Polisiye Hikaye Yılbaşı Gecesinde Cinayet

Polisiye Hikaye Yılbaşı Gecesinde Cinayet

Kısa Polisiye Hikaye, Percule Hoirot macerası:

O yılbaşı gecesi Bay Percule Hoirot, Lord Maxwell’in Uxbridge yakınlarındaki konağına davetliydi. Aslında, Hoirot’nun arkadaşı olan Baba Lord Richard Maxwell uzun yıllar önce ölmüş, yerine büyük oğlu Charles geçmişti. Charles’la Hoirot’nun arası başlangıçta pek iyi değildi. Fakat sonraki günlerde, kaybolan aile mücevherlerinin bulunmasında Hoirot’nun büyük yardımı dokunması üzerine yeni lordun baba dostuna olan bakış açısında da önemli bir değişiklik olmuştu. Gerçi bu olayın da üzerinden yıllar geçmişti. Çok güzel bir kadınla evli olmasına rağmen hiç çocuğu olmayan Lord hazretlerinin yaşı ellisine merdiven dayamıştı.

Karı koca yıllardır, modern araç ve gereçlerle donatılmış ama gene de eskimeye yüz tutmuş görkemli bir konakta oturuyorlardı. Biraz içine kapanık bir adam olan Charles, pek ortalıkta görünmeyi sevmese de sık sık dostlarıyla evinde buluşmaktan pek hoşlanırdı. Birçoklarına göre, mütevazi toplantılar tertip etmekte üzerine yoktu.

Kuşkusuz, ünlü dedektif Hoirot’nun katıldığı bir yemek asla mütevazi bir toplantı diye nitelenemezdi. Neyse ki, ünlü dedektif bundan habersizdi ve büyük şöminenin başındaki geniş ve rahat koltuğuna kurulmuş, en çok sevdiği işi yapmakla meşguldü: İnsanları incelemek.

Havada tuhaf bir elektrik seziyordu. Bütün o samimi tavırlara, cömert kahkahalara, eğlenceli sözlere rağmen, sanki gizlenen , özellikle kendisinden gizlenen bir şey vardı bu loş salonda. Bu yüzden kendisini hiç iyi hissetmiyordu. Viktorya döneminde donup kalmışa benzeyen bu konağa çok gelip gittiği olmuştu. Ama hiç böyle huzursuzluk duyduğunu hatırlamıyordu. Evet, durumunu en iyi anlatan sözcük buydu: Huzursuzluk.

Oysa, huzur içinde olmasını sağlayacak her şey vardı bu konakta. Bir kere çok iyi ısıtılmıştı. Gürül gürül yanan şömineden başka, radyatörler de el değmeyecek kadar kızgındı. Dışardaki keskin ayazın sesi çatılarda dolaşıyor ama içeri asla giremiyordu. Odalar da son derece rahattı. Lord Richard zamanındaki su tesisatı olmayan, o soğuk ve tozlu odaların yerinde yeller esiyordu. Şimdi neredeyse konforlu bir otel havası vardı burada.

Doğrusu, Maxwel’lerin ahçıları da mükemmeldi. Bay Hoirot, uzun yıllardır böylesine enfes bir kestaneli hindi yediğini hatırlamıyordu. Şarabın yılını ise, ayıp olmasın diye sormamıştı. Lezzeti, konağın mahzeninin en mutena yerinden alındığını zaten yeterince belli ediyordu.

Lord hazretleri elli yaşında olmasına rağmen, bu akşam biraz daha yaşlı görünüyordu. Gözlerinin kızarıklığı, uykularının da düzenli olmadığının bir göstergesiydi. Neşeli bir hali vardı ama arada bir durgunlaşıyordu. Bu durgunlaşma halleri, Hoirot’nun gözünden kaçmamıştı. Sanki aklı başka bir yerdeydi. Aslında adama haksızlık yapmamak lazımdı. Çünkü Noel sabahı beklenmedik bir olay olmuş, konağın emektarlarından yaşlı uşak Brent geçirdiği bir kaza sonucu ağır yaralanmış, kısa bir süre sonra da ölmüştü.

Yaşlı adamın, konağın iki kulesinden birine tırmanıp en üstteki odaya çıkması ve orada dengesini kaybedip aşağıya düşmesi herkesi çok üzmüştü. Bir kaç gün sonra, köyde, onu birinin ittiğine dair sevimsiz bir söylentinin patlak vermesi ise Lordu bayağı telaşlandırmıştı. Ancak, yerel polis olayın bir kaza olduğuna emindi ve bu tür köy dedikodularına aldırdıkları pek söylenemezdi. Gene de içi rahat etmeyen Lord hazretleri, kendince küçük bir soruşturma yapmadan duramamış, bu yüzden bir kaç geceyi uykusuz geçirmişti. Sonunda o da ikna olmuş ve yerel polisin kararını kabullenerek konuyu fazla kurcalamadan kapatmıştı.

Maxwell konağında yaşayanlar bu beklenmedik ölüm yüzünden Noel’in nasıl geçtiğini anlayamamışlardı. Olay bir kaza da olsa herkesi sarsmıştı. Lord ve karısı, yılbaşı gecesi davetini bir ara iptal etmeyi düşünmüşlerse de Percule Hoirot’ya karşı ayıp olacağından vaz geçmişlerdi. Hem, geldiği zaman olayı ünlü dedektife anlatıp fikrini alabilirlerdi. Lord Charles’a göre, Hoirot bu tür meselelere farklı açılardan bakabilen bir adamdı.

Ancak, Lord Maxwell dedektifle konuşmayı yılbaşı ertesine bıraktı. Daha ilk günden konuğunu sık boğaz etmek istemiyordu. Nasıl olsa Hoirot’nun Middlesex kırlarından Londra’ya dönmesi birkaç günü bulacaktı. Hele bu kar yağışı devam ederse, süre daha da uzayabilirdi.

Kazayı gazetelerde okuyan ve Lord Maxwell’in kendisiyle bu konuyu yarın konuşacağını bilen Percule Hoirot, konuklardan Bay Conrad’la daha önce tanışmıştı. Bildiği kadarıyla adam ressamdı. Lord Maxwell’in karısı Catherine’in uzak bir akrabasıydı ama kadın onu herkese “kuzenim” diye tanıtıyordu. . Otuz yaşlarında, oldukça hoş bir adamdı. Hoirot, onda kadınları cezbeden gizemli bir çekicilik olduğunu düşünüyordu.

Diğer konuk Patrick Roth ise doktordu. Harley Caddesi’ndeki kliniklerden birinin sahibiydi. Söylendiğine göre, işinin uzmanı bir adamdı. Akıl hastalıkları konusunda modern tedaviler uygulamasıyla tanınmıştı. Altmış yaşlarındaydı ama yaşını hiç göstermiyordu. Kısa kesilmiş saçları ve ince beyaz sakalıyla eski moda bir aktör havası vardı onda. Sürekli rol yapar gibi konuşuyordu. Belki de bu onun mesleği icabı takındığı bir tavırdı. Doğrusu, bu tavrın ona yakışmadığını söylemek oldukça zordu.

Dördüncü ve son konuk, tek bir şekilde tanımlanabilirdi: Çok güzel bir kadın. Ünlü tiyatro oyuncusu Brenda Cawendish’i başka türlü ifade etmek mümkün değildi. Hoirot, geçen kasımda Palace Tiyatrosu’nda onu izlemiş, perde kapandığında, uzun uzun ayakta alkışlamıştı. Bu hiç de Bay Hoirot’ya uygun bir davranış değildi. Nasıl büyük bir heyecanla ayağa fırlayıp, avuçlarını patlatırcasına alkışladığına o da daha sonra çok şaşırmış, koca salonda kimsenin kendisini görmediğini ümit ederek usulca yerine oturmuştu. Özellikle, o sırada sevgili arkadaşı Fasthings’in yanında olmaması dolayısıyla Tanrıya şükretmeyi de unutmamıştı.

Konukların hepsi Hoirot’dan daha önce gelmişlerdi Maxwell konağına. Onların çoğu, Noel’i Viktorya döneminden kalma bir malikanede geçirmekten hoşlanan, eski usul İngiliz geleneklerine bağlı insanlardı. Oysa, son zamanlarda çok tercih edilen bir yöntem değildi bu. Gençlerin önemli bir kısmı tatilde ya da eğlence yerlerinde kutlama yapmaktan daha fazla zevk alıyorlardı. Aileleriyle büyük bir masaya oturup brüksel lahanası ya da kaz ciğeri yemek onlara cazip gelmiyordu.

Konuklar arasında tek istisna Dr. Patrick Roth’du. Yaşlı başlı olmasına rağmen, o da eski geleneklere şiddetle karşıydı. Noel yemeğinden nefret ettiğini bilmeyen yoktu. Bu konuda bir kaç yazı da yazmıştı kimi dergilerde. Yine de zaman yakın dostlarını kıramıyor, çok seyrek de olsa bu tip davetlerde boy gösteriyordu.

Percule Hoirot, doktorun pek de sıkılmış bir hali olmadığını düşündü. Tam tersine, onu dikkatle dinleyen Lady Catherine’e muhtemelen son Afrika maceralarını anlatıyor, arada bir de koca purosundan çektiği dumanları yavaşça tavana doğru üflüyordu.

Middlesex kırlarının ortasındaki malikanede herşey güzel başlamıştı ama tam Noel gününün öncesi, emektar yaşlı uşağın ani ölümü, herkesi biraz sarsmıştı. Aslında bir hizmetkarın ölümü, konukları ve ev sahiplerini fazla alakadar eden bir konu değildi ama, ölen adam konağın emektarı olunca iş biraz değişiyordu. Brent Fairchald, eski lord Richard’ın gençliğinden beri ailenin yanında çalışan biriydi. Konağın en eski günlerini bir tek o biliyordu.

O eski günler çabuk geçmişti. Konak bir ara kapalı kalmış, fakat ihtiyar Fairchald oradan hiç ayrılmamıştı. İkinci Savaş yıllarıydı. Lord Richard, Yorkshire’daki yazlık evde sürdürüyordu yaşamını. Oğlu Charles ise İngiliz Donanması’nda Almanlara karşı savaşıyordu. Cepheden parlak başarılar ve madalyalarla dönmeye hazırlanırken, savaşın bitmesine çok az bir zaman kala başından yaralandı. Durumu tehlikeli değildi ama geçici de olsa bir hafıza kaybı oluşmuştu. Tedavi için gittiği hastanede 3 ay kaldı. Yorkshire’daki eve döndüğünde tamamen iyileşmişti. Bugün bile hala ara sıra ortaya çıkan baş ağrılarını saymazsak, o günden geriye hiçbir şikayeti kalmamıştı.

Savaşın bitiminden sonra genç Lord, hastanede tanışıp aşık olduğu genç bir kızla evlendi. Catherine Walsh İrlanda kökenliydi. Aristokrat bir aileye mensup değildi ama babası ve annesi, Londra’lı, saygın insanlardı. Ne yazık ki genç kız Alman uçaklarının bombardımanı sırasında bir çok akrabalarıyla birlikte annesini ve babasını Bethnal Green metro istasyonunda kaybetmişti. Açık havayı seven, ata binmekten, kitap okumaktan hoşlanan biriydi Catherine.

Percule Hoirot, “yani tam Charles’a göre bir kızdı,” diye düşündü.

Savaşın bitiminden iki yıl sonra, Uxbridge’e dönen Lord Richard Maxwell kısa bir süre sonra ölünce unvanı devralan oğlu Charles ve karısı konağa yerleştiler. Göründüğü kadarıyla da mutlu bir evlilikleri oldu onların. Tek eksikleri çocuklarıydı belki ama karı kocanın durumlarından son derece hoşnut oldukları her hallerinden belliydi. Lady Catherine, fazla ön plana çıkmasa da aslında herşeyi çekip çeviren oydu. Lordun sadece karısı değil aynı zamanda sekreteriydi. Partileri o ayarlar, davetleri o düzenler, kimin gelip gelmeyeceğine son kararı o verirdi. Sadece bu Noel hariç.

Nedense bu yıl, davetliler listesine Lord müdahale etmiş ve özellikle Brenda Cawendish’in yeni yıla Maxwell konağında girmesi için haftalar öncesinden bizzat kendi el yazısıyla ünlü aktriste davet mektubu göndermişti. Lady Catherine kendisi gibi kocasının da tiyatroya ne kadar meraklı olduğunu biliyordu. Brenda Cavendish ise ikisinin de hayran olduğu büyük bir oyuncuydu. Kocasının Bayan Cavendish’e yönelik bu aşırı ilgisi, onun hiçbir zaman kıskançlık duyamayacağı bir sanatsever yakınlığından daha fazla bir şey olamazdı. Tıpkı kendisinin Conrad’a olan sevgisi gibi bir şeydi bu da. Kuzeni belki çok başarılı bir ressam değildi ama o onun tablolarından hoşlanıyor ve günün birinde çok ünlü olacağına inanıyordu.

Tabi bütün bunlar, 3 hafta önceki o saçma sapan gazeteyi okuyuncaya kadar hissettikleriydi. Eğer gazetenin dili o kadar zehirli olmasa, kocasıyla Brenda Cawendish arasında bir ilişki olduğunu ima etmese, hayatı aynı düzen içinde geçip gidebilirdi. Ama hayır, o zehir bütün damarlarına hızla yayılmıştı artık. Kocasıyla tiyatro yıldızı arasında bir ilişki olabileceği düşüncesi onu fazlasıyla rahatsız ediyordu. Üstelik buna, Lord Richard’ın Bekshire’da geçirdiği o hafta sonunda paltosunun cebinde Londra tren biletlerini bulması da eklenince mutsuzluğu katmerleniyordu.

Son günlerdeki dalgınlığının sebebi bu olmalıydı. Tabii, zavallı Brent’in feci ölümü de eklenince kafası iyice karışmıştı. Herşey üst üste gelmişti. Zaten hep böyle olmaz mıydı? Tuhaf şeyler oluyordu, gerçekten tuhaf. Peruklarından biri kaybolmuştu geçenlerde. Bond Caddesi’nden aldığı, pahalı bir şeydi üstelik. Ama bir peruğu kim ne yapardı ki? O akşam yatak odasında ki dolaba koyduğuna yemin bile edebilirdi ama, ertesi sabah yerinde yoktu. Her yeri aramış ve bulamamıştı. ütün bu dertlerinden, bu sabah başbaşa kaldıkları bir sırada şu yaşlı detektife üstü kapalı olarak bahsetmişti ama onun da kendisine bir yardımı olacağını sanmıyordu.

Uzaktan Lady Catherine’yi inceleyen Hoirot, sonunda onun göründüğü kadar mutlu olmadığına karar verdi. Bir üzüntüsü vardı ama bunu belli etmemek için elinden geleni yapıyordu. Afrika gezisinden yeni dönen Dr. Roth’u hayranlıkla dinliyordu ama oval yüzünün tam ortasında “yolunda gitmeyen bir şeyler var” diye bağıran bir sesin yeri göğü inletmesine de engel olamıyordu.

Hoirot, bir süre sonra şu gerçeği farketti: Karı koca birbirleriyle neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Nerdeyse hiç. Bazı sözler söylüyorlardı ama bunlar bir iki kelimeyi geçmeyen cümlelerden ibaretti.

Yemekler yenmiş, bütün konuklar koca bir kütüğün yandığı devasa şöminenin başına toplanmışlardı. Ortadaki koltukta Lord Charles oturuyordu. Az sonra, mutfaktaki işlerini tamamlayan Lady Catherine geldi ve kocasının biraz gerisindeki koltuğa yerleşti. Konuklar, onların iki yanına sıralanmışlardı. Kahveler içiliyor, hanımlar şerilerini, beyler ise viskilerini ağır ağır yudumluyorlardı. Percule Hoirot ise mükemmel kıvamdaki bir fincan kakaosunu bitirmekle meşguldü. Hemen arkasından yuvarlayacağı nane likörü ise zarif bir kristal kadehin içinde, yanındaki sehpaya konmuş olarak onu beklemekteydi. Ne kadar havadan sudan, boş ve hoş şeylerden konuşulsa da sonunda söz ister istemez uşağın beklenmedik ölümüne geldi. Herkesin kafasının almadığı iki nokta vardı. Bunlardan birincisi, emektar uşak Brent’in kuzey kulesinin balkonunda ne aradığıydı. Kule merdivenleri oldukça dikti ve 70 yaşındaki bir adam için tırmanılması oldukça zordu. Kaldı ki, ondan önce çatıya çıkan merdivenlerin de aşılması lazımdı. Öte yandan ne çatıda ne de kulelerde görmeye değecek, manzara dışında hiçbir şey yoktu. Bir zamanlar eski eşya ve ıvır zıvırla dolu olan evin bu en ürkütücü yerleri restorasyon çalışmaları yapılırken tamamen boşaltılmış ve yerlerine başka hiçbir şey konulmamıştı. Yani uşağın kuleye çıkıp orada arayacağı hiçbir şey yoktu. Her iki kulenin de odaları tertemizdi. Odadaki pencereleri açmanın da bir anlamı olamazdı. Çünkü pencereler, tabandan tavana kadardı, etrafını sadece alçak bir parmaklık çevreliyordu. Yani oldukça tehlikeli bir yerdi burası. Yaşlı bir insanın dengesini kaybedip aşağı düşmesinde şaşılacak hiçbir yan yoktu. Zaten olay da öyle olmamış mıydı?

Konuşmaları dikkatle dinleyen Percule Hoirot, boşalan kadehini yandaki sehpaya usulca bıraktı. Mükemmel bir nane likörü içmenin verdiği keyifle ayağa kalktı ve “Bir dakika” diyerek herkesi susturdu.

Bütün kafalar ona dönmüştü. Evsahipleri ve konuklar, hafifçe geriye doğru çekildiler. Hepsi “İşte şimdi sıra büyük dedektifte” diye düşünüyorlardı. Sanki görünmez bir projektörün kuvvetli ışığı Hoirot’nun üzerine çevrilmiş, salona heyecanlı bir sessizlik çökmüştü.

Ünlü dedektif, “Şey,” diye mırıldandı. “Saatin kaç olduğunu soracaktım. Gelirken saatimi getirmeyi unutmuşum.”

Salonda esen buz gibi hava konukların arasında dolaşıp Lord hazretlerinin önünden geçti ve Lady Catherine’in omuzları üzerindeki şala takılarak, Percule Hoirot’nun önüne düştü. Sanki tavanda koca bir delik açılmış, kar içeriye yağmaya başlamıştı.

Hoirot, en sevimli haliyle gülümseyerek, “Şaka, şaka tabi ki,” dedi. “Hiç bu kadar ciddiye alacağınızı sanmamıştım.”

Herkes birden gevşedi. İlk kendine gelen Lord Charles oldu. Onun gevrek kahkahasını karısı Lady Catherie’in ölçülü tebessümü ve Dr. Patrick Roth’un abartılı alkışı izledi. Conrad ve Brenda da şen şakrak sesler çıkartarak diğerlerine katıldılar.

Poirot, “Aslında, buraya gelmeden kısa bir süre önce köstekli saatimi, sevgili dostum, mon ami Fastings’e verdiğimi hatırladım. O şimdi Haiti’de yaşıyor. Orada dalgıçlık ve sörf kursu açtı. Onu gerçekten çok özlüyorum. Ve sanırım kendime yeni bir saat almamın zamanı geldi de geçiyor.”

Dedektif, alkış beklermiş gibi sustu. Kimseden bir tepki gelmeyince yeniden konuşmaya başladı.

“Doğrusu, Maxwell ailesinin emektarı yaşlı uşağın başına gelen hadiseyle ilgili yarın Lord Charles’la uzun bir görüşme yapacağız. Belki, malikanede çalışan insanlarla ve siz konuklarla da konuşmam gerekebilir. O yüzden yarın kimsenin buradan hemen ayrılmamasını hatırlatmak isterim. Fakat benim asıl soracağım şey başkaydı. Ah, evet, şimdi hatırladım. Bakın, az önce bu meseleyi tartışmaya başladığınızda bir şey dikkatimi çekti. Benimki, sadece küçük bir merak. Yarına kadar beklemektense şimdi öğrenmemde bir mahzur olacağını da sanmıyorum.”

Bu son cümleyi söylerken Lord Charles’a gülümseyerek bakmıştı. Lord ise bir sfenks gibi duruyordu.

Hoirot sözlerine devam etti. “Az önce, uşağın ölümünde anlaşılmayan iki noktanın varlığından söz etiniz. Bunlardan biri, uşağın o kadar yüksekte ne işi olduğuydu. Yani tavanarası veya kulede onun ilgisini çekecek, o dik merdivenleri tırmanmasına değecek bir şey yoktu. Sanrırım demek istediğiniz bu.”

Bazı mırıltılar olduysa da Hoirot bir el işaretiyle hepsini susturdu.

“Tamam bunu anladım. Fakat diğer nokta neydi? Hani şu kafanızın almadığı öteki konu. Sanırım ondan söz etmeyi unuttunuz.”

Lord hazretleri duruma açıklık getirdi. “Haklısınız Hoirot. Zavallı Brent’i kuleden düştükten sonra ön taraftaki bahçede bulduk. Hemen odasına götürdük. Durumu çok ağırdı. Ben zavallıyı taşırken ceketinin cebinde bir şişe olduğunu farkettim. Çıkarıp baktım. Sandığım gibi içki değildi. Şuruptu. Öksürük şurubu.”

Hoirot, şaşkın bir tavırla kafasını salladı. “Adam hastaymış demek ki. Ne var bunda?”

Lady Catherine söze karıştı. “O şurup bana aitti. Geçen ay biraz üşütmüş, hasta olmuştum. Öksürüğümün geçmesi için Dr. Patel yazmıştı reçeteyi. Aslında pek düzenli kullanmıyordum. Sadece öksürmeye başladığım zamanlar alıyordum. Fakat bir süredir kayıptı. ”

Hoirot, “İşte bu çok ilginç,” diye mırıldandı. “Yani kayıp öksürük şurubu, uşağın ceketinin cebinde bulundu.”

Conrad Lee, “Aynen öyle oldu,” diye araya girdi. Sesinde hafif bir alaycı ton vardı.

Onu duymamış gibi davranan Hoirot, Lady Catherine’e bakarak, “Söyler misiniz Lady, öksürük şurubunun bulunduğu şişe aslında nerede duruyordu?

Lady Catherine sağ elinin parmaklarını elmas gerdanlığında gezdirdi. “Tabi ki, banyo dolabımda.”

“Şişenin kaybolduğunu biliyor muydunuz?”

“Evet. Noelden 3 gün önce banyo dolabıma baktığımda orada yoktu. Fena halde canım sıkıldı tabii. Zira boğazım çok kötü ağrımaya başlamıştı. Her yeri aradım ama şişeyi bulamadım.”

“Şişenin kaybolduğunu bir başkasına söylediniz mi? Hizmetkarlara filan?”

“Evet. Brent’e söyledim.”

“Ya? Ne dedi peki?”

“Görmediğini söyledi.”

Hoirot, kendi kendine mırıldanır gibi konuştu. “Uşak şişeyi görmediğini söyledi ama şişe ceketinin cebinde bulundu. Bu, gerçekten de çözülmesi gereken küçük ama şirin bir probleme benziyor. Neyse, vakit bir hayli ilerledi. Neredeyse gece yarısı olacak. Birazdan yeni bir yıla gireceğiz. Bu konuyu daha sakin bir kafayla yarın konuşuruz artık.”

Dr. Roth, “Evet,” dedi. “Benim saatime göre iki dakika kaldı yeni yıla.”

Brenda, “Ah, gong filan mı vuracak saat onikide?” diye sordu.

Dr. Roth, “Evet yavrum,” diye cevap verdi. “Bu pek eski bir Maxwell adetidir.”

Kadehlere yeniden viski ve şeriler kondu. Purolar yakıldı. Israrlara dayanamayan Hoirot da yeni bir nane likörünü kibarca kabul etti.

Az sonra, Maxwell malikanesinin salonundaki saatin dev gongu onikiyi vurmaya başladı. Salondaki altı kişi derin bir sessizlik içinde, duvarlarda yankılanan bu ürkütücü sesi sonuna kadar dinlediler. On ikinci gongdan sonra Lord Charles ayağa kalktı ve önce karısına sonra konuklarına bakarak “Hepimize iyi bir yıl diliyorum,” dedi.

Diğerleri de ayağa kalktılar ve kadehlerini birbirlerine doğru kaldırarak içkilerini içtiler.

Birden bir şangırtı duyuldu.

Dr. Patrick’in kadehi elinden kayıp yere düşmüştü.

Conrad Lee, “Doktor, iyi misiniz?” diye sordu. Ama bir cevap alamadı.

Dr. Patrick, göğsünü tutuyor, hırıltılı sesler çıkartıyordu. Herşey on saniye içinde olup bitmişti. Percule Hoirot, masaya yığılıp kalan adamın bileğini bir süre tuttuktan sonra bıraktı.

“Ölmüş,” dedi.

Arkasından adamın ağzını ve içtiği viski kadehini kokladı. Salondaki dört kişi dehşetten donup kalmış gözlerle onu izliyorlardı. Gördüklerine inanamamış gibi bir halleri vardı.

Hoirot, serinkanlı bir sesle, “Siyanür” dedi. “Doktor zehirlenmiş.”

Salondakilerin durumu anlayabilmeleri için aradan bir iki dakika geçmesi gerekti. Kendini ilk toparlayan Lord Charles oldu.

“Yani içimizden bir onu zehirledi mi demek istiyorsunuz?”

Hoirot omuzlarını silkti. “Şimdilik öyle görünüyor. Kimse hiçbir şeye dokunmasın. Cesedi de ellemeyin. Hatta herkes buradan uzaklaşsa daha iyi olur. Polis gelinceye kadar şu yandaki kütüphanede beklemenin daha iyi olacağı kanısındayım.”

Lord Charles, “Bu havada polisin burada ne zaman olacağını Allah bilir,” dedi. “Telefon bile doğru dürüst çalışmıyor.”

Hoirot, sert bir sesle, “Aslında polise ihtiyacımız olup olmadığından pek emin değilim,” dedi.

Lord bu sözlerden bir şey anlamamıştı. “Ne demek istiyorsunuz? Daha açık konuşur musunuz?”

“Daha açığı şu. Katilin kim olduğunu öğrenmek için polise ihtiyacımız yok. Sadece resmi prosedür için gerekli. Ben katilin kim olduğunu biliyorum.”

Lord Charles, bir an düşündükten sonra, “Bana bildiğiniz herşeyi anlatın,” dedi. Sanırım bunu sizden istemeye hakkım var.”

Hoirot, “Elbette, elbette. Lütfen şöyle geçin aziz dostum. Size herşeyi anlatacağım.”

* * *

Sevgili okuyucularımız,
Buraya kadar bütün ipuçları size verildi.
Katilin kim olduğunu bulabildiniz mi?
Hikayenin devamını okumak ve katilin kim olduğunu öğrenmek istiyorsanız,
BURAYA TIKLAYIN

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum

4 thoughts on “Polisiye Hikaye Yılbaşı Gecesinde Cinayet”

  1. Bence yasli usak ve yasli doktor gecmisle ilgili bir sey biliyordu. O yuzden oldurulduler. Ama ne biliyorlardi? Yasli usak bir bahane ile catiya cikarilmis olabilir. Kadin oyuncu peruk ile usagi ev sahibi bayana benzeyerek kandirmis olabilir diyecem ama peruk bence aldatmaca rolu oynuyor hikayede. Siseyi de lord cebine koymustur. Lord ayrica Londra'ya kadin oyuncuyu degil doktoru gormeye gitti. Bence Charles Lordun gercek oglu degil. Gercekoglu akil hastanesinde ve doctor bunu ayarlamis. O yuzden ortadan kaldirildi ve usak dabirseylerden supeleniyordu o yuzden olduruldu. sahte Lord ve karisi tarafindan.:)

Comments are closed.