polisiye podcast çağatay yaşmut olay yeri onur okan

PODCAST: ÇAĞATAY YAŞMUT İLE SÖYLEŞİ

O.O Geçtiğimiz haftalarda İzmir kitap fuarındaydınız ve oğlak yayınevinin standı da oldukça kalabalıktı. Hem diğer polisiye yazarlarıyla bir araya geldiniz hem de okurlarınızlar. Bu bakımda fuar nasıl geçti biraz anlatabilir misiniz?

Ç.Y Kitap fuarlarını bu yüzden çok seviyorum, sadece okurlar ile değil, yazar arkadaşlarımızla da bir araya geliyoruz. İzmir fuarında da böyle oldu, özellikle İzmirli yazar arkadaşlarımızla bir araya geldik. Tabii okur ziyaretleri açısında İstanbul kitap fuarında yaşasan yoğunluk gibi olmuyor, okurlarımızın çoğunluğu İstanbul ve çevresinde olduğu için İzmir ziyaretçi sayısı az olabiliyor. Fakat tanımadığım bir kaç polisiye yazar arkadaşla tanışma fırsatı buldum, onlardan biri Burgu Argat’tı, Cinayet Senfonisi isimli bir romanı var, Nurhan Işkın ile tanışma şansım oldu. Okurların meraklarını gidermek, sorularına cevap vermek çok hoşuma gidiyor. Birlikten kuvvet doğar ya, polisiye yazarlarıyla bir araya geldiğinizde bunu hissediyorsunuz, sohbet ediyoruz, fuar sonrası akşam yemeğe gidiyoruz, polisiye dünyası hakkında muhabbet ediyoruz, belki biraz dedikodu dönüyor.

O.O Fuarlarda ya da okurlarınızla karşılaştığınız her hangi bir ortamda eserleriniz ile ilgili aldığınız en ilginç yorum ne olmuştu, hatırlıyor musunuz?

Ç.Y Şu ana kadar yüz yüze karşılaşmalarımızda ilginç diyebileceğimi bir yorum almadım aslında. Kötü anlamda eleştiride aldığımı söyleyemem. Şöyle bir durum var, birçok okurum ile sosyal medya platformları üzerinden iletişim halindeyiz. Onlar beni takip ediyor ben de onları, bu durumda facebook ya da instagram üzerinden bana yorumları daha çabuk ve hızlı iletiyorlar. Sonra fuar zamanları bir araya geldiğimizde o iletişim kurmanın verdiği samimiyetle güzel sohbetler edebiliyoruz.

O.O Bir romanı ya da bir hikayeyi yazma süreciniz hakkında bahsedebilir misiniz? Bir rutininiz var mı?

Ç.Y Normal işe gider gibi güne başlıyorum. Yıllarca bankada çalıştım, aynı rutine devam ediyorum, sabah kalkıp kahvaltımı yapıyorum sonrasında yazmak için kafeye gidiyorum. Hani ilham perisi gelsin diye beklenir ya, ben öyle yapmıyorum. Zaten bir önceki gün kafamda tasarladığım sahneyi ertesi oturup yazmaya başlıyorum. Sabah saat 10.00dan öğlen 13.00e kadar 3-4 saat yazıyorum ve sonra bilgisayarı kapatıyorum. Sonra günlük ilerimi yapmaya başlıyorum, bu arada aklımda bir yazdığım sahne için fikirler oluşmaya başlıyor. O akşamüstü, sabah yazdıklarımla ilgili notlar alıyorum ve ertesi sabah son haline getirip, üzerinde çalıştığım sahneyi sonlandırıp, bir sonrakine geçebiliyorum.  Rutinim bu ve böylece romanımı bitiriyorum.

O.O Aslında disiplinli bir çalışma.

Ç. Y Disiplinli bir çalışma evet. Romanın yazımı bittikten sonra bir ay ara veriyorum. Bu aranın bitiminde yazdıklarımı okuyor ve düzeltmelerimi yapıyorum. Bu kısımda değişiklikler olabilir. Bu işlemde bittikten sonra üçüncü okumayı gerçekleştiriyorum ama bu okuma daha kısa sürüyor. Her okuma sonrası mutlaka değişecek bir şeyler buluyorsunuz ama ben bu kısımda kendime dur deyip topu editöre atıyorum ve dosyayı teslim ediyorum.

O.O Yazarlığa başladığınızda hep çalışıp hem yazıyorken şimdi, bütün vaktinizi yazarlığa ayırıyorsunuz. Aslında tam zamanlı yazarlık yapıyorsunuz diyebiliriz.  Sadece yazarlıkla geçinmenin zor olduğu bu dönemde maddi kaygılar oluşuyor mu ve bu kaygılar yazma sürecini etkiliyor mu?

Ç.Y Etkilemiyor, çünkü yazarlıktan para kazanılmayacağını bilerek bunu yapıyorum. He para kazananlar var ama kaç tane. Para kazanıyorum aslında kazanmıyorum değil, fakat bu hayatınızı idame ettirecek bir miktar olmuyor.  Kazandığım miktar günlük çay, kahve, kitap gibi masraflarımı karşılıyor. Bu arada eşimin desteği büyük, o çalışıyor. Birde geçmiş iş yaşantımdan kalma bir birikimim var. Bu sebepten bir olumsuz etki görmüyorum diyebilirim.

O.O Yazım sürecinde nasıl besleniyorsunuz?

Ç.Y Çok okumaya çalışıyorum. Türk edebiyatı özellikle okumaya çalışıyorum. Dizi çok fazla izleyemesem de filmlere zaman ayırmaya çalışıyorum. Moda cinayetlerinden örnek vermem gerekirse bir rutinde daha bahsedebilirim.  O romanda din ve tarikat olgusunda bahsetmem gerekiyordu hikaye ilerledikçe deprem ve inşaat sektöründen bahsetmem gerekti. Oturdum din sosyolojisi üzerine okumalar yaptım, Üsküdar’da dolaşıp dergahların etrafındaki havayı anlamaya çalıştım, iş deprem ve inşaat kısmına geldiğinde İTÜ’de doçent bir arkadaşımdan görüş aldım yine okumlar gerçekleştirdim ama bu okumalar ve incelemeler çok derin olmadı. Konu hakkında fikir sahibi olmamı sağladı. Bunu şundan dolayı belirtiyorum, fark ederseniz benim romanlarım sokak polisiyesi, günlük hayat yaşanmakta olan, üçüncü sayfaya konu olan suçları yazıyorum. Hepimizin başına gelebilecek suç öykülerini anlatmaya çalışıyorum. Bu yüzden çok detaya girmeme çalışıyorum. Yeni romanımda ise işçi cinayetlerinden bahsedeceğim. Şu an bu konu üzerine yazılan kaynaklardan okumalar gerçekleştiriyorum.

O.O O zaman yazar adayları için kısaca bir formül oluşmuş oldu. Yazacağınız konu hakkında yüzeysel de olsa bilgi sahibi olmak ve sonrasında disiplini bir şekilde yazmak. Siz burada anlatıcı rolünde olduğunuz içinde konun incelenip iyi anlatılmasına neden oluyor.

Ç.Y Tabi. Ancak polisiye romanı bir toplumsal roman olarak görmemek gerekir. Benim örneklerimden yola çıkarsak, biz romanda katili bulmak cinayeti çözmek istiyoruz. Polisiye okurunu toplumsal konular ile boğmamak gerekir. Okuyucu toplumsal konularda bir şeyler okumak isterse zaten polisiye okumaz. Polisiye neden okunuyor, okur biraz kafa dağıtmak istediğinde, o kaçma kovalamacı içinde yer almak istiyor. O da katili bulmak istiyor. Bu arada tabi ki toplumsal konulardan bahsedebiliriz, ülkemizin gerçeklerinden kaçamayız. Ancak bu bir dengede olmalı. Hem toplumsal konulardan bahsedeceğiz hem de çok derinlere girmeyeceğiz. Ben polisiye romanlara bu tür yükler yüklenmesinden yana değilim. Bence polisiye roman popüler kültürün bir parçasıdır. İnsanları eğlendirmek, keyifli zaman geçirtmek için okunuyor.  Polisiye romanın misyonu insanlara bir şeyler öğrenmek değil bence.

O.O Bu söylediklerinizden bir çıkarım yapıp, şöyle bir ekleme yapmak istiyorum. Polisiye romanların edebi metin olarak okura çok fazla tat vermediği eleştirisi mevcut, polisiye okuru dışında kalan okuyucu kitlesinin bu türe ciddi bir şekilde yaklaşmasına engel bir durum mudur, siz bu konuda ne söylemek istersiniz?

Ç.Y Polisiye romanı, polisiye okuru dışında okuyan çok fazla yok. Edebi lezzet arayanların polisiye roman türünden uzak durduğunu biliyoruz. Dünya edebiyatında metin olarak önemli iz bırakmış bazı eserleri ele alalım. Örneğin suç ve ceza; bu romanda suç hadisesi ele alınır. Ama katilin bir sonraki hamlesini ne olacağı, yakalanıp, yakalanmayacağı gibi merakları uyandırmaz. Bu suçun etrafında karakterin ruhunda yarattığı değişimleri okuruz, o dönemin toplumsal sorunlarını okuruz, karakterin kendi iç hesaplaşmasını okuruz. Polisiye roman, bir muamma yaratmaya çalışır, cinayeti çözmek için düşünmeye sevk eder. Katil kim, şimdi ne yapacak, dedektif ya da polis onu nasıl yakalayacak gibi meraklarımızın oluşur, katilin ya da diğerlerini ruhu nasıl etkilendi gibi konuları pek düşündürmez. Düşündürmemeli zaten, polisiye romana böyle anlamlar yüklenmemeli zaten. Polisiye okuru da bunu istemiyor zaten. Bana insanı anlat demiyor. Şöyle açıklayabiliriz aslında. Kurgu iki türlüdür. Zihinsel kurgu vardır, eylemsel kurgu vardır. Zihinsel kurguda karakter romanda başladığı çizgide devam etmez, değişime uğrar. Bu kurgu türünde derin felsefi yaklaşımlar, psikolojik analizler gözlemleriz. Daha edebi bir metinle karşılaşırız. Eylemsel kurgu ise polisiyede olduğu gibi olaylar eylemler üzerinde ilerler. Polisiye romandan karakter çok fazla değişime uğramaz. Miss marple ya da Hercule Poirot kitabın sonunda her hangi bir değişime uğramıyor. Polisiye roman biraz daha muammayı çözmek ve heyecanı tatmak için okunur öyle de olmalı. Bu sebepten bu polisiye ve edebiyat ayrımı vardır. Derdimiz zaten edebiyat yapmak değildir polisiyede. Polisiye bence edebi değildir, biraz daha popüler kültür ürünüdür. Formüle göre yazılır, muamma yaratmak, suç hikayesi yaratmak ve katili ortaya çıkartıp, adalet teslim etme derdi vardır.

O.O Polisiye roman içinde bir sınır olmalı mı? Belli kalıplar yer almalı? Cinayetin işleneceği yer, mesela hep büyük şehirler mi kullanılmalı, cinayeti çözen her zaman dedektif ya da polis mi olmalı gibi. Yoksa farklılık kazandırmak heyecanı artırır mı?

Ç.Y Farklılık göstermeli ve gösteriyor da zaten. SS Van Dine’ın polisiye hakkında hazırladığı 20 kuralı var mesela. Polisiyeyi bir formüle koymuş ama o zamanların formülü öyleydi. Günümüzdeyse, az önce söylediğim çerçevede olmalı, edebi çerçevede ilerlemeyecek, aşk ya da kişisel duygular olmayacak. Bir cinayeti çözen kadın dedektifiniz var, roman ilerledikçe özel hayatı, duyguları devreye giriyor. Polisiye okuyan biri bu durumdan sıkılır, olayın çözümünü ister, o kadının iç dünyası ile ilgili bir çıkarım bekleseydi Anna Karenina’yı okurdu zaten polisiyede böyle olmamalı. Fakat zaman, mekan, anlatım şekli değişebilir.  Katil en başından açığa çıkarılabilir, aynı Yetenekli Bay Ripley’de, Trendeki Yabancılarda olduğu gibi. Katilin kim olduğunu bilmemize rağmen o romanı okuruz. Orada başka bir heyecan vardır. Dedektifler katilin peşinde bir kaçma kovalamaca içine girer, katili bilseniz de heyecan içinde olursunuz. Burada kalıbın dışında bir anlatım oluşturulmuştur. Kalıbın içine sokmamak gerekir polisiyeyi ancak edebi unsur dediğim gibi çok fazla yer almamalıdır.

O.O Polisiye türünde bazı coğrafyaların ekol haline gelmeye başladığını görüyoruz. Örneğin kuzey polisiyesi, okurların kütüphanelerinde oldukça yer kaplamaya başladı.  Bizim ülkemizde böyle bir ekol yaratma niyeti var mı? Y da böyle bir ekol yaratıp o kalıplar içinde polisiye eserler üretmek doğru olur mu?

O coğrafyadan çok fazla yazar çıkmaya başladı ve pazarlaması çok iyi yapılmaya başladı. Eskiden Martin Beck ve Wallender’i bilirdik, şimdi çok fazla karakter görüyoruz, dizileri çekiliyor, PR çok iyi. Bizde de çok iyi bir PR yapılırsa, yazarlarımız Avrupa’ya tanıtılırsa iyi şeyler olabilir diye düşünüyorum.  Benim okuduğum kuzey Avrupalı yazarların kitaplarını birbirine benzer buldum. Seri katil hikayeleri içeriyordu. Wallender ve Beck hikayelerini bir yana koyarsak. Ancak o kuzeyin gri, puslu atmosferrini çok iyi anlatıyorlar.  Latin Amerika’da siyasi ve mafya, uyuşturucu içerikli bir ekol var, Amerika hala kara roman tarzında devam ediyor. Türkiye’de böyle bir ekol yok. Türkiye’de okurun önce polisiye yazarından ve yazılanlardan haberi olması gerekiyor. Okurumuz bizlere karşı biraz önyargılı, ben Türk polisiyesi okumam diyor ama okuduktan sonrada çok beğeniyor. Benimle ya da Gencoy beyle okumaya başlamış okurlar, desteklemeye devam ediyor, kendi coğrafyamızdan ve kültürümüzden bir şeyler bulunca mutlu oluyor. Okurumuz sadece polisiye değil genel olarak az okuyor maalesef.

O.O Burada en büyük çalışma sizin de üyesi olduğunuz Polisiye Yazarlar Birliğine düşüyor sanırım.

Ç.Y Polisiye yazarlar birliği bu amaçla kuruldu. PR çalışmaları yapmak bizleri yurt dışına duyurmak, yurt dışında buraya yazarlar getirip, etkileşim sağlamak gibi. Polisiye yazarlar birliği çok yeni, bünyesinde yüze yakın yazar var zaman içinde iyi şeyler yapılacağını tahmin ediyorum.  Şu ana kadar yapılmış güzel bir etkinlik kara hafta oldu.

O.O Kendilerine bir mesaj verelim, çalışmalarının devamını bekliyoruz.

Ç.Y Evet, mesela polisiye yazarlarının Kanla Karışık isimli ortak bir antoloji çalışması oldu. Mesela bunun yurt dışına çevrilmesi güzel bir adım olur. Geçen gün elime Yunan polisiye için çevrilmiş antoloji geçti ve ben sadece Petros Markaris’i bilirdim, şimdi 11 tane Yunan polisiye yazarıyla daha tanıştım ve içlerinde bir kaçını sevdim, kitabı çıksa alır okurum.

O.O Biraz Baş komiser Galip’ten bahsedelim. Kadıköy Cinayetlerinde rastladığımız bir durum var. Galip’in kadınlar karşı kafası biraz karışık ve onu biraz utandırdınız. Bunu neden yaptınız?

Ç.Y Hesaplaşma diyelim. Galip ile hesaplaştım. Seri roman yazdığınızda karakter ete kemiğe bürünüyor ve siden rol çalmaya başlıyor. Ona çizdiğinizi çizgiden çıkıyor.  İlk kitapta çok maço bir tavrı vardı, bana kızdılar sorgu odasında çok şiddet kullanıyor dediler, biraz yumuşattım. Üçüncü kitapta ise onu depresyona soktum, şakağına silah dayattım. Dördüncü kitaptaysa onu nasıl yaralayabilirim diye düşündüm ve libidosunu düşürdüm, böylece kadınlar ile sorunları meydana geldi. Bazen cinayeti falan bırakıp cinsel problemlerini düşünmeye başladı.

O.O Kadıköy cinayetlerinde çok hoş kadınlar var ve çok güzel tarif ediliyor, bu güzel kadınları canlandıran hayal gücünüze eşinizin ne yorumu oldu onu merak etti, her hangi bir tepkisi oldu mu?

Ç.Y Herhangi bir tepki almadım. Aslında o konuda çok rahatım çünkü eşim hiçbir kitabımı okumadı.

O.O Öyle mi? (Gülüşmeler) Belki bu sohbet sonrası okumaya karar verebilir.  Yine Galip üzerinden devam edeyim, Galip için bende olmayan özelliklerden bir karakter yaratmak istedim ve bu şekilde meydana geldi demiştiniz, biraz açabilir misiniz?

Ç.Y Yazar yeni bir karakter yarattığında kendinden bazı özellikleri alır ya, bende şöyle düşündüm ve kendimde olmayan bazı özellikleri ona yükledim.  Mesela ben boş zamanımı iyi değerlendiririm. Kitap okur, müzik dinler aklımı oyalayacak bir sürü şey bulabilirim. Acaba boş boş oturmak, hiçbir şey düşünmemek, bilgiden uzak durmak nasıl olur diye düşünüp, bu yaşam tarzını Galip üzerinden h istedim.

O.O Bazen Galip olasınız geliyor mu?

Ç.Y Tabi. Galip maço bir adam, alıp adamı duvara vuruyor. Laf aramızda, çok kızdığım bazı zamanlarda ona imrendiğim oluyor. Ben günlük hayatımda şiddetten uzak duran bir insanım, ufak bir ses yükselmesinde bile bulunduğum ortamdan uzaklaşırım, bir sorunum varsa onu şiddetten uzak bir şekilde çözmek isterim. Bu kadar sakin bir adamsın polisiye nasıl yazıyorsun diyorlar, o da benim hayal gücüm.

O.O Hiç suç işlemenin nasıl bir his olduğunu düşündüğünüz, merak ettiğiniz zamanlar oldu mu?

Ç.Y Hiç olmadı. Bazen soruyorlar, kendini o katilin yerine koyduğun oluyor mu diye, şu ana kadar hiç olmadı. Çünkü ben Galip ile o kadar iç içe durumdayım ki, ben kendimi hep Galip yerine koyuyorum. kendimi adaletin koruyucusu görevinde görüyorum. Niyetim hep suçluları adalete teslim etmek oluyor. Bazen suç işleme güdüsü hakkında fikir yürüttüğüm oluyor. Mesela son yazdığım bir öykü var, ismi Can Sıkıntısı, inşallah kasım ayında çıkacak hikaye kitabımda yer alacak. Benim yaşadığım bir durum bu can sıkıntısı, yazma dışında kalan bazı zamanlarda canım sıkılıyor, bunu yenmek için kitap okuyorum ya da bir şey yapıyorum ama bu öyküde yer alan adam, canı sıkılınca adam öldürüyor ve burada bir katilin gözü ile bakamaya çalışıp, yazdım. Sadece katilin değil, maktulün de gözünden bakmaya çalıştım, emprati yaptım ve birini öldürmek ya da bunu istemek hiç hoş bir şey değil bence.

O.O Galip sizde olmayan özelliklerden oluşan bir karakter ama ekipteki diğer karakterler, örneğin Serdar, Melike ve Mustafa, onları tasarlarken size ne yardımcı oldu, çevrenizdeki insanlardan faydalandınız mı?

Ç.Y Serdar, Mustafa ve Melike tamamen hayal gücüm ile yarattığım karakterler. Çevremdeki kimseden esinlenmedim. Sıfırdan karakter yaratmanın bazı zorlukları var. Yeni yazar adaylarına karakter oluşturma aşamasında hep çevrelerindeki insanlardan bir çıkarım yapmaları önerilir.  O zaman karakter daha ete kemiğe bürünür, başlangıç için iyidir ama o romanda o karakterleri kullandığınızda biter, yeni romana geçtiğinizde mutlaka sıfırdan karakter üretmeniz gerekir. Seri roman yazmıyorsanız hayal gücünüzü kullanıp, yeni karakterler üretmeniz gerekir. Ben bu durumla önceden yüzleşerek çevremdeki insanlardan karakter üretmeden sıfırdan Serdar’ı, Melike’yi yarattım.

O.O Ekim, Kasım gibi yeni bir hikaye kitabı geleceğinden bahsettiğiniz ama roman olarak bizİ bekleyen yeni macera nasıl olacak?

Ç.Y Bundan sonraki planım şöyle; Bundan sonra bir öykü kitabı ve ardından bir roman olacak. Doktor Ceyda’yı kim öldürdü kitabını yazarken suç öykülere yazmak çok keyif aldım ve o yüzden bu şekilde bir planım var ama olurda öykü yazma konusunda tıkanırsam romandan devam ederim. Kasım ayında, üç tane uzun öyküden oluşan bir kitabım olacak, ardından ömrüm olursa felsefe cinayetleri isimli bir romanım çıkacak. Öykü kitabını bu yıl İstanbul kitap fuarına yetişeceğini söyleyebilirim, felsefe cinayetleri isimli romanımsa, 2020 İzmir kitap fuarına yetiştirebilirim diye düşünüyorum. Romanın kurgusu bitti şu an ama roman yazmak ciddi yoran bir iş.

O.O Teknoloji ile aranız nasıl yazım sürecine ya da yazdıklarınıza etkisi nasıl oluyor?

Ç.Y Teknoloji özürlüyüm diyebilirim. Dikkat ederseniz romanlarımda teknolojik konulara çok fazla yer vermiyorum, çünkü zayıfım o konularda.

O.O Teknolojinin gelişimi suçun çözümlenmesi ve suçun önlenmesi konusunda birçok yenilik getirdi. Polisiye bu gelişmelerden nasıl etkilenir?

Ç.Y Artık suç önleme diye bir kavram var hayatımızda. Bazı istatistik verileri ile en çok hangi zaman aralığında, hangi lokasyonda suç işlenir gibi analizler yapılıyor ve önceden kestirme yöntemi ile suç gelişmeden önlenmeye çalışılıyor. Adli tıp içinde bu gelişme çok olumlu yansıdı. Ancak polisiye romanlarına bu gelişmeleri yansıtmaya başladığınızda, polisiye okuru bundan rahatsızlık duyabilir.  Polisiye okuru hala o eski yöntemler ile çözümlenmiş cinayet hikayelerini seviyor, biraz gri hücrelerin çalıştırılmasını bekliyor. Güvenlik kameraları artık evinize kadar takip ediliyorsunuz. Cinayeti çözmek için sadece güvenlik kamerası kullanırsanız okur bir daha sizi okumaz. Bu durumu sadece delil amaçlı kullanırsanız olabilir. Polisiye yazarları için bu durum hem iyi hem de kötü. Dizilerde daha rahat kullanabiliyorsunuz. Polisiye yazarı okur ile romanın başında bir anlaşma yapar, ben bu cinayeti bu şekilde çözeceğim diye anlatır. Ben Galip özelinde konuşursam, okurlarım teknolojiyi nasıl az kullandığımı bilir ama yeni romanımda birden bire teknolojiyi çok fazla kullanmaya başlarsam bir anda okur ile anlaşmayı bozmuş olurum.

O.O Bugüne kadar aldığınız en büyük ve önemli eleştiri ne oldu ve kimden geldi? Sizi en çok eleştiren kimdir?

Ç.Y Benim en büyük eleştirmenim yine kendimim. Bazı yazarlar çok şanslı, eserleri bittikten sonra okutacak, o okuma sabrını gösterecek güvendikleri arkadaşları olabiliyorlar, ama benim öyle değil. Ben dosyayı bitirdikten sonra editörüme ve genel yayın yönetmenine teslim ediyorum.  Kendi eleştirimi kendim yapmaya çalışıyorum bu yüzden. Çok fazla polisiye kitap okuyup, dizi ve film izlediğim için artık önsezi olarak neyin nerede yanlış durabileceğini anlıyor zaten kurgu sırasında müdahalemi yapıyorum. Gelen eleştirileri ele alacak olursak, çok şükür kurgu için kötü bir eleştiri aldığımı söyleyemem. Galip hakkında eleştiriler aldığım doğrudur. Çok fazla şiddet kullandığı hakkında çok yorum gelmişti mesela, buna müdahale ettim ve Galip biraz yumuşadı, bu seferde tanıdığımız Galip olmaktan çıktı. Hatta sorgu odasında bir adama çok sakin davrandı ama adam konuşmayınca, “bakın bu şekilde adam konuşmuyor” demek zorunda kaldı bir hikayede.

O.O Polisiye yazarlarımızdan Sayın Nurhan Işkın’dan bir soru aldık. Kendisi bugüne kadar gördüğünüz, duyduğunuz ya da okuduğunuz en ilginç cinayet hikayesini sormamızı istedi.

Ç.Y Tess Gerritsen’ın Cerrah diye bir romanı vardı, o beni çok etkilemişti. Benim için cinayetin nasıl işlendiğinden çok arkasında yürütülen soruşturma beni ilgilendiriyor. Cerrah bu konuda bana vahşice gelmişti, hatta midem kalkmıştı, bu yazarı okurken hep ön yargılı yaklaşırım. Şu an ilk aklıma gelen bu.

O.O Türk polisiye edebiyatı için neler yapılmalı, sizin fikirleriniz neler?

Ç.Y Daha çok çalışmalı ve daha çok yazmalıyız. Eskiden olsa yayın evi politikaları ya da başka faktörleri ile PR çalışmalarının eksikliğini düşünüp, ne kadar yazsak kar etmez derdim. Bir gün üstadımız Celil Oker ile bir üniversitede söyleşiye katılmıştık, bir soru gelmişti, neden polisiye yazarlarını ve kitaplarını az tanıyoruz ve biliyoruz diye, bende PR çalışması yetersiz demiştim. Celil Oker, hayır az yazıyoruz, daha çok yazmamız gerekiyor demişti. Haklı. Bende artık duruma böyle yaklaşıyorum ve daha hızlı yazıyorum. Artık her yıl bir kitap bitirmeye çalışıyorum. Düşünsenize üç yılda bir kitap yazdığınızda zaten az olan tanınırlığınız daha da azalıyor. Şimdi sık yazmaya başladığımda Galip daha fazla konuşulur oldu. Tanıtımdan çok, daha fazla yazmak önemli diyorum. Kitabı yazdıktan sonrası yazara kalıyor.  Osman Aysu’nun doksandan fazla kitabı var mesela, daha çok yazmak lazım.

O.O Klasik bir soru ile bitirelim. Galip dışında bir karakter yazacak mısınız? Polisiye dışında bir şey yazacak mısınız?

Ç.Y Polisiye dışında bir şey yazmayı düşünmüyorum ve Galip ile yoluma devam edeceğim. Sıfırdan bir karakter yazıp ona adapte olmak zor oluyor. Yeni baştan karaktere çalışmak, analizler yapmak gerekir. Şimdi ben Galip’e o kadar çok alıştım ki, artık o kendini yazıyor zaten, hem bende Galip’i seviyorum ve böyle üç- dört sene daha devam ederiz. Karaktere çok fazla kafa yormuyorum, ben kurgu ile uğraşıyorum, karakterlerim tepkileri kendiliğinde geliyor. İyi tepkilerde alıyorum. Geçen günlerde beni yavaş öldür isimli kitabımı okuyan bir okurum, kafasına silah dayadığı andan sonra ona bir kahve ısmarlayıp, dertleşesi geldiğini söyledi, bir başka okurum yoğurtucu parkından geçerken evlerden Galip’in evini seçmeye çalıştığını iletti. Bir içtenlik yarattı o yüzden memnunum.

O.O Çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik, bizi ağırladığınız için çok teşekkür ederiz.

Ç.Y Ben teşekkür ederim, görüşmek üzere.

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum