Polisiye Film Eleştirisi İnsomnia

Polisiye Film Eleştirisi İnsomnia

“Bir önceki ayda yorumlamaya çalıştığım “The Chaser”da, hayat kadınlarını hedef alan bir psikopatın hikayesi anlatılıyordu. Film ise olayın polisiye yönünü deşmekle birlikte toplumsal yanlarını da eşeliyordu. Gidişatla ilgili ipucu vermeden özetlemeye çalışırsak, işlenen cinayetlerin tek bir kişinin değil mevcut sistemin eseri olduğunu seyircinin yüzüne vuruyordu. Bu açıdan gerçek hayatla kıyaslama yaptığınızda da sindirmesi zor bir gerçek koyuyordu ortaya.

Geçen haftalarda gündemimizi Özgecan Aslan’ın katledilmesi belirledi. Bununla birlikte artan kadın cinayeti ve genel çerçevede artan şiddete dair yorumların ardı arkası kesilmedi. Tam olarak hangi konuda uzman olduklarını anlayamadığım uzmanlar televizyonlarda ve gazetelerde bir takım tespitler yaptılar, akıllı telefonlardan olayı kınayan twitler atıldı, paylaşımlar yapıldı, profiller karalara büründü, daha aktivist olanlar ise “erkekler bizi öldürüyor” diyerek tepkilerini sokakta dile getirdi, çeşitli makyaj marifetleriyle kendilerine maktul havası verip olayı protesto etti. Ortada bir sorun varsa eğer, tıpkı bir hastalık gibi, önce teşhis sonra da tedavi uygulamak gerek. Peki erkek şiddetinin ve daha geniş perspektiften bakıldığında son dönemde tırmanan şiddetin sebebine / sebeplerine ve çözümüne dair net fikirler duyabildiniz mi?

Bu tip tartışmalarda “eğitim” kelimesi ağızlardan düşmüyor peki bu eğitim nasıl olacak, kim verecek, detayıyla bilen var mı? Bizim eğitimcilerimiz yok mu zaten, onlar ne iş yapar, niye yeterli olmuyorlar?.. Velhasıl, ara ara bu tip haberler ajanslara, oradan da medya organlarına düşer, tıpkı Soma faciasında olduğu gibi kötü bir sınav veren, daha da vahimi kötü olduğu halde iyi bir sınav verdiğini düşünen toplum yapısı, profillerini çoktan renklendirdi. Gündemimizde tutup bir an önce çözmemiz gereken bilmem kaçıncı sorunumuz da hafızamızın tozlu raflarında yerini almış oldu.

Polisiye Film önerisi: Insomnia

Geçelim “Insomnia”ya. İsveç’li dedektif Jonas, 17 yaşında Tanja adlı bir kızın öldürülmesine ilişkin soruşturmayı yürütmek üzere Norveç’in, coğrafi konumundan dolayı 24 saatinin aydınlık geçtiği bir bölgesine geliyor. Ekipçe ellerine geçen bir ipucunu değerlendirip katile yaklaştıkları bir yerde de bir kovalamaca başlıyor. Yoğun sis nedeniyle ateş edip katili vurduğunu düşünen Jonas, kurbanına yaklaştığında vurduğu kişinin yaşadığı hafıza sorunlarına bağlı olarak yanlış zamanda yanlış yerde bulunan meslektaşı Erik olduğunu görüyor. Jonas, yoğun sisten dolayı kimsenin göremediği kasıtsız cinayeti zanlının üzerine yıkıp, gerçek katili bulmanın mücadelesine düşerken bir yandan da işlediği cinayetin ağırlığıyla boğuşuyor…

Kasvetli polisiyeler gece karanlığını hikayenin aksiyon ve düğüm kısmında belirgin bir biçimde kullanırken “Insomnia” baş karakterini güneş ışığının ortasına atıveriyor. Başlarda Tanja’nın başına gelenler merkezdeyken Jonas’ın talihsiz kazasından sonra odak noktamız da değişiveriyor. Hunharca öldürülen 17’lik Tanja yerini, çalışma arkadaşını yanlışlıkla öldüren ve bunu itiraf da edemeyen Jonas’a bırakıveriyor. İzleyiciyi hikayenin başlarında beklenmedik kulvarlara sokan “Insomnia” Jonas’ın olayı örtbas etme çabasını Tanja cinayetinin polisiye gidişatıyla paralel biçimde işliyor. Jonas, seyircinin gözündeki bütün sempatisini yitirecek hareketler sergilerken, kendisini adalet mekanizmasından savuran bir olay örgüsüne kapılıyor. Kararlı, gözü pek bir imaj çizen dedektif, film bittiğinde izleyicinin gözünde bambaşka bir noktaya konumlanıyor.

Norveç yapımı, ’97 tarihli “Insomnia”, her açıdan eli yüzü düzgün, iyi çekilmiş bir film. Yukarıda bahsettiğimiz manevralarının yanında, hikayesini anlatırken bazı sapmalar yaşasa da asla güzergahından çıkmayan, ne istediğini bilen bir film. Gerilim sularına hiç girmeyen, polisiye severlere çok yeni bir şey sunmasa da dikkatlerini daima ayakta tutacak, bunun yanında her şeyden önce “dramatik” bir film. Stellan Skarsgard’ın “mesafeli dedektif” rolündeki performansı, filmi ayakta tutan en büyük etkenlerden.

Film aynı zamanda 2002 tarihli aynı adlı Amerikan uyarlamasının da öncülü. Şahsi görüşüme göre Christopher Nolan sinematografisinin açık ara en zayıf filmi olan “Insomnia”da, orijinal Norveç yapımına göre belirgin farklar da var. Al Pacino’nun “baygın bakışlarıyla” uyuyamayan dedektifi ( ki var olan “baygın bakışlılığına” bir de uykusuzluk ekleniyor, varın gözlerin halini siz düşünün! ), 2000’li yıllarda alıştığımız tarzı dışında rollerde de gördüğümüz Robin Williams’ın da katili oynadığı film, dedektif – katil arasındaki ilişkiyi merkeze oturtuyordu. İkili arasında ki gerilimli kedi – fare oyununa odaklanan yapım, dedektifin uykusuzluğunu sık sık hatırlatıyor ve kimi zaman sırtını aksiyona yaslıyordu, yani beklenebileceği üzere bir nebze daha dinamik bir işti. Her iki filmin de pek çok farklı anektod barındırdığını ve özgün finallerle noktalandığını son olarak ekleyelim.

Filmin belli başlı rollerinde Stellan Skarsgard, Bjorn Floberg, Maria Bonnevie, Sverre Anker Ousdal, Bjorn Moan ve Maria Mathiesen yer alıyor. Senaryoda Nikolaj Frobenius ve Erik Skjoldbjaerg isimleri var. Erik Skjoldbjaerg aynı zamanda filmin yönetmeni.”

Nuri Çınarlı

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum

3 thoughts on “Polisiye Film Eleştirisi İnsomnia”

  1. 2000'lerde "The Final Cut" ve "One Hour Photo" gibi filmlerde alışılmışın dışında rollerde de yer aldı. Hatta "The Dark Knight"ta Heath Ledger'ın oynadığı Joker rolüne de talip olmuştu. "Insomnia"daki seçimi de bu kariyer tercihinin bir parçası. Tabii biz onu komedi filmlerinde sevdiğimizden daha çok o rollerle özdeşleştirdik.

  2. Her ne kadar bir komedyen ve dramatik filimlerindeki didaktik rolleri ile hatırlansa da aslında R.Williams'ın kariyerini çoğu kez saplantılı karakterleri oynayarak yaptığını zannediyorum. Özellikle, Mrs. Doubtfire, The Birdcage, Jacob the Liar filimlerindeki sevkatli, duygusal, iyi kalpli ve akıl verici kişiliğin arkasındaki saplantılı ruhsal yapı o kadar belirgindir ki, üzerindeki bütün olumlu cilaya rağmen kendisini kolayca belli eder.
    Williams'ın kariyerinin ilk yıllarında oynadığı Ölü Ozanlar Derneği'ndeki edebiyat öğretmeni rolü de sıradışı bir karakteri ortaya koyar. Her sıradışı olanın, aynı zamanda saplantılı olması gerekmez ama, burada Bay Keating inandığı devrimci fikirlerini öğrencilerine aşılamakta fazlasıyla ısrarcıdır. Sonuçta bu ısrar öğrencilerden birini ölüme, kendisini ise okuldan onursuzca kovulmaya kadar sürükleyecektir.
    Bu nedenle, son dönemde Williams'ın oynadığı rollerdeki saplantılı yanların daha fazla öne çıkması fazla şaşırtıcı olmamalıdır diye düşünüyorum.
    Aslında durum şöyle özetlenebilr: Robin Williams'ın oynadığı tiplerdeki baskın karakter, zamanla yer değiştirmiş, ilk yılların müşfik, sevgi dolu, deneyimli adamının yerini saplantılı ve giderek tehlikeli olan bir adam almıştır. Bu son özellikler, ilk yıllarda nasıl var idiyse son yıllarda da ilk özellikler alttan alta, içten içe var olmaya devam etmişlerdir. Saplantılı da olsa, cinayet te işlese o hala iyi biridir, sevgi doludur.

Yorumlar kapalı.