Edebi Metinlerin Gerçekliği ve Kuşku

Edebi Metinlerin Gerçekliği ve Kuşku

Polisiye bir kitap ya da bir hikaye ele alalım ve şu soruyu soralım: özen ve dikkatle yazılmış edebi bir metin, kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde açık ve berrak olabilir mi? Diğer bir deyişle, edebi bir metinin kusursuz olması mümkün müdür? Bunu anlamanın tek bir yolu vardır: Edebi metinin bizzat kendisini başlı başına bir yapı olarak kabul ederek, bu yapıyı analiz etmek…

Böyle bir analize giriştiğimiz zaman yazarın kişiliği, dünya görüşü, eğitimi, yaşamı ve sanat anlayışı bizi zerre kadar ilgilendirmez.  Bir eser ortaya çıktıktan sonra, yazarıyla bütün bağları kopar. O artık tek tek her bir okuyucunun kişisel dünyasına dahil olur.

Bazı yazarlar vardır, mesela Refik Halit Karay, herhangi bir nesneyi ya da olguyu, mükemmel bir biçimde tasvir ettikleri konusunda herkes hemfikirdir.  Bu tip yazarlar hemen her okuyucunun kafasında aşağı yukarı aynı imgelerin doğmasına yol açarlar. Fakat, ne kadar açık olmaya ve edebiyat kudretlerini göstermeye çalışsalar da, herkesten aynı sonucu almaları imkansızdır.

Madam Bovary

Biz okuyucular da, dünya görüşümüze, eğitimimize, okuduğumuz kitaplara, çevremize bağlı olarak okuduğumuz tasviri, kafamızda farklı farklı hayaller olarak yeniden yaratırız. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, dünyada bugüne dek kaç kişi okuduysa, o kadar çok Madam Bovary vardır. Çoğu az çok birbirine benzese de, asla birbirinin tıpatıp aynısı olmayan milyonlarca Madam Bovary.

Bir yazarın, romanında kurduğu dünya, gerçek nesnelerden bile oluşsa hayali bir dünyadır. Yazar bu dünyanın efendisi, hatta -daha anlaşılır olması bakımından yazıyorum- Tanrısıdır. Gerçek dünyanın kurallarına uymak koşulu ile -Tanrı da öyledir- kahramanların kaderini istediği gibi çizebilir. Daha ileri giderek, kurduğu dünyanın kurallarını kendisi de saptayabilir, fizik kanunlarını çiğneyebilir. Demek ki bir yazar, Tanrıdan da özgürdür.

Ne kadar özgür olursa olsun, eninde sonunda yazar tarafından kurulmuş bir dünyadır bu. Bu dünyanın eksiksiz bir tasviri okuyucunun metinde yer alan nesneleri, karakterleri ve olguları kolayca kafasında yeniden canlandırmasını sağlar.

Bazan, yazarın mükemmel anlatımından etkilenen okuyucu yazarına öyle güvenir ki, bir çok tamamlanmamış nesne ve olguların varlığına aldırmaz, onları olduğu gibi kabul eder. Aslında genellikle olan budur ve yazarın dehasından çok, okuyucunun tembelliği burada önemli bir rol oynar. Daha dikkatli olan okuyucu ise, eksik kısımları kendi hayal dünyasında canlandırarak tamamlama yoluna gider.  Bir kere bu yola girildi mi, kuşku dünyasına da girilmiş demektir. Artık bu sürek avının okuyucuyu hangi mecralara sürükleyeceğini, sonuçta yazarla aynı noktada buluşup buluşamayacaklarını hiç kimse önceden tahmin edemez.

Edebiyatı bir yana bırakacak olursak, en fazla kuşku duyulacak metinler raporlardır. Bir haber metnine, bir mülakata, bilimsel bir yazıya kuşkuyla yaklaşmak pek aklımıza gelmez. Ama, telefon faturasına, polis ya da jandarma zabıtlarına, onarım raporlarına karşı hep bir kuşku olur içimizde. Özellikle adli zabıtlar, mutlaka defalarca gözden geçirilmesi, karar verme sürecinde asla baştan savma okunmaması gereken yazılardır. Sadece, sonuçta insan hayatını ilgilendirdiği için değil, ama aynı zamanda yazanın öznel bakış açısını içerdiği için, adli zabıtların somut delillerle delillendirilmesi gerekir.

Biraz zorlamayla da olsa, adli zabıtların edebi bir dille yazılması olarak kabul edebileceğimiz polisiye romanlar, işte bu yüzden okuyucunun kuşku duyması gereken edebi metinler arasında ilk sırayı alır. Çünkü bir polisiye roman, diğer türlerine göre, tam bir bütünlükle okuyucuya sunulmaz. Metnin içinde, yer yer karanlık noktalar, gizemli olaylar ve karakterler boy gösterirler. İyi bir yazar, dolayısıyla iyi bir roman, bütün bu eksiği gediği, son sayfada toparlar ve genellikle dedektifin ağzından okuyucuya iletir. Bu bir çözümdür. Yani, cinayeti kim,  nasıl ve niye işledi sorularının akla uygun bir cevabıdır. Ancak bunun olabilecek çözümlerin en iyisi olarak takdim edildiğini ve geride potansiyel olarak yüzlerce olası çözüm imkanının kaldığını unutmamalıyız.

Madam Bovary & Aşkı Memnu

Edebi metinlere kuşkulu yaklaşma açısından polisiyelerin büyük bir deney alanı oluşturmasına rağmen, polisiye olmayan romanların da aynı tasnife tabi olmamaları için bir neden yoktur. Gene Madam Bovary örneğini alacak olursak, Madamın ölümü düpedüz şüpheli bir ölümdür. Bir cinayete kurban gitmiş olma ihtimali her zaman mevcuttur. Benzer bir durum Aşkı Memnu’daki Bihter’in ölümü için de söylenebilir. Romanda bize Bihter’in kendisini tabancayla vurduğunu söyler yazar. Doğru söylediği ne malumdur? Genç kadının cinayete kurban gitmiş olması , intihardan daha makul bir açıklamadır bence. Bihter’i öldürmek isteyen en az dört kişi vardır romanda. Kocası Adnan, kızı Nihal, sevgilisi Behlül, uşak Beşir bu konuda ilk akla gelenlerdir. Hepsinin Bihter’i öldürmek için çok iyi nedenleri vardır. Adnan Bey onurunu kurtaracak, kızı Nihal sevgilisini elinden alan kadından intikamını alacak, Behlül Bihter’in herşeyi ortaya dökmesini engelleyerek Nihal’le evlenebilecek, Beşir ise aşık olduğu Nihal’i yataklara düşüren kadını ortadan kaldıracaktır. Bu kişilere, Bihter’in annesi Firdevs Hanım ve mürebbiye de dahil edilebilir. Bu kadar çok katil adayının olduğu bir yerde cinayet işlenmemesi biraz tuhaf gelmiyor mu size de? Üstelik ortada tabancayla vurulmuş bir kadın varken…

Bir kült film: Blow Up

kuşkuTam bu noktada Antonioni’nin Blow Up filmine bir atıfta bulunmanın zamanı geldi sanırım. Bu film, 1960’ların Londra’sındaki yaşamdan fotoğraflar çeken Thomas’ın gizemli öyküsünü anlatır bize. Thomas, elinde kamerasıyla şehrin içinde dolaşır ve insanların, ağaçların, binaların, meydanların, olur olmaz herşeyin fotoğrafını çeker. Biz onu asıl büyük ve tenha bir parkta fotoğraf çekerken izleriz. Yaşlı insanlar, gizlice öpüşenler, kavga eden çiftler, serseriler, çocuklar, ağaçlar bitkiler uzaktan veya yakından kamerasına takılır. Gözümüze en çok çarpan ise şu zaman zaman tartışır gibi olan çifttir. Thomas onların uzaktan fotoğraflarını çekerken, biz de Thomas’ın yanından onları izleriz. Bir ara çalıların arasında kaybolurlar. Sonra yağmur yağmaya başlar. Londra’ya özgü bir tavırla yavaş yavaş hızlanır. Thomas fotoğraf makinasını kapatıp arabasını park ettiği yere gider. Tabi biz de onunla.
Her profesyonel gibi kendi fotoğraflarını kendisi tab etmektedir. Parkta çektiği resimleri duvara asar ve seyreder. İşte, onlardan birinde, uzaktan çektiği çalılar fotoğrafında bir şey farkeder. Büyüteçle bakar ve çalıların arkasında bir karaltı varmış gibi gelir ona. Fotoğrafı büyütür. Evet gerçekten bir şey vardır ama ne olduğu anlaşılamamaktadır. Böylece fotoğrafı defalarca büyütür. Her büyütüşünde leke de büyümekte ama net olarak görülememektedir. Bütün bunlara rağmen çalıların arkasından yansıyan karaltının bir cesede, özellikle bir kadın cesedine benzediği de inkar edilemez bir durumdur.

Film oldukça karmaşık ve yoğundur. Bugün bile hala anlaşılamayan simgelerle doludur. Bütün bunlar bu yazının konusu olmadığından bizi ilgilendirmiyor. Bizim için burada öne çıkan, gerçeğin en yalın biçimde yansıtıldığı fotoğrafın bile kuşku duyulacak bir nesne olduğunun mükemmel bir sinema diliyle gösterilmesidir. Nitekim, polis devreye girecek ama parkta bir cinayet işlenip işlenmediği asla kanıtlanamayacaktır.

Gerçeğin en fazla ezilip bozulduğu polisiye romanlardaki sonuçlara güvenmek için hiçbir sebebimiz yok. Bütün yazarların yanıldığını söylemek fazla iyimserlik (yoksa kötümserlik mi) olur. Ama bazan yanlış kişiyi katil diye yakalttıkları da bir gerçektir.

Agatha Christie, en esrarengiz romanlarından bir olan Roger Ackroyd’un Ölümü romanında bu hatayı yapmış ve suçsuz bir kişiyi katil diye takdim etmiştir. Bu edebiyat tarihinin kaydettiği en büyük hatalardan birirdir. Gerçek katil, hala kitabın içinde serbestçe geziniyor. Ve biz onu yakalayıncaya kadar da özgürlüğün keyfini sürmeye devam edecek.

Önümüzdeki yazıda Roger Ackroyd’un Ölümü romanının tahliline başlayacağım. Hep birlikte gerçek katili yakalayacağız. Meraklıları için, romanı bir şekilde edinip okumalarını tavsiye ederim.

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum

2 thoughts on “Edebi Metinlerin Gerçekliği ve Kuşku”

  1. Kuşku ve Edebiyat yazınızı okudum. Çok beğendim. İlerleyen günlerde/sevdiğim konulara yönelme fırsatı yakaladığım hoş saatlerde, detaylı tahlille blogda yorum yapmak niyetindeyim. Malum, romanlarda anlatım dolaylıdır, gizemlidir, nesne ambalajda sunulur. Direkt anlatımdan uzak, arka plan kullanılarak okuyanın merakı uyarılır ve boş alanlar bilhassa bırakılır. Üstelik, roman tamamlanınca, yazarı/tanrısı kendisini öldürür, okuyanı etkilemez. Böylece, okuyucu yorumlarıyla romanı daha da geliştirir, bir bakıma yazarın yerine yazmaya devam eder.Yazar dahi kendisinin hiç düşünmediği konularda, okuyucu yorumları okuduğunda sonsuz bir zevk alır. Edebi yazıları çok seviyorum, herkes sevsin istiyorum. Facedekilere şimdilik bir parmak bal da ben sunarak, istedim ki/diyorum ki, mutlaka okuyunuz ve yorumlara katılınız.

  2. Evet, mesajımda verdiğim sözü tutmak üzere kaldığım yerden yoruma devam ediyorum. Edebi metinlerde mutlaka kusurlar vardır, her yazını kuşkuyla okumak yaklaşımınıza da katılıyorum. Ancak, “kusur” yazarın anlatımına ilişkin bir konu olmasına rağmen, “kuşku” yazarın ve okuyucunun ortak eseri romana ilişkin bir husustur. Örnek: Romanında (kahramanı deli falan değilse) maydonozu ceğiz ağacı gibi kuyu kazarak diktiren bir yazar hatalıdır. Ancak, sizin örneğinize uygun olarak, algılamadan kaynaklanan milyonlarca Bovary üretimi yapılacağı, malumun ilamıdır ki, bu tekniği en meşhur yazarlar en iyi bilmekte ve bilhassa eserlerinde kullanmaktadırlar. Okuyucuya gönlünce renkler kullanması için boyama dergisi gibi, düşünmesi, doldurması için boş alanlar bırakırlar. Böylece, romanın okundukça ve yıllar geçtikçe, okuyucu yorumlarıyla mükemmele yaklaşması sağlanır. İlelerleyen günlerde, Roger Ackroyd'un ölümü romanında, yıllar sonra gerçek katilin farklı birisi olduğunu tahlilleriyle açıklayacağınızı biliyoruz. Bu açıklamalar ışığında, bu hususun, yazarın hatası değilde hınzırlığı ve kahramanı Hercule Poirot'a bu hatayı bilhassa yaptırmış olabileceğine odaklanmanızı önersem, bu fikri ne kadar ciddiye alırsınız bilemiyorum.

Yorumlar kapalı.