı ve eşi bulunmaz bir dostu olduğundan onun Scotland Yard’da dilediği gibi at koşturmasına izin veriyordu.

Kabul etmek gerekir ki, Hercule Poirot, dost canlısı biri değildi. Bütün ömrü boyunca bir-iki kişiden fazla arkadaşı olmadı. Bunların da çoğu onun meslektaşlarıydı. Bu kadar az dosta rağmen onları söz ve tavırlarıyla incitmekten geri kalmazdı.  Gerçekten de yalnız  bir insandı. Hiç evlenmedi, çocuğu da olmadı. Bilinen bir akrabası yoktu. Karşılaştığı cinayetler bir yana bırakılırsa, sıradan bir hayatı vardı. Hatta, neredeyse her gün aynı şeylerin belli bir sıra ve intizam ile yapıldığı sıkıcı bir hayattı bu.

Dedikodu yapmayı ve kapalı kapılardan içerde konuşulanları dinlemeyi alışkanlık haline getirmişti. Sık sık yalan söyler, üstelik bir de bunu gururla açıklardı. Yalan söylemesi için, Hasthings’i de zorladığı olurdu. Bir İngiliz beyefendisinin kabul edemeyeceği davranışlardı bunlar. Başkalarının konuşmalarını dinlemekten daha ayıp başka ne olabilirdi?

Tam bir simetri hastasıydı. Düzgün durmayan en ufak cisim bile onu müthiş rahatsız ederdi. Yumurtanın oval biçimi bile, onun için başlı başına bir şikayet konusuydu. Düzen ve intizam onun en büyük saplantısıydı. Bu hastalıklı hal, nesnelerin en ufak bir karışıklığını bile düzeltmeden içini rahat ettirmezdi. Dişçinin bekleme salonundaki sehpada duran dergileri hizaya sokmak, şöminenin üzerindeki bibloları belli bir simetriye göre sıralamak onun birinci vazifesiydi.

Mızmızın tekiydi Agatha Christie’nin Dedektifi Mösyö Poirot. Onun bu yönü, çıktığı yolculuklarda kendini fazlasıyla belli ederdi. Yol boyunca Hasthings’e demediğini bırakmazdı. Soğuk alıp hastalanmaktan çok korkardı. Bu amaçla, abartılı bir biçimde giyinir, battaniyelere sarınırdı. Sık sık da hasta olurdu. Böyle zamanlarda mızmızlığı ve bencilliği iyice artar, dayanılmazlaşırdı. Gösterişe olan merakı, en kötü hava şartlarında bile onun iki dirhem bir çekirdek giyinmesinin sebebiydi. Kırlarda, çamurlu yollarda yürürken bile, ayağını sıkan, küçük, parlak rugan ayakkabılar giyerdi. Bu ayakkabılar doğru dürüst yürümesine engel olsa da onun vaz geçilmezleri arasındaydı.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Mösyö Hercule Poirot, övülmekten hoşlanan, saplantı derecesinde düzenli, bencil, mızmız, gösteriş meraklısı, dostlarını kolayca incitebilen, kendisinin dünyanın en büyük dedektifi olduğuna inanacak kadar megaloman,  kısacası, Agatha Christie’nin deyimiyle “çekilmez” biriydi.

Buna rağmen, nasıl oldu da Hercule Poirot olumlu bir karakter olarak yıllarca yaşayabildi sorusu hemen akla geliyor elbette. Bu sorunun cevabı karakterin orijinalliğinde aranmalı. Bir sapma gibi görünse de Poirot’nun karakterini oluşturan  nitelikler, onun aynı zamanda özgünlüğünü de ortaya koymaktadır. Eskilerin deyimiyle o tam anlamıyla nevi şahsına münhasır bir insandır.

Öte yandan, Mösyönün bir yabancı olması, romandaki işlevini de farklılaştırmıştır. Bu yabancılık hali, onu bazan toplumun dışına itebilmekte, bu da okuyucunun Poirot’ya karşı acıma hisleriyle dolmasına yol açmaktadır. Örneğin, sık sık Fransız sanılması, adının yanlış telaffuz edilmesi bu halin en yaygın olanlarındandır. Mesleği konusundaki yanılmalar, örneğin berber olduğunun düşünülmesi de Poirot’yu hem sevimli, hem de sempatik kılar.

İşlevselliğin en ileri noktası, bir yabancı olarak, alabildiğine aşağılanmasıdır ki, Poirot buna sırf muammayı çözme uğruna sessizce katlanır. En alt tabakadan bir İngiliz bile, onun yabancı olduğunu öğrenince, tavırlarını değiştirmekten çekinmez. Söz ve davranışlarıyla ona değer vermediğini açıkça belli eder.  Hatta ondan, kurbağa, böcek diye bahseder. Bu da aslında Poirot’nun tuhaf soruşturma usullerinden biridir. Yani o yabancı oluşunu, soruşturmasının hizmetinde kullanır. Karşısındakini farkettirmeden sorguya çeker, gafil avlar. İngilizler, onun yanında rahatça konuşurlar. Çünkü Poirot’nun İngilizceye hakim olmadığını sanırlar. Oysa İngilizcesi mükemmeldir, belirgin bir aksanla konuşsa da.

Yabancılık, ters yönden de kurguya etki eder. Poirot, İngilizleri, yaşam tarzlarını, ulusal politikalarını sık eleştirir. Aslında eleştirdiği, İngiliz aristokrasisidir. Agatha Christie, Poirot aracılığıyla, kitaplarında dilediği gibi kendi toplumunu eleştirme ve hicvetme fırsatını yakalamıştır. İngilizlerin açık havaya düşkünlüklerinden tutun, evlerinin soğuk oluşuna kadar pek çok konuyu sık sık diline dolar. Bu nedenle, kalorifer sisteminin olmadığı, sadece dev şöminelerin kullanıldığı eski konaklarda kalmayı hiç sevmez. Ata binmekten, hızlı araba sürmekten hiç hoşlanmaz.

Gene de İngiltere’de yaşayan, ve bu ülkede yaşamaya kararlı olan biri olarak, elinden geldiğince içinde bulunduğu toplumun görenek ve alışkanlıklarını benimsemeye gayret eder. Örneğin, beş çaylarını asla kaçırmaz.  Kahvaltıda ise kakao içer. İngiliz kahvaltısı yapmaktan hoşlanır. Akşam yemeklerine ise çok önem verir. Bu nedenle sık sık dışarda yemek yer. Yemekten sonra likör ya da şeri içmeye bayılır. Ara sıra tabakasından çıkarıp ince ve uzun sigaralarından birini keyifle tüttürdüğü de olur.

Böylece bütün o çekilmezliğine karşı, Poirot’nun aslında bizden biri olduğu gerçeğiyle yüzleşiveririz. O aslında tam bir beyefendi, kibar ve nazik bir insandır. Dostlarına karşı vefalıdır. Kadir kıymet bilir.Arkadaşı Hasthings’i hep özlemle anar. Kendisine yapılan bir iyiliği asla unutmaz. Zaten sayıca çok az olan dostlarının başı derde girdiğinde yardımlarına koşmakta bir an duraklamaz. Şaşılacak bir biçimde duygusaldır. Bir sevgiliden kalan hatırayı yıllarca saklar. Aşka saygı duyar. Gençlere karşı ise müthiş bir müsamaha içindedir. Onlara büyük bir anlayışla yaklaşır, yol göstermeye çalışır.

Hercule Poirot’yu, bütün megalomanlığına rağmen içimizden biri yapan en önemli yanı merhametli oluşudur. Katillerin mutlaka asılması gerektiğine inansa da, herkese iki ker şans verildiğini düşünür. Cinayeti engellemek için bazan elinden geldiğince mücadele verir. Suç işleyeceğini düşündüğü insanları, bu eylemlerinden vaz geçirebilmek için çaba harcar.

Poirot’yu olumlamada ileri süreceğimiz son kanıt ise, onun olağanüstü zeki bir insan oluşudur. Polisiye edebiyatın bütün üstün dedektifleri gibi kıvrak bir zekaya, deha düzeyinde mantıksal analiz yeteneğine sahiptir. Onun bu hayran olunası özelliği, bizi daima hayretler içerisinde bırakır. Aklımıza gelmeyen, hayalimizden geçmeyen cevaplarla, en esrarengiz olayları çözebilen bu dedektifin megalomanlığı ya da buna benzer olumsuz nitelikleri git gide gözümüze batmaz olur.

Evet, o  saplantı derecesinde düzenli birisidir.Ama öyle olmak zorundadır. Çünkü icra ettiği meslek bunu gerektirir. Evet, o bir kendini beğenmişlik abidesidir, çünkü işini dünyada en iyi yapan adamdır. Ondan daha iyisi yoktur. Ortada böyle bir gerçek dururken, kendi kendisiyle iftihar etmemesi, gurur duymaması nasıl düşünülebilir? O, dünyanın en büyük dedektifidir. Bu yüzden de övülmeyi ve itibar görmeyi herkesten daha fazla hak eder.

Yazan: Genco Sümer

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum