Türk Polisiyesinin Bugünkü Durumu

Türk Polisiyesinin Bugünkü Durumu

Türkiye’de polisiye edebiyat uzun yıllar ihmal edildi. Bunu hepimiz biliyoruz.
Hiç yazılmadı değil, Osmanlı’dan başlayarak yakın zamanlara kadar polisiye türde eser veren romancılarımız oldu. Bazıları, polisiye kurguyu en has polisiye yazarlarından çok daha iyi kullandılar. Ama ürettikleri eserler polisiye değildi.

Doğrudan polisiye yazan yazarlarımız ise, çoğu kez asıl kimliklerini gizleyerek yaptılar bunu. Başka adlarla ve çoğu kez para kazanmak kaygısıyla bu tür romanlar yazdılar. Çünkü, edebiyatımızın toplumdaki egemen dili, polisiyeyi küçümsüyor, onu  çabuk okunan, ucuza pazarlanan, çok satan ama edebi hiçbir değeri olmayan bir tür olarak tanımlıyordu.  Bu egemen söyleme göre, toplumumuz onca problemle doluyken, onları anlatmak yerine, bir salonda işlenen cinayetin peşine düşmenin ciddiye alınır hiçbir tarafı olamazdı. Esat Mahmut Karakurt, eserlerindeki edebi değerin yüksekliğine rağmen yıllarca “macera romanları” yazıyor diye hor görülmemiş miydi?

Türk Polisiyesi

Peki ne oldu da son yıllarda, polisiye roman ülkemizde üvey evlat muamelesi görmekten kurtuldu? Hangi sihirli değnek değdi de yazarlarımız, düpedüz konusu cinayet olan romanlar yazmaya başladılar?

Evet, polisiyenin ucuz edebiyat olmadığı sonunda keşfedildi, ülke gerçeklerinin bir polisiye roman yapısı içinde de okuyucuya aktarılabileceği anlaşıldı. Ama bu “ayağı suya erme durumu, polisiyede giderek bir patlamaya nasıl dönüştü? Hadi patlama demesek bile, bu türde yazmada ısrar etme nasıl gerçekleşti?

Aslında sorunun cevabını bulmak çok zor değil. Batı Edebiyatındaki gelişmelere baktığımızda yeterince ipucu yakalayabiyoruz. Batıda polisiye edebiyatı ayrı bir tür olarak ortaya çıkaran iki olgu vardır. Kapitalizm ve işbölümü.

Roman zaten, kapitalizmin bir ürünüdür.  Matbaanın icadı ve kentsoylu bir okuyucu kitlesinin ortaya çıkışı romanın da bir edebi tür olarak kendisini göstermesine yol açmıştır.
Başlangıçtaki romanlar, hemen tüm konuları kapsayacak biçimdeydi. Belirli bir tür ayrımı yoktu. Korku, gerilim, aşk, macera, polisiye, tarihi, psikolojik, romantik ve toplumsal konular tek bir romanda yer alabiliyordu.

19. yüzyıla gelindiğinde ise, türler aşağı yukarı kesin sınırlarla ayrılmış bir haldeydi. Bunun nedenlerinden biri edebi akımlardı. Bir diğeri ise, türlerin gördüğü ilginin büyüklüğüydü. Son bir neden de toplumsal ve endüstriyel gelişmenin bazı türlere daha geniş ve zengin bir anlatım olanağı tanımasıydı. Örneğin sosyal çalkantıların artışı, bu konuda yazan romancıları, diğer türlerden uzaklaştırıp, sadece toplumsal sorunlar üzerine yoğunlaşmalarına neden oluyordu.

Polisiye roman, kent yaşamı geliştikçe bir tür olarak sivrildi. Kentler geliştikçe yeni yeni suç türleri ve suçlular ortaya çıkmaya başladı. Bunlarla mücadele etmek için polis teşkilatları kuruldu. Dedektif romanlarının ilk yazılımları da bu döneme rastladı
Bize gelirsek.

Ülkemize kapitalizm geç girdi ama hızla gelişti. Roman da öyle. Geç geldi ama daha elli yıl olmadan, en yetkin örnekler verilmeye başlandı. Polisiye romanın da Türk edebiyatına ilk kez 1884 yılında merhaba dediğini biliyoruz. Ahmet Mithat Efendi’nin “Esrar-ı Cinayat” adlı romanıyla. Daha sonra, polisiyeye el atan bir kaç yazarımız da oldu. En şaşırtıcı olanları, Peyami Safa ve Kemal Tahir’di hiç kuşkusuz. Ama bu örnekler, h,ç bir zaman yerli bir polisiye geleneği yaratamadığı gibi, yaygın bir hal de alamadı. Üstelik, yukarda adlarını andığımız, edebiyatımızın iki usta kalemi, devrin edebiyat çevrelerinden utandıkları için olsa gerek, yazdıkları polisiye romanlarda  müstear isim kullanmışlardı.

Koskoca bir 20. yüzyıl biterken, kapitalizmde iyi kötü ilerlememize, romanda son derece yetkin eserler vermiş olmamıza ve milyonlarca kişinin yaşadığı kentlerimizde her gün yüzlerce akıl almaz suçlar işlenmesine rağmen polisiye edebiyatımızda hala bir gelişme olmamasının tuhaflığını nasıla açıklayacaktık?

Kapitalizmse kapitalizm, iş bölümüyse iş bölümü, romansa roman, hepsi vardı, fakat polisiye roman yoktu. Çünkü sadece kapitalizmin varlığıyla, kentlerin gelişmesi ve suç oranlarının artmasıyla bağlantılı değildi polisiye edebiyat. Bu ürün gelişimi ve yaygınlığı için, aynı zamanda demokrasinin de olması gerekiyordu. Yani bir suçun araştırılma süreci, demokratik ve şeffaf olmalıydı. İşkence altında alınan itirafla suçun ispatlandığı bir toplumda, polisiye roman yazmak, özentiden başka bir şey olamazdı. Bir polisiye romanda suçlunun ve dedektifin koşulları eşittir. Batı toplumlarında da böyledir. Polis, elinde kuvvetli bir kanıt olmadıkça, suçluluğundan yüzde yüz emin bile olsa, bir kişinin evini, üstünü başını arayamaz, onu karakola götürüp sorguya çekemez. Hatta mahkeme emri olmadıkça ona tek bir soru bile soramaz. Hatta bir tutuklama anında, tutukladığı kişiye sahip olduğu hakları ve konuşmamasının kendisi için hayırlı olacağını bile hatırlatır.
Adli polisin ve jandarmanın suç araştırma yöntemi, zanlıdan kanıta doğru ise, o ülkede en zekice işlenmiş suçların bile ortaya çıkmaması imkansızdır. Polis önce cinayetin muhtemel zanlılarını saptar. Bunu bulmak çok zor değildir. Kavgalı olduğu kişi, alacaklısı, arazi anlaşmazlığı olan akraba, kan davalısı, aldatan ya da aldatılan eşi, maktulün muhtemel zanlılarından biridir. Bu konudaki kanaatin güçlenmesiyle, zanlı üzerinde büyük baskı uygulanır. Buna her türlü şiddet de dahildir. Sonunda zanlıya suç itiraf ettirilir. Polis ya da jandarma, eğer şanslıysa, adam gerçekten katildir ve başta cinayet aleti olmak üzere kanıtları nereye sakladığını da açıklar. Ancak çoğu kez, jandarma da zanlı da şanssız çıkar, işlemediği bir suç zanlının üzerine kalır. Türk Adliye tarihi, poliste işkence altında ifadeyle alınan itiraflara dayanılarak verilmiş mahkumiyetlerle -buna idamlar da dahildir- doludur.
Olası şüphelileri sorgulama, bir araştırmanın ister kurgusal, isterse gerçek olsun, en önemli aşamasıdır. Demokratik bir toplumda bu sorgulama, kurallara bağlı kalınarak ve olabildiğince karşı tarafa az rahatsızlık vererek yapılır. Hatta zanlının isterse  yanında bir avukat bulundurmasına bile ses çıkarılmaz.

Kısacası Batıda polis suçu ortaya çıkarmak, suçluyu yakalamak için uğraşmak, sadece fiziki değil, entellektüel bir zihinsel çaba da harcamak zorundadır. Biz de ise polisin bütün yaptığı, zanlıyı falakadan geçirmekten ibarettir. Batıda polis, önce kanıt arar. Sonra bulduğu kanıtlarla suçluyu keşfetmeye çalışır. Bizde ise, önce zanlı yakalanır. Korkutarak, işkence ederek, suçunu itiraf etmesi ondan istenir. Zanlılar genellikle bu işkenceye dayanamayarak işlemedikleri suçları itiraf ederler. Kısacası bizdeki soruşturma usulü, Ortaçağdaki Engizisyon’un usulünden çok farklı değildir. Daha doğrusu değildi.

1990’lardan bu yana bütün bu antidemokratik uygulamalar geniş bir tartışmaya açıldı. Avrupa  Birliği ile uyum sağlama çabaları içinde, bireysel hak ve özgürlükler alanına giren bu gibi konularda büyük ilerlemeler oldu. Suç, hukuk, adalet, yasa gibi kavramlar üzerine çok şeyler yazıldı ve söylendi. Özellikle son büyük siyasi davalar, yeniden, bireysel hak ve özgürlükler bağlamında, tutukluluk süreleri, masumiyet karinesi, yasa dışı kanıt, demokratik yargılanma konusunda topluma çok şey öğretti. Öte yandan, devlet içindeki yapılanmalar, siyasi cinayetler, mafya hesaplaşmaları, mali skandallar, hristiyanlara ve azınlık mensuplarına karşı girişilen cinayetler ve nihayet PKK terorünün karmaşık yapısı ve bu dikenli alanların yeterince aydınlanmaması, yazarları, yazar adaylarını bu konular üzerinde de düşünmeye sevketti. Zira cinayetler de artık toplumsal bir sorun haline gelmişti.
Türkiye’de polisiye romanların yaygın bir biçimde yazılmasının ve okurlar nezdinde kabul görmesinin temel nedeni budur. Göreli  demokratikleşme ve toplumu sarsan cinayetler/suçlar, yıllardır kapalı duran tozlu, demir kapıyı ardına kadar açmıştır.

 

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum