KAN DAVASI: İmdat! Anneme aşığım! Patricia Highsmith

KAN DAVASI: İmdat! Anneme aşığım!

Şebnem Şenyener’in kaleminden:

Polisiye yazarı Patricia Highsmith

Yirminci yüzyılın güçlü kadın polisiye yazarı Patricia Highsmith ya yatakta çok başarılı, ya da
tümüyle berbat bir aşık belli ki. Sık sık evli kadınlara tutulur. Başkaldırdığı “ucuz/pulp” roman türündeki lezbiyenlerin akibetini doğrularcasına, geçtiği hayatlardan geriye intihar edenlerden, başarısız intihar girişimi nedeniyle komaya girenlere, alkolizm ve şiddete düşenlerden, yoğun depresyonla yıkılanlara bir harabe zinciri kalır. Ancak yarım asır sonra günün birinde dobra bir cesaretle durumunun nedenlerini sorguladığında içinden çıkılması imkansız paradoksu tespit ederek dehşete düşer. Annesi Mary’e babasından ayrıldığı için, üvey babasına annesini babasından çaldığı için, babasına da annesini kaçırdığı için kızgındır. Aşkın ihanet ateşi bağrında hiç sönmeden yanıp durur. İfadesini bulduğunda çoğu kez karşılıklı çığlıklar, bögürüşme ve bağırışmadan ibaret dev bir gürültü olur. Sonunda bu gürültünün susturduğu kalbindeki gerçek aşkın isminin konulamayacağını, annesi Mary olduğunu dehşetle farkeder ve kayda geçirir: “Kendi öz be öz anama mı aşığım
yoksa? Aşığım demek ki hem de inanılmaz bir şekilde.”
1942’de “bütün eserlerim bir kadına atıfsız adanmış bir anıt olacaktır” sözleriyle amacını özetler Highsmith. Oturur aşık olduğu evli kadınları baştan çıkarmak için aşk mektupları yazar.
Biri çiçeği henüz burnunda genç, diğeri, deneyimli, yaşını başını almış çoluk çocuk sahibi, iki kadın. Gözgöze
gelir gelmez birbirlerine vurulur. Duygularını karşılıklı itirafa cesaret edebilmek için, birbirlerini biraz daha iyi tanımak niyetiyle Manhattan’dan Utah’a arabayla yola koyulur. Yolculuk esnasında duygular iyice çoşar. Yoğunluk
sathına vurup itiraf noktasına ulaşır. Tam her yere benzeyen bir Amerikan kasabasına geldiklerinde ortaya bir silah çıkar. Silahı genç ve masum olan bulur.  İpek bir iç çamaşırına sarılmış halde. Tanımadan aşık olduğu, başbaşa yolculuğa çıktığı bu çarpıcı kadının valizinde.
Highsmith, “Tuzun Fiyatı” ya da “Carol” isimli romanına, Therese ile Carol’ın ilk gözgöze geldiği,
hayatta bir kerelik anla başlamaz. Bu anı kitabın otuzbeşinci sayfasına saklar. Romana, alelade, her günlük son derece gerçekçi bir mekanın gürültüsüyle başlar. Karşılaşmanın birazdan gerçekleşeceği mağazada, Noel arifesinde, tipik bir öğle vaktidir. Noel’in vızıltılı alışveriş zamanıdır: “Frankenberg’lerin kafeteryasında öğle yemeğinin en civcivli vaktiydi. Uzun masaların hiç birinde boş yer kalmamıştı. Hala akın akın gelen insanlar sebebiyle kasanın önünde tahta bariyerin arkasındaki kuyruk giderek uzuyordu. Tepsileri ellerinde insanlar uzun masaların etrafında sıkışacak ya da kalkacak biriyle boşalacak bir yer bulabilmek için dönüp dolanıyorlardı ama hiç yer yoktu. Tabak çanak, çatal kaşık gürültüsü, sandalyelerin gıcırtısı, yerlere sürten ayakkabıların topukları, her döndüğünde traklayan turnikelerin sesi sanki dev bir makinaya dönüşmüş boş duvarlardan çınlıyordu.”
Hayatın bu böğürüp duran gürültüsünde tam otuzbeş sayfa ilerledikten sonra: “Therese açmakta olduğu kutudan gözlerini kaldırdığı anda, kadın da başını çevirip ona baktı. Uzun boylu ve sarışındı, sırtındaki bol kürk mantonun
önünü beline koyduğu eliyle açmış, zarif bir duruşu vardı. Gözleri gri, renksiz ama ışık ya da ateş gibi kuvvetliydiler. Therese’yi öyle yakaladılar ki başka bir yere bakamaz oldu. Önündeki müşterinin ona bir şeyler sorduğunu duyduğu halde sağır gibi hareketsiz kalakaldı.”

O an kulak kesilir, göz bakar, gürültünün yerini sessizlik alır. Her daim sıradan hayat bir kerelik masala dönüşür.  Highsmith’in kalemi özellikle metnin bu romantik anlarında onun hakiki sesi olur.

Bu sesi duyabilmekümidiyle kısa bir süre önce vizyona giren  “Carol” filmini izlemeye gittim. Homoseksüel
hakları savunucusu, Los Angeles’lı yönetmen Todd Haynes’in Highsmith’in kitabındaki ses oyununu beyaz perdeye yazara sadık kalarak etkin bir estetikle aktardığını söyleyebilirim. Haynes’in girişi Highsmith’in girişi kadar kuvvetli
olmamakla birlikte hayal kırıklığına da uğratmadı beni. Özellikle de “Carol”ı oynayan Cate Blanchet gözlerini Therese’yi oynayan Rooney Mara’ya diktiğinde:“… Kadın hala ona bakıyordu, düşünceliydi bakışları, sanki aklının yarısı orada satın almaya geldiği şeylerdeydi, ve aralarında başka bir yığın satıcı kız olduğu halde Therese kadının ona geleceğini anlamıştı. Kadının yavaş yavaş onun gişesine yaklaşmasını seyretti, kalbi her
geçen anla hızlandı, ve kadın yakınlaştıkça giderek artan bir sıcaklığın yüzüne yayıldığını hissetti. “Şu valizlerden birine bakabilir miyim?” dedi kadın, camekana doğru eğilerek…
Roman, o “tılsımlı” andan sonra tekrar hayata döner, her günlük manzara ve dil içinde tansiyonu
düşürmeden okuru 200. sayfaya taşır. İki kadının ilk defa seviştikleri sayfaya. Carol kolunu Therese’nin boynuna yerleştirir. Vücutları birbirine boylu boyunca, sanki bu an için yapılmışçasına değdiğinde Therese mutluluğu düşünür. Mutluluk, o bütün vücudunu dolanarak bütün adalelerine yayılan, cildinin gözeneklerinden çiçeklenen bir sarmaşık gibidir. Beyaz bir çiçeğin hayalini kurar, karanlıkta ya da suyun altında titreyişini. Sonra insanların neden
cennetten bahsettiklerini merak eder. Bu keyifle uykuya dalar. Gün ağarırken Carol parmaklarını onun saçlarına dolar, ilk kez onu dudaklarından öper. Carol’ın dudakları tenine dokundukça zevk dalgaları ensesinden omuzlarına
oradan boylu boyunca bütün vücuduna yayıldığında, Carol’ı kollarına alır. Ona aşkını ifade etmek için dudakları kımıldar ama kelimeler yerlerini hafızaya bırakıp silinirler. Binlerce hatıra, an, ilk sevgilim ifadesi, ilk bakış, ilk
cümleden itibaren, gülüş, kızgınlık, utanç ne varsa bir yıldızın kuyruğu gibi pırıl pırıl hafızasında canlanır.  Sonra
uzun uzun özlenmiş, istenmiş bu sevişmeden sonra artık Carol’ın tadını öğrendiği dudaklarından “meleğim uzaydan
fırlatılmış meleğim benim
” sözünü duyduğunda odanın dört köşesine bakar Therese.
Etrafın birdenbire iyice aydınlandığını görür. Ve yerinden, bu köşelerden yeryüzüne düşmüş bir melek gibi sorar “burası neresi?” Highsmith’de okurunu cennetten yeryüzüne, hayata, gerçeğe indirir yeniden burada Therese ile birlikte. Carol güler, “burası? Burası Waterloo!” Sigarasına uzanır, “ne berbat değil mi?” Gülümser. Therese, yataktan dirseklerinin üzerinde doğrulur. Carol sigarasını dudaklarının arasına yerleştirir. “Her eyalette bu Waterloo’lardan birkaç tane var değil mi?” der Therese.   
Highsmith’in, çağdaşı, yönetmen Alfred Hitchcock’un sinemasına, yazar Vladimir Nabokov’un Lolita’sına
ilham veren gerçekçiğidir bu.  Tekniği konusundaki ilginç ifadelerinden birinde Highsmith romantisizmi bırakmaz: “yazarın mizacı ve karakteri hikayesinin akışına yansır, mantıklı, mantıksız, yaya, ilham dolu, taklitçi ya da özgün..
Bu duruma “ruhun açılımı” adını verir. Bir de yanına özgürlük yakıştırır: “ama mistik bir hadise değildir de bir nevi
özgürlük neredeyse, düzeni olan bir özgürlüktür
” ifadesiyle.
Romanın basıldığı tarih 1952’de Amerika’da lezbiyenlik hakkında genel kanı olumsuz. Çoğunluk
homoseksüelliği bir hayat tarzından çok psikolojik bir sorun olarak görür. Highsmith de
aşkları hayal kırıklarıyla sonuçlandıkça kendi lezbiyen kimliğini aynı bakışla yorumlar. 1943 yılında aşık olduğu ressam Alella Cornell, Highsmith’le ilişkilerinin bitmesinden sonra 1946’da intiharla hayatına son verir. Bu acıklı
hadiseden bir sonra Highsmith New York sosyetesinin en gözde kadını, radyo yapımcısı Kent’in kızı Virginia’ya aşık olur. Virginia’nın hayat hikayesi aynı Highsmith’in roman kahramanı Carol gibidir. Onun da evliliğinden bir kızı olmuştur. Boşanma davasında kocası, yine aynı Carol’da olduğu gibi, Virginia’nın lezbiyen
ilişkilerini otel odalarından kayda aldırtıp mahkemeye sunarak kızını görmesini engeller. Virginia sonunda alkolizme yakalanır. Alkolün etkisinde Highsmith’e saldırır.  Aşkı harabeye çevirir. Highsmith, Virginia’yı terkeder. Yazar Marc Brandel ile heteroseksüel bir evliliğe niyetlenir. Bunun için psikanaliz ile tedavi olmaya kalkışır. Bu arada
çizgi romanlar yazarak kazandığı bütün parayı psikanalize yatırmak zorunda kalır. O nedenle noelde, romanının genç kahramanı Therese gibi, Bloomingsdale adlı mağazada işe girer. Mağaza’da ona Virginia’yı hatırlatan zarif ve şık, aynı zamanda zengin kadın Kathleen Senna ile karşılaşır. Hatıra defterine o karşılaşmayı şu sözlerle kaydeder: “Onu gördüğüm anda tutuldum, anında dehşete düştüm çünkü ona vurulduğumu o da hemen
anladı.”
 
Sarışın kadın bir bebek satın alıp adını ve adresini faturaya yazarak mağazadan ayrılır.  Highsmith paydos vaktini zor bulur. Koşturarak eve döner ve aşkın ateşiyle bir oturuşta romanın sekiz sayfalık özetini yazıverir. Ertesi gün ateşi kızamık hastalığına dönüşür.  Yıllar sonra sarışın kadınla karşılaşma anını yeniden hatırladığında bir gazeteciye şunları söyler: “Belki de yalnız diye dikkatimi çekti, belki kürk mantosundan, o tarihlerde kürk nadir giyilen bir şeydi, oyuncak bebeklerden birine, belki iki ya da üç tanesine bakmak istedi, gösterdim, sonra faturaya onun ismini ve adresini yazdım çünkü oyuncağın adresine postalanmasını istedi… Curcuna, kalabalık, detaylar, gürültü, sesler, insanlar ve yeni bir tempo – ki iyice hareketliydi- müşterileri, çalışanları ve önemi kendinden menkul yöneticileri izledikçe bitmeyen küçük dramlar deresi gibiydi o ortam.”
 
Karşılaşmadan bir yıl sonra hatıralarına Carol romanına yol açan duygularını şu sözlerle kaydeder: “dün tuhaf  bir
şey yaptım, belki de hayatımda kendimi ilk defa cinayete bu kadar yakın hissettim, aralık ayında gördüğüm ve aşık olduğumu düşündüğüm kadının New Jersey’deki evine gittim.”
 
Böylece psikanalizden de heteroseksüel evlilik hayallerinden de vazgeçer. Derdini üvey babasına yazdığı mektupta heteroseksüel sekse karşı duygularını ifade ederek anlatır : “yüzümde çelik zımpara teli hissi, aşağıda yanlış yerden ırzıma geçiliyormuş duygusu, bunu takiben de ani bir kalın bağırsak hareketi.”
Brandel’le ilişkisini tanımlayan bu özetin ardından hava değişikliği bahanesiyle Londra’ya
gider. Orada yayıncısı Cresset Press’in sahibi Dennis’in evinde kalırken bu sefer yayıncının güzel eşi Kathryn’e aşık olur. Londra’dan ayrılıp İtalya’ya gittiğinde, Kathryn’in de Napoli’ye gelmeye ikna etmek için mektup üstüne mektup döktürür. Kathryn’i nihayet ikna eder. Kathryn kocasını bırakıp Highsmith’in yanına gelir ama ilişki sürmez. Kathryn kocasına döndükten kısa süre sonra kendini öldürür. Derken Ellen Hill’e aşık olur. O da ilişki sürmeyince intihara kalkışır.

Highsmith busefer bir homoseksüel fotografçıya tutulur. Ona bir kadını ya da masum bir erkeği hatırlattığı için vurulduğunu düşünür. Çıplak pozlar verir ama sonra fotoğraflarda kalçalarının çok geniş çıktığından şikayet edip belden aşağısını yırtıp yokeder.  O ilişki de böyle sona erer. Bu arada yazar Arthur Koestler’le bir macerası olur. Bu yüzden hayatını “hep aşık oldum” sözleriyle özetler.

1952’de Carol’ı bitirdiğinde Harper and Bros kitabı yayınlamayı reddeder. Roman aynı yıl Coward McCann tarafından “Tuzun Adı” olarak ve Claire Morgan imzasıyla yayınlanır. “İki Kadına Dair Modern Bir Roman” tanımıyla piyasaya çıkar.
Highsmith romanda karakterlerini idealize ederek özellikle lezbiyen pulp’a ters tipler yaratır:”Therese, kızların birbirine aşık olduğunu duymuş, bu kızların neye benzediğini de görmüş ama Carol ve kendisini buna
yakıştıramamıştı
” ifadesiyle. Hele hele bir lezbiyen romanında “mutlu son” o tarihte duyulmamış, alışılmadık bir şeydir, tümüyle yenidir. Highsmith’in polisiye gerçekçiliğine karşı romantik dileği, içten arzusunun ifadesidir. Piyasa, sonu intihar, akıl hastahanesi, heteroseksüelliğe dönüş, yalnızlık, mutsuzluk ve çaresizlik olan romantik gerçekçi lezbiyen romanlarına alışkındır. 1952’de kitabı basıldığında, sanki kendi hayatına itiraz ediyormuşçasına itiraz eder tipik lezbiyen polisiyesine Highsmith: “romanların homoseksüelleri damarlarını kesmeye, olmadı kendilerini yüzme havuzunda boğarak öldürmeye zorlamaya ya da yalnızlığa ve cehennemden farksız bir depresyona atması haksızlıktır!” şeklinde demeçler verir.
Mutlu sonuna rağmen, Bantam yayınevi, 1953’de romanın “lezbiyen pulp” baskısını yayınlar. Kitabın üzerine “Toplumun Yasakladığı Aşka Dair Bir Roman” ifadesini koyar. New York Times gazetesi “patlayıcı malzeme dolu… içten ve iyi bir ağız tadı ile yazıldığını” vurgulayarak romana övgüler düzer. Ve mutlu son sayesinde kitap o tarihte 25 kuruştan 1 milyon kopya satar.
Aynı, romanda, Carol’ın gözlerini arzulu pırıltılarla Therese’e dikip: “Bir tiyatro oyununu klasik yapan şey nedir Therese?” diye sorduğunda Therese’nin “Bir klasik temel insanlık durumun anlatan şeydir!” sözleriyle verdiği cevaba uygun şekilde, Highsmith’de kendi insanlık halini kaleme alarak bir klasik yaratır.
Therese Carol’dan ayrıldığı sırada hüzünlü anlarından birinde Carol’a çaldığı Scarlatti bestelerinden birinin her yerde çalındığına dikkat eder. “Müzik yaşıyor” diye düşünür, “ama dünya ölü. Müzik de bir gün ölecek
ama dünya yeniden hayata nasıl dönecek? Tuzu nasıl geri gelecek?
”Şebnem Şenyener

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum