İyi Polisiye İyi Edebiyattır George Simenon

İyi Polisiye İyi Edebiyattır

Bir süre önce, Polisiye Durumlar’da Ahmet İnce’nin “İyi Polisiye İyi Edebiyat mıdır?” başlıklı bir yazısı yayınlandı.

Yazara  göre, bu sorunun cevabı olumsuzdu. Ahmet İnce, iyi polisiyenin iyi edebiyat olacağına inanmıyor.

Yıllar önce Sanat Olayı dergisi, yazarlar arasında bir soruşturma yapmış ve onlara bu soruyu yöneltmişti. Verilen cevaplardan sonra ortaya çıkan ortak kanaat şuydu: “İyi  polisiye iyi edebiyattır.” Aşağı yukarı 80 yıl önce sona ermiş bu tartışmanın Polisiye Durumlar’da yeniden dillendirildiğini görünce şaşırmadan edemedim.

Acaba Ahmet İnce, Simenon diye bir polisiye yazarından haberdar mıydı? Ve acaba, Belçika’nın Liege Üniversitesinde, her yıl beş-altı doktora öğrencisinin George Simenon’un, hem de çalakalem yazdığı söylenen polisiye romanları üzerine tez verdiklerini biliyor muydu?

Andre Gide’in  “Novellaların Balzac’ı” dediği George Simenon’un Fransızca’nın en iyi birkaç yazarından biri kabul edildiğini de mi hiç duymamıştı acaba?.

Sadece Simenon değil, örneğin, Conan Doyle’un Sherlock Holmes hikayelerinin edebi bir değeri olmadığını kim söyleyebilirdi? Ya modern kısa hikayenin ve polisiyenin babası sayılan Edgar Allen Poe’nin yazdıkları? Onlarda da mı hiçbir edebi değer bulunmuyordu? Aytaşı’nın ünlü yazarı, Wilkie Collins’in polisiye romanları da mı edebi değerden yoksundu acaba? Onun için mi Charles Dickens, yıllarca Collins’in peşinden koşmuş, ondan feyz almaya çalışmış ve ona özenmişti?

Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından Borges’in yazdığı o mükemmel polisiye öyküler de mi “iyi edebiyat” sayılmıyordu? Friedrich Dürrenmat’ın polisiye romanları fazla felsefi olduğu için mi “iyi edebiyat” sınıfına dahil olamamışlardı acaba?

Amerikan edebiyatının en iyi yazarlarından biri kabul edilen, Time dergisi tarafından İngilizceyi en iyi kullanan 100 yazar arasında adına yer verilen, Dashiel Hammet da mı kötü edebiyatçıydı? Kızıl Hasat romanı Amerika’da yazılmış en iyi 100 kitap arasına girerken, birazcık olsun edebi değere sahip değil miydi?

Ahmet İnce, polisiyeyi iyi edebiyat saymamak için 2 gerekçe ileri sürüyor. Birincisi, polisiyenin bilimsel gelişmelere sırtını dayamış bir anlatı türü olmasıymış. İkincisi ise, Van Dine’in polisiyeye getirdiği 20 altın kuralmış.Bu iki gerekçeye biraz daha yakından bakalım.

1. Ahmet İnce, polisiyenin hukuk, kriminoloji , tıp vs. gibi bilimlerden uzak kalınarak yazılamayacağı kanısında. Bunun için ya bu mesleklerden birine sahip olunmalı, ya da bu meslek sahiplerinden etraflıca bilgi alınmalıymış. Dolayısıyla bu, herkesin yapabileceği bir işmiş, edebiyatçı olmaya gerek yokmuş.

Ahmet İnce’ye katılıyorum. Polisiye roman yazmak için edebiyatçı olmaya gerek yoktur. Ama bu, sadece polisiyeye özgü bir durum değildir. Aşk romanı yazmak için de, tarihi roman yazmak için de, psikolojik roman yazmak için de edebiyatçı olmaya gerek yoktur. Aslında edebiyatçılar, roman şiir gibi estetik ürünler yerine, araştırma, inceleme, deneme ve eleştiri gibi alanlarda yoğunlaşırlar. Ve tabii bir de okullarda ders verirler. Buna karşılık, yazarların çoğu, diğer meslek erbabının, hatta mesleksizlerin arasından çıkar. Çok uzağa gitmeğe gerek yok. Şair Ece Ayhan’ın devlet memuru, romancı Erhan Bener’in Emekli Sandığı Genel Müdürü, Aziz Nesin’in subay, Edip Cansever’in Kapalıçarşı’da antikacı olduklarını hatırlamak bile yeterli olacaktır sanırım.

Çok daha çarpıcı bir örnek ise Dostoyevski‘dir. Bilindiği gibi ünlü yazarın mesleği mühendisliktir. Daha sonra roman yazmaya başlamış ve başarısız olmuştur. Büyük eserlerini ise uzun hapislik ve sürgün yıllarından sonra vermiştir. Kısacası, değil polisiye, başka herhangi bir türde roman, şiir, hikaye yazmak için ille de edebiyatçı olmak gerekmez.

Agatha Christie de bir edebiyatçı değildi, Dashiel Hammet da. Ama Borges, edebiyatçıydı. Bu üç yazar da edebi değeri yüksek polisiye eserler yazdılar. Anlaşılan, Ahmet İnce, araştırma ve belge toplama işini fazla önemsemiş, bunu polisiye yazmanın olmazsa olmazı zannetmiş. Oysa bu pratik, bütün türler için geçerlidir. Bir yazarın, aşk romanı yazarken bile araştırma yapması gerekebilir. Örneğin, baş karakter bir kleptomansa, yazarın bu hastalık hakkında kitap okumadan, bazı hasta ve doktorlarla görüşmeden, kısacası “dokümantasyon” toplamadan yazma işine başlaması düşünülemez.

Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, her roman, konusuna ve karakterlerine göre, bilimsel gelişmelere ve “dokümantasyon”a ihtiyaç duyabilir. Ama, polisiyenin bu malzemelere ihtiyacı çok daha fazladır, diye bir itiraz yersizdir. Hatta tam tersine, polisiye, özel yapısından dolayı, “dokümantasyon”a ve bilimsel gelişmelerin katkısına çok az ihtiyaç duyar. Başta Agatha Christie olmak üzere, klasiklerin hiçbirinde böyle bir bilim ya da dokümantasyon  merakı görülmez.

Açık konuşalım, ister klasik ister modern olsun, yazılmış polisiye romanların büyük çoğunluğunda bilimsel çalışmalar hiçbir işlevsellik taşımaz. Bu işlev Agatha Christie’de sıfırdır. En iyi bildiği bilim alanı olan farmokolojide bile son derece basit bilgilerle yetinmiştir. Balistik ve parmak izine ilişkin katkılarsa nerdeyse sabittir.

Eh, Agatha Christie’yi çıkartınca geriye zaten ne kalır ki?

Kuşkusuz genelde roman, bilgisiz, eğitimsiz, cahil, entelektüel bir birikimi olmayan insanlar tarafından yazılmaz. Yazarın belli bir konuda (hapishanede, askerlikte, yabancı bir ülkede, zehirler konusunda) bilgi ve tecrübesinin olması, onun yazma işini kolaylaştırır. Bilgisinin olmadığı konuları da araştırarak öğrenecektir elbette.

Polisiye yazarının  belli bir entelektüel birikimi ve bazı konularda deneyimi varsa, dokümantasyona, bir aşk romanı yazarının duyduğu ihtiyaçtan daha fazla ihtiyaç duyması gerekmez. Çünkü, yapacağı üretim, suç ve katilin kimliğiyle sınırlıdır. Ne Halit Ziya gibi uzun karakter tahlilleri yapacak, ne de Attila İlhan gibi, olayların geçtiği mekanları uzun uzadıya tasvir edecektir. Hatta bunları yapmasına bile gerek yoktur. Masasının başında oturup, bir muammaya odaklanması ve sonra bunu edebi bir dille kaleme alması yeterlidir. İşte ancak edebi bir dil kullanmazsa, yazdıkları bir snopsise, bir zabıta raporuna benzer.

Bu noktada, polisiyenin bilimsel gelişmelere bağlı olmadığı da ortaya çıkar. Daha doğrusu, bir bağlılık varsa, bu, diğer türlerden ne azdır, ne de fazladır. Adli bilimlerdeki gelişmeler, polisiyeyi olumsuz yönde etkileyebilir. Ama bu gelişmelere romanında yer verip vermemek yazarın elindedir. Örneğin, Agatha Christie, Doğu Ekspresi’nde Cinayet romanında, parmak izi tespitiyle çok kolayca çözülebilecek bir cinayeti, treni ıssız bir yerde kara saplatmak suretiyle her türlü bilimsel gelişmenin etkisinden uzak tutmayı denemiş ve başarmıştır.

Ahmet İnce ise bize, Catham‘ı örnek gösteriyor, onun Kötü Ruh kitabı için 2 sene kriminal araştırmalar yaptığını söylüyor. Catham’ın yaptığı acaba sadece polisiye yazarlarına özgü bir durum mu?  Hiç de değil. Diğer tür yazarlarının da benzer çalışmalar yaptıkları sıkça görülmüştür. Örneğin, Arthur Hailey, Akşam Haberleri romanını yazmak için isyancı gerillalar arasında bir yıl  yaşamıştı, hem de 67 yaşında. Aslında bu, yazmanın doğal sürecidir. Bir yazar bilmediği bir şehri, tanımadığı bir insanı, tanığı olmadığı gelenekleri, yaşamadığı ilişkileri nasıl anlatabilir ki? Gezmeden, araştırmadan, okumadan, insanlarla görüşmeden bir eser ortaya konabilir mi? Hemingway, İspanya İç Savaşı’na muhabir kimliğiyle katılmasaydı, İspanya’da geçen büyük romanlarını yazabilir miydi? Thomas Mann, Buddenbook Ailesi’nde aslında kendi ailesini anlatmamış mıydı? Doyle, Sherlock Holmes’ü yaratırken tanıdığı bir üniversite hocasından esinlenmemiş miydi?
Demek ki, bir yazar ancak kendi yaşadıklarını ve bildiklerini yazabilir. Yaşamamışsa, bilmiyorsa, araştırır ve öğrenir. Yazar adaylarına bol bol kitap okumalarının öğütlenme nedeni budur.

2- Ahmet İnce’ye göre, Van Dine tarafından getirilen  “20 kural”, polisiyenin iyi edebiyat olmasını engellemiştir.

“Aslında polisiyenin ta günümüze kadar edebiyattan sayılmamasının nedenlerinin arasında, Van Dine ve onun çağdaşı (Ronald Knox, Raymond Chandler vb.) bazı yazarların, polisiye yazma esaslarına getirdiği ağır kurallar vardır. Bu kurallar, polisiyeyi bir nevi sinopsis veya film senaryosu kıvamına getirmektedir. Eserleri, hiçbir toplumsal etken ve ahlaki nedenleri irdeleme gereksinimini içermeden, sadece katili bulma matematiğine göre işleyen Agahta Christie’nin romanlarının bazıları dahi, S. S. Van Dine’ın yirmi kuralının bazılarını ihlal ettiği konusunda eleştirilmektedir.”

Polisiye Edebiyatta  Van Dine ilkelerinin tamamı hiçbir zaman kesin kurallar haline gelmemiştir. Bu kuralların birkaç tanesi önemlidir sadece. Zaten aklı başında hiç bir yazar, önüne bu kuralları koyup romanını yazmaz, yazmamıştır. Bu nedenle bu kuralların işlevselliği fazla değildir.
Ama gene de bazılarının, bir polisiye romanı polisiye yapan özellikler taşıdığını inkar edemeyiz. Örneğin katilin ana karakterlerden biri olması. Ya da, okuyucudan hiçbir şeyin gizlenmemesi. Romanın sonunda katilin ortaya çıkması…

Bu gibi kurallar, polisiyenin olmazsa olmazlarıdır. Van Dine ilkelerini okumamış olan biri bile ister istemez bu esasları göz önüne alarak romanını ya da hikayesini yazmak zorundadır. Aksi halde yazdığı polisiye olmaktan çıkar, polisiye kurgudan yararlanan farklı türde bir metne dönüşür.

Herhalde, Edgar Allen Poe’nun Van Dine’ı okuduğunu kimse iddia edemez. Oysa, PoeMorg Sokağı’ndaki Cinayet‘te 20 altın kuralın çoğunu -tabii bilmeden ama doğal olarak-  Van Dine’den 70 yıl önce uygulamıştır.

Bu kuralların hiçbir toplumsal ya da ahlaki irdeleme içermemesi, o kurallara uyularak yazılan yapıtları neden edebiyat dışı bırakıyor? Bunu anlamak çok zor. İlla bir edebi eserde, toplumsal ya da ahlaki irdelemeler mi, olmalı?  Ancak onlar olduğunda mı eser, edebi bir nitelik kazanmaktadır?

Bu sorular bizi edebiyatı yeniden tanımlamaya yöneltiyor. Edebiyat nedir?

Edebiyat, en yalın tanımıyla, düşünce, duygu ve hayallerin, sözlü veya yazılı olarak, güzel ve etkili bir biçimde anlatılması sanatıdır.

Siz ister bir suç muammasını güzel ve etkili bir dille ve estetik bir lezzet içerisinde anlatabilirsiniz, isterseniz suça ilişkin toplumsal ve ahlaki bir analizi. Amacınız bilgi vermek, okuyucuyu aydınlatmak olmadığı sürece yazdığınız edebi bir metindir. Ne kadar iyi bir edebiyat olacağı ise sizin yeteneklerinize kalmıştır.

Van Dine de polisiye romanlar yazmıştır.Kendi kurallarına sımsıkı bağlı olarak hem de. Bu kitaplar bir başyapıt olmasa da, edebi açıdan kötü oldukları asla söylenemez. En azından edebi oldukları konusunda anlaşma sağlamamız gerekir. Ben sadece Doğan Hızlan‘ın Van Dine polisiyesi için yargısının ne olduğunu yazayım, herhalde yeterli olacaktır:  “Tek kelimeyle, ustaca örülmüş bir edebiyat metni”

Ahmet İnce’nin Raymond Chandler‘e yaptığı haksızlığı da yazmadan edemeyeceğim. Chandler’in “20 Kural” olayında hiçbir katkısı yoktur. Bütün günah Van Dine’e aittir. Chandler, çağdaşı Dashiel Hammet gibi polisiyeye gerçekçiliği getirmiş, edebi değeri son derece yüksek romanlar yazmıştır.

 

Sonuç olarak, Ahmet İnce’nin öne sürdüğü argümanlar, iyi polisiyenin neden iyi edebiyat olmadığını açıklamıyor. Polisiyenin doküman toplayarak yazılabilen, sırtını bilimsel çalışmalara dayayan bir anlatı türü olduğu iddiaları havada kalıyor. Böyle olması da çok doğal. Çünkü, günümüzde polisiye, bir edebi yazı türü olarak edebiyatın tam merkezine yerleşmiş durumda. Roman sanatının ölmeye başladığı bir çağda, ayakta kalabilen tek tür:polisiye.Genco Sumer

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum