Cuma Polat'la Röportaj 2

Cuma Polat’la Röportaj

Cuma Polat'la Röportaj 7Polisiye Durumlar: Merhaba Cuma Polat. Önce sizi biraz tanıyabilir miyiz?
İnsan sayfalarca roman yazabiliyor da birkaç satırla kendini tanıtamıyor. Aslına bakarsanız en iyi kendimizi tanıdığımızı zannederiz ama farklı zamanlarda farklı olaylara verdiğimiz tepkileri görünce kendi kendimize şaşırmadan edemeyiz. Yani en azından ben öyleyim. Kim bilir belki de kendimi bile tanımıyorumdur. Neyse fazla uzatıp da laf kalabalığı yapmayayım. 1985 Gaziantep doğumluyum. Türkçe öğretmeniyim. Evliyim ve dünyalar tatlısı üç yaşında bir kız babasıyım.
 
Polisiye Durumlar: “Hayat Ağacındaki Ceset”​ adlı ilk polisiye romanınız geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Bu kitabınızın yazılma ve yayınlanma serüveninden kısaca söz eder misiniz?

Yazı hayatım, en son ortaokulda yazdığım kompozisyon sınavlarındaki orta derecenin üstü ama çok da iyi olmayan yazılardan ibaretti ta ki Bir Taşra Polisiyesi serisinin ilk kitabı olan Hayat Ağacındaki Ceset’i yazana kadar.
Çevremdeki herkes iyi bir dinleyici olduğumu hep söylemiştir. Kendimden yaşça büyükleri, çocukları, akranlarımı, hangi sosyal çevreden olurlarsa olsunlar dinlerim ve fikirlerine önem veririm.  Çünkü güzel hikayelerin nereden çıkacağı belli olmaz. Düğün arefesinde yaptığımız alışveriş esnasında bir mobilya döşemecisi ile tanıştık. Hoş sohbet bir adam olan döşemeci polisiye roman yazmak istediğimi öğrenince gerçek bir hikaye anlattı. Bir alacak verecek meselesi yüzünden ıssız bir yere kaldırılan adamın birinin çırılçıplak ağaca bağlandığını, adamı bağlayanların adamın kıyafetlerini de alıp onu orada bir başına bıraktıklarını anlattı. İlk başlarda çok ilgimi çekmese de bu hikaye, sonraları düşündükçe kitabımın omurgasını üzerine kuracağım yöntemin bel kemiği oldu. Türk Edebiyatı’nda ve Mitolojisi’nde ağaç motifinin ne olduğunu ve ne kadar önemli olduğunu üniversite yıllarında okuduğum bölüm dolayısıyla fazlasıyla dinlemiştim zaten. Hikayeyi Hayat Ağacı üzerine kurdum ve o doğrultuda devam ettim.
Kafamda cinayet şeklini belirleyip ana karakteri de oluşturunca iş yazmaya kalmıştı sadece. Ama dediğim gibi o yaşıma kadar ortaokuldaki kompozisyonlar haricinde uzun bir yazı kaleme almamıştım. Hikayeyi benden sürekli dinleyen dostlarımın ısrarları sonucunda 2020’nin ara tatilinin son gününde yazmaya başladım. Yaklaşık 240 sayfa olan roman için yaklaşık 50.000 kelimeyi iki ay gibi kısa bir sürede yazdım. Yazım sürecinde hiç tıkanıklık yaşamadım desem abartmış olmam galiba. Hikaye kendi kendini yazdırdı resmen. O seneyi hatırlayacaktır okurlar, peş peşe depremler oluyordu. Romana o depremleri de ekledim ve ana karakter olan Başkomiser Atmaca’ya da depremle ilgili geçmiş bir hikaye kurguladım. İyi de oldu.
Polisiyede heyecanı düşürmeden okura nefes aldıracak yan hikayeler de olur. Bunları bazı yazarlar baştan belirler bazıları da benim gibi kervan yolda düzülür mantığıyla “Virabismillah,” deyip başladıktan sonra akışın içinde kendiliğinden gelişmesini bekler. Bu romanda bu şekilde anlattığım bir kaç yan hikaye var ve bunları yazarken altlarından böyle bir hikaye çıkacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Sürprizbozan vermeden romandaki Memik Emmi ve Pamuk Nine Nazenin’in hikayelerinin kendi kendilerini yazdıran yan hikayeler olduğunu belirteyim. Okuyanlar hatırlar, henüz okumayanlar da bu kısımları artık daha dikkatli okurlar.
 
Polisiye Durumlar: “Hayat Ağacındaki Ces­et”in konusu nedir? Bundan da biraz bahsetmenizi rica etsek?
Her gün birilerinin çeşitli sebeplerde öldürüldüğü haberlerini görüyoruz. Sebepleri de genelde aşk, para ya da intikam oluyor bizim ülkemizde. Şöyle bir fıkra geldi aklıma söylemeden edemeyeceğim.
Adamın biri sokak ortasında rastgele ateş eder, yakalanır ve  mahkemeye çıkartılır. Hakim adama bu suçsuz insanları neden vurduğunu sorar. Adam:
“Seviyordum, ateş ettim.” der. Hakim bunun üzerine:
“Ulan oğlum beş kişiyi vurmuşsun.” deyince efsane cevap gelir.
“Çok seviyordum hakim bey.”
Biz millet olarak sevgimizi de abartıyoruz, nefretimizi de. Hatta hırslarımızı da. Aslına bakarsanız ne sevmeyi biliyoruz ne de nefret etmeyi. Toplum olarak uç noktalarda gezinmeyi seviyoruz galiba.
Ben de romanda uç noktalarda sevdiğini zanneden birini ele aldım. Sevdiği kişiye kendisini gösterebilmek, ona kendisini kanıtlayabilmek için yazıp kurguladığı cinayetleri gerçeğe çeviren bir katil… Yazdığım kurgunun içinde de bir kurgu var anlayacağınız. Bunu çok abartılı bulanlar olacaktır muhakkak ama dedim ya “Hep uç noktalarda yaşıyoruz,” diye, işte aynen öyle.
 
Polisiye Durumlar: Romanınızdaki belli başlı karakterleri okurlarımıza tanıtır mısınız? Onları yaratırken gerçek ya da kurgusal karakterlerden esinlendiğiniz oldu mu?
Romanın ana karakteri olan Başkomiser Atmaca, 1999 depreminde kanser olan küçük oğlunu kaybettiğinden ve göçük altında kaldığından dolayı kapalı mekanlarda çok fazla duramayan bir kişi. Küçük oğlu kanser olup da saçları dökülünce kendi saçlarını yasak olmasına rağmen kazıtıp oğlunun saçı uzayana kadar saçlarını uzatmayacağına dair yemin etmiş bir baba. Oğlu depremde ölünce o günden beri de sözüne sadık kalan yıllardır saçlarını en geç iki güne bir kazıyan bir kişilik. Uzun süre göçük altında kalmak onda yeni huyların peyda olmasına sebep olmuş. Zamanın önemini iyi kavrayan Atmaca Başkomiser, üç çalışta açılmayan telefonlara ısrar etmez, göçük altında kaldığı için karavanda yaşar ve göçük altında kaldığı sürece gözünü kırpmayan Atmaca için uyku, gün geçtikçe artan bir problem haline gelir. Aşırı yorgun olduğu zamanlarda aldığı antidepresanlar yüzünden rüyalarında bir atmacaya dönüşüp başına bela olan baykuşun peşinden gider. Gaziantep’e sürgün gelen Atmaca’ya işten hiç anlamayan iki tane yardımcı verilir. Ökkeş ve Fiko… Bir de trafikten gelen Dinçer var.
Ökkeş edebiyat mezunu akademisyen olmak isteyen ama içinde bulunduğu ekonomik darboğaz yüzünden polis olmayı seçen alanında bilgili bir o kadar da tevazu sahibi Gaziantepli biri.
Fiko da tıpkı Ökkeş gibi üniversitenin Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirmiş aynı sebeplerle polis olmayı seçmiş naif bir adam. Heyecanlanınca ya da korkunca kekeleyen normal zamanlarda ise gayet akıcı konuşabilien bir bilgisayar kurdu.
Başkomiser Atmaca, Ökkeş ve Fiko tamamen kurmaca karakterler. Ama Dinçer, tamamen gerçek. Onun hakkında verdiğim bütün bilgiler gibi.
Dinçer benim kardeşim ve gerçekten polis. Hem de trafikçi. Kafası çalışan, yaptığı işi layıkıyla yapan iyi bir polis.
 
Cuma Polat'la Röportaj 8Polisiye Durumlar: Romanınızı kimlerin okumasını tavsiye ed­ersiniz? “Hayat Ağacındaki Ceset”​ kimlere hitap ediyor?
Hayat Ağacındaki Ceset, bir polisiye roman. Bu türü seven ya da ilk defa deneyecek olan herkese hitap ediyor aslında. Türk Mitolojisi’ne merakı olan Şamanizm hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için de doyurucu bir kitap. Çoğumuzun ilk defa duyacağı ya da daha önceden bilip de kökeni hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığımız adetlerimizin Şamanizm’den geldiğini duyunca şaşıracaksınız. Gizem ve aksiyonun bol olduğunu söylememe gerek yok zannederim. Ve tabi ki Gaziantep…
Romanın Gaziantep’te geçtiğini hatırlatayım. Gazianep’i, Ermenilerden kalma taş yapıları, daracık sokaklarını, tarihini, kültürünü, insanlarını ve tabii ki yemeklerini öğrenmek isteyen herkesi tatmin edecek bir kitap.
 
Polisiye Durumlar: Bu romanı yazmaya sizi yönelten ne oldu? Ele aldığınız konun­un​ gerçek hayatta bir karşılığı var mı yoksa tamamen sizin hayalinizden çıkan bir kurgu mu söz konusu?
Bu türe yönelik onlarca kitap okuyunca insanın aklında “Ben de yazabilir miyim acaba?” diye bir soru oluşuyor. Yazmaya ikna olup konu araştırması yaparken ve bu araştırmalarımı yakın çevremdeki insanlarla paylaşırken dinleyen herkes “Yaz da  okuyalım artık.” diye haklı bir serzenişte bulunmaya başlayınca yazmaya karar verdim. Konunun nereden çıktığını dört soru önce anlattığım döşemeciden çıktığını söylemiştim. Hikaye tamamen kurgu. Gerçeklikle uzaktan yakından alakası yok. İyi ki de yok. Böyle manyak katillerin insanlara tebelleş olmasını istemem doğrusu.

 
Polisiye Durumlar: Sizce polisiye nedir? Polisiyenin olmazsa olmazları, kuralları var mıdır?
Önce ikinci sorudan başlayayım, birinci sorunun cevabını da zaten içinde vermiş olurum. S.S. Van Dine polisiye için olmazsa olmaz 20 kural belirlemiş vakti zamanında. Ama bana kalırsa o çok eskilerde kaldı. Edebiyat da dil gibi canlıdır bence. Gelişir ve değişir. Bu olağan bir durumdur. Polisiyenin ilk örneği olan Edgar Alan Poe’nun Morg Sokağı Cinayeti yazıldığı zaman ne gibi tepkiler aldı bilemeyeceğim ama günümüz okuru için çok basit ve sıradan gelebilir. Z kuşağı olarak tabir edilen genç nesil hayatı hızlı yaşadıkları gibi etraflarındaki her şeyin de hızlı akmasını istiyor. Agatha Christie’nin tek mekanda geçen bol diyaloglu ve bol mekan tasvirli kitapları yeni nesle pek de hitap edemez artık. Ya da bir kapalı oda cinayeti, onlar için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Bu kitapları ve türleri anlamakta zorluk çekeceklerdir.
Bu arada yanlış anlaşılmak istemem. Bu yazarlar ve eserleri benim ve benden önceki nesil için tam olarak bir baş yapıttır. Lütfen kimse beni ve yazdıklarımı bu kişilerin önüne çıkartmaya çalıştığımı düşünmesin. Benimki sadece bir durum tespiti. Ama beğenirsiniz ama beğenmezsiniz, o sizin bileceğiniz iş.
Bana göre kesinkes kuralları yoktur. Esnetilebilir, geliştirilebilir. Hatta çok sağlam bir kurguyla katil uşak bile çıkabilir. Polisiye de diğer edebi türler gibi gelişime ve değişime açık olmalıdır.
Ben kendimi her zaman iyi bir okur olarak nitelemişimdir. Evet yazdım bir roman, yazıyorum da… Ama benim bir yazar olup olmadığımı sadece okur belirler. Yazdıklarım okunuyorsa yazarımdır. Ben klasik polisiyeden biraz farklı yazıyorum galiba.  Amacım sadece cinayeti çözdürmek ya da katilin kim olduğunu erkenden tahmin ettirmek olmuyor. Bu şekilde yazılmış polisiyeler çok yavan geliyor bana. Kendim okumayı sevmediğim türde yazmıyorum. Polisiyenin gizem, merak ve bulmaca çözdürme kısımlarını tabi ki yazıyorum ama bunun yanında çok ciddi araştırmalar yaparak tarihle, mitolojiyle, dinle ve diğer unsurlarla zenginleştiriyorum hikayemi. Okur cinayeti çözerken aynı zamanda pek çok yeni bilgi alıyor. Ama bu bilgileri insanların gözüne gözüne sokma taraftarı da değilim. Yedire yedire, sırıtmadan, dozunda ve kıvamında kuruda ilmek ilmek işliyorum. Bence böylesi daha iyi oluyor.
 
Polisiye Durumlar: Ülkemiz polisiyesinin yabancı polisiyeler kadar ilgi görmemesinin sebepleri sizce nedir?
Huyumuz kurusun biz millet olarak sevmeyiz birbirimizi. Ne demişler: “Misafir misafiri sevmez; ev sahibi ikisini de sevmez.” Birbirimizi sevmediğimiz için yapılan işleri de sevmiyoruz, küçümsüyoruz. “Yahu, Cuma hoca ne ki ne yazsın,” diyen birileri muhakkak olmuştur. Yoksa hâlâ okumayan eş dost akraba olur muydu romanımı?
Adını sanını duymadığı hatta okuyamadığı yabancı yazarları seven bir kısım okur kitlesi, bizden çıkan bizi anlatan yazara burun kıvırıyor.
Her iki lafından biri bizden bir cacık olmaz, diyen bir toplumdan bahsediyoruz burada. Sizce de bu toplum kendi içinden çıkan yazara değer verir mi? Ama hemen enseyi karartmayalım. Yerli polisiyeye çok ciddi destek veren insanları gördükçe yerli polisiyelerin de geleceğinin parlak olduğunu görüyorum.
 
Polisiye Durumlar: Son zamanlarda okuduğu­nuz ve izlediğiniz polisiyelerden hangilerini okurlarımıza da tavsiye edersiniz?     
Yazmaya başladığımdan beri kaynak kitap okumaktan türden baya uzak kaldım diyebilirim ama bir zamanlar izlediğim ve hâlâ keyifle izleneceğini düşündüğüm bir kaç diziden bahsedeyim. The Mentalist ve Lie To Me dizilerini izlerken keyif almıştım. True Detective, The Wire ve tabi ki Sherlock vazgeçilmezim olmuştu vakti zamanında. Polisiye romanlara gelirsek onları da bayadır okumuyorum. Yazarken etkilenme kokusundan galiba. Ah şu acemilik… Kendi yazma üslubumu oturtana kadar başka yazar okumayacağım, diye kendime söz vermiştim ama arada bu sözü deldiğim de olmuştur. En son galiba rahmetli Celil Oker’in Bir Şapka Bir Tabanca kitabını okumuştum. O kadar çok hoşuma gidiyor ki onu okumak tabiricaizse kıyamıyorum bitirmeye seriyi. Onu tekrar okuyamayacak olmak büyük kayıp hepimiz için.
Araştırmalardan fırsat bulursam eğer son çıkanları da okuyacağıma söz veriyorum. Bu da benim ayıbım olsun.
 
Polisiye Durumlar: Yakın gelecekte yeni bir kitap ya da pol­isiye üzerine başka bir tasarımınız var mı?
Hayat Ağacındaki Ceset, Bir Taşra Polisiyesi serisinin ilk kitabı. Dolayısıyla seri devam edecek. Geçtiğimiz günlerde serinin ikinci kitabı olan Cehennem Çukuru isimli kitaba son noktayı koydum ve nadasa bıraktım. Hikaye dinlenirken ben de biraz nefes alayım istedim. Aradan biraz zaman geçince kabasını bitirdiğim kitabın ince işçiliğine geçeceğim. Uygun bir yayınevi de bulursam eylül ekim gibi çıkar diye düşünüyorum.
Bir de polisiye arasına sıkıştırdığım senaryo yazım teknikleri ile ilgili Sinemanın Kalbi: Senaryo isimli teknik bir kitap var. Onu da yayınevine teslim ettim. Bu kağıt pahalılığında ne zaman çıkar inanın ben de bilmiyorum. Son olarak Hayat Ağacındaki Ceset’in arka kapak yazısını da şuralara bir yerlere bırakayım da bakarsınız bir iki okurla daha tanışmak fırsatı yakalarım. Sağlıcakla kalın.
“İnanışa göre dünyanın tam ortasından yükselen Hayat Ağacı, kökleri yeraltına inen dalları ise dünyanın zirvesine yükselen göğü, yeri ve yer altını birbirine bağlayan kutsal bir ağaçtır.
Peki siz hiç dileğinizin kabul edilmesi için kutsal sayılan ağaçlara bez parçası bağladınız mı? O bağladı ama bez değil.
Bir dileğin gerçekleşmesi için Hayat Ağacına bağlanan kurbanlar…
Mitolojik ritüelleri olan bir katil…
Kusursuz cinayetler…
Başkomiser Atmaca ve ekibi ile katili yakalamaya var mısın?”

Yazar:

Turgut Şişman
Turgut Şişman
Turgut Şişman, PolisiyeDurumlar.com ve Dedektifdergi.com sitelerinin kurucuları arasında yer aldı ve halen polisiyeseverlerin ilgi ile takip ettiği bu iki projede aktif olarak görev almaktadır. Çeşitli kitaplarda ve online platformlarda hikaye ve makaleleri yayınlanan Turgut Şişman, Polisiye Yazarlar Birliği üyesidir ve 2005 yılından bu yana İngiltere'de yaşamaktadır.

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum