Polisiye Kitap Eleştirisi Aşka Vakit Yok

Polisiye Kitap Eleştirisi Aşka Vakit Yok

Geçtiğimiz hafta, kısa bir süre için Türkiye’ye gitmiştim. İlk işim kitabevlerine dalmak oldu. Polisiye kitapların raflarda her zamankinden daha fazla yer kapladığını görmek, benim açımdan çok sevindirici bir gelişmeydi. Polisiye yazarlarımız da okurlarımız da hızla artıyordu. Artık ülkemizde sadece polisiye roman basan Labirent gibi bir yayınevi bile vardı. Çoğunluğu Labirent Yayınevi’nden çıkmış, neredeyse bir bavulun yarısını dolduracak kadar polisiye romanla ayrıldım kitabevinden.

İngiltere’ye döner dönmez, bir iş görüşmesi için Londra’ya gitmem gerekti. Yolda okumak için, Türkiye’den getirdiğim kitaplara uzandım ve Sibel Köklü’nün “Aşka Vakit Yok” isimli romanını seçtim. İnce bir kitaptı. Topu topu 151 sayfa. Gidiş dönüş beş saatlik tren yolculuğu için idealdi. Yorkshire kırlarından Londra’ya doğru süzülen, Agatha Christie’nin bazı tren cinayetlerinin işlendiği bu raylar üzerinde, sadece polisiye basan bir yayınevinin kitabından daha iyi ne okunabilir diye de geçti aklımdan.

Yolculuk saati geldiğinde çoktan kompartımanıma geçmiş, koltuğuma kurulmuştum. Elimde, Sibel Köklü’nün Labirent Yayınevi’nden çıkma kitabı Aşka Vakit Yok’u tuttuğumdan mıdır nedir bilmiyorum, kendimi adeta Şark Ekspresi’nde gibi hissediyordum. Acaba kim kimi öldürecekti? Yoksa 4:50 Paddington Treni’nde olduğu gibi camdan dışarı, yanımızdan geçecek trenlere mi bakmalıydım? Tren, hızlı tren. Vagonlardan birinde cinayet  işlense de bunu görmenin imkanı yok.

Sibel Köklü, kitabın ilk paragrafında, sözü dolandırmadan, doğrudan konuya getiriyor: “Sıkıntılı geçen günün sonunda, televizyonun karşısındaki koltuğa adeta çöken Rüya, baş ağrısını geçirmek için tesadüfen açtığı kanaldaki filmi anlamadan seyretmeye başladı. Filme konsantre olamıyordu çünkü aklı fikri bugün eski bir arkadaşından gelen mesajdaydı.”

Ne yazık ki, “Aşka Vakit Yok” gerek açılış paragrafında oluşturduğu gizem, gerekse kitabın arka kapağında vaad ettiği cinayeti çözme çabaları konusunda yarattığı beklenti açısından bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

Sibel Köklü gayet iyi bir yazar, muhtemelen gazetecilikten geldiğinden olsa gerek kalemi akıcı. Ancak bir polisiye kitap yazıyorsanız ve üstelik bu sadece 151 sayfalık bir polisiye kitap olacaksa, polisiye hikayenin özüne, yani muammaya çok iyi odaklanmanız gerekir diye düşünüyorum. Yazar, açılışta buna yönelmiş gibi görünse de sayfalar ilerledikçe konudan uzaklaşmak, gereksiz bir gevezelikle okuyucuyu sıkmak için elinden geleni yapıyor. Bir yığın gereksiz malumatı okuyucuya aktarmanın, eğer onu muammaya odaklamıyorsa, ne işe yaradığını sormak zorundayız.  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye’den başka hiçbir devlet tarafından tanınmadığını, Ercan Havaalanı’nın çok küçük olduğunu Türkiye’de bilmeyen mi var? Bunları okumak, okura ne kazandıracak?

Kitapta bir çok olgu uzun uzadıya, detaylı bir biçimde anlatılmış. Bir polisiye romanda ayrıntılar, okuyucuyu gizeme/muammaya yaklaştırdığı ölçüde değer kazanır. İşte o zaman o ayrıntılar, o romanda yer almayı hak ediyor demektir. Oysa, Sibel Köklü’nün romanındaki ayrıntıların hikaye ile bir ilgisi/bağlantısı yok. Bu ayrıntılar ne bir atmosfer yaratma,  ne de ipuçlarını ya da hikayenin özünü maskeleme amaçlı. Tıpkı gereksiz malumat gibi, anlamsız ve boş bir gevezelik.

Özellikle kitabın 26. Sayfasında başlayan havaalanı bölümü, beni gerçekten yordu ve yıprattı. Alt tarafı hikayenin kahramanı, İstanbul’dan Kıbrıs’a uçacak. Rüya Hanım’ın İstanbul Havaalanı’ndan Kıbrıs’a ulaşması tam beş sayfanın üzerinde tutuyor. Bu bölümü okurken içimden yeter diye bağırmak geldi.

Her polisiye kitabın polisiyenin altın kurallarına uymasını bekleyemeyiz ancak bir polisiye kitabı da gereksiz detaylarla boğmak da kabul edilemez. Bu, polisiye kitap okuyucusuna yapılan bir ihanettir.
Klasik polisiyenin altın kuralları hakkındaki makalemizi okumak isterseniz buraya tıklayınız.

Kitapda  iyi aktarılamayan bir kaybolma vakası var. Kitabın arka kapağını okumasak bir cinayet işleneceğini tahmin etmek bile imkansız. Çünkü 90. sayfaya geldik daha hala cinayet işlenmedi. Ne zaman cinayet işlenecek ve kahramanımız cinayeti çözmeye çalışacak?

Aslına bakarsanız kahramanımızın cinayet çözmeye filan çalıştığı da yok. Çünkü, olayda bir cinayet olduğu ancak 149. sayfada anlaşılıyor ve kitap 151. sayfada bitiyor.

Roman 3 bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, gazeteci Rüya hanımın Kıbrısa gitmesiyle başlıyor.  Okuduğumuz 69 sayfa boyunca ilk paragraftaki merakımızı giderecek hiçbir gelişme olmuyor. Gizeme odaklanan bir gerilim yerine “hoş bir Kıbrıs tatili” izlenimleriyle yetinmek zorunda kalıyoruz. Tabii, yukarda da değindiğimiz gibi, bir sürü gereksiz ayrıntıya boğularak.

2. bölüm, gazeteci kadının adadan ayrılmasıyla başlıyor. Bu ayrılıkla birlikte esas öykü rafa kalkıyor. 31 sayfa boyunca artık tek meselemiz, Rüya’nın çalıştığı gazetenin satılıp satılmayacağı. Entrika ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok. Olayların gelişmesine de yardımcı değil. Peki neden romanda bu kadar uzun bir biçimde yer alıyor bu satırlar? Hiiç. Öylesine yazılmış ve konmuş oraya. Tıpkı fırında makarna yerken içinden kıymalı börek çıkması gibi bir şey. Herhangi bir romanda bile hoş karşılanmaz bu durum. Kaldı ki, okuduğum bir “polisiye roman”.

Bu bölümde  bir polisiye okuduğumuzu ve cılız da olsa bir muammamız olduğunu son 4 sayfayı okurken hatırlayabiliyoruz. Gazete satışı meselesi alelacele bir yana bırakılıp “Kıbrıs’takiolaylara” ani bir dönüş yapılıyor.

Gazetecinin yeniden Kıbrıs’a gitmesiyle 3. bölüm başlıyor. Toplam 42 sayfaya sığdırılan bu son bölüm, eğer okuduğumuz bir polisiye romansa, beklentileri karşılamaktan çok uzak. Çarpıcı, etkileyici bir final yok. Romanın muamma açısından zayıflığı, gerilimin dozunu düşüren önemli bir etken. Buna bir de ayrıntı bolluğu eklenince metnin okunması keyifli olmaktan uzaklaşıyor.

Bu son bölümde, diğer bölümlere göre ciddi bir üslup farklılığı da dikkati çekiyor. Önceki bölümlerde diyaloglar paragraflara dağılmışken, bu son bölümde konuşmalar, uzun ve tek bir paragrafa sıkıştırılmış. İlk bölümlerdeki rahat ve gevşek anlatımın yerini, son bölümde aceleci, telaşlı bir hava almış.  Yazar adeta bu kitabı 151. sayfada bitirmek zorundayım diye düşünmüş.

Sık sık belirtiyoruz, bir suçun anlatıldığı her roman polisiye değildir. Suç, başka tür romanlarda da yer alabilir, bu o romanı polisiye roman yapmaz. Okuduğumuz kitap da bir polisiye romandan çok serüven romanına benzemektedir.

Sadece polisiye basmak amacıyla yola koyulan bir yayınevinden çıkan ve polisiye bir kitap olarak pazarlanan bu kitap bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Sibel Köklü iyi bir gazeteci ve iyi bir yazar olabilir ancak bu kitabı okuduğumda onun iyi bir polisiye yazarı olmadığı fikrini edindim.  Henüz iyi bir polisiye yazarı değil demek belki de daha doğru olur. Umarım bir sonraki polisiye kitabında, polisiye hikayenin özü, yani gizemi/muamması ile ilgisi olmayan gereksiz detaylara bu kadar fazla yer vermez.

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum