İngiltere'nin kaleleri ve şatoları Windsor Castle

Windsor Şatosu’ndaki Hayalet

İngiltere’nin kaleleri ve şatolarından Windsor Şatosu ya da Kalesi’nin (Windsor Castle), Londra’nın batısında ve trenle yarım saatlik bir mesafede olduğunu öğrenince, neden bir hafta sonumu bu ilginç mekana ayırmayayım diye düşündüm. Bir cumartesi sabahı erkenden Paddington’dan kalkan bir trene atladığım gibi soluğu Windsor’da aldım.

İngiltere’de artık çok az kalmış olan Tudor dönemi yapıların hala faal olduğu şirin bir kasabaydı Windsor. Küçük, sevimli çayhanelerinde İngiliz usulü çayların içildiği, gene klasik İngiliz çöreklerinin yendiği bu sevimli yerde her an masalardan birinde oturan Miss Marple veya onun dedikoducu yaşlı ahbaplarından biriyle karşılaşacakmışım gibi bir hisse kapılmadım desem yalan olur. Ama asıl etkileyici olan elbette ki Kale’nin kendisiydi. Windsor Şatosu’nu, kasabanın her yerinden  tüm haşmetiyle görmek mümkündü.

İngiliz Kraliyet Ailesi’nin ‘ev’ olarak kullandığı bu görkemli ortaçağ yapısı 11. yüzyılda inşa edilmiş ve o günden beri krallığın tüm entrikalarına sahne olmuş. İnsan, eski yatak odalarını, salonları, kütüphaneleri, gizli toplantıların yapıldığı yerleri, ziyafetlerin verildiği masaları görünce, bir sarayda yaşanabilecek, tüm ihanetleri, aşkları, komploları, cinayetleri de kolayca hayal edebiliyor.

Duyduklarım içinde beni en çok Anne Boleyn’in öyküsü etkiledi.

Anne Boleyn, saraya çok yakın bir ailenin genç ve güzel kızıymış. Fransa’da bir süre  Fransız Kraliçesi’nin nedimeliğini yaptıktan sonra İngiltereye dönmüş. Kral 8. Henry, bu eğitimli, akıllı ve güzel kıza görür görmez aşık olmuş. Ancak evlenmelerinde bir engel varmış. Kral zaten evliymiş. O sırada, İngiltere dini bakımdan Papa’ya bağlıymış. Papa bu evliliğe izin vermiyormuş. Bunun üzerine Kral, papayı tanımadığını ilan etmiş ve İngiltere’deki bütün kiliseleri kendisine bağlamış. Anglikan Kilisesi’nin kurulmasına ve İngiltere’nin Vatikan’dan ayrılmasına yol açan bu olay, Avrupalı protestanlar tarafından sevinçle karşılanmış. Anne Boleyn, bu başarıdaki rolü dolayısıyla bir azize mertebesinde değer görmeye başlamış.

Ancak, karşıtları (papa ve katolikler) onun hristiyanlığı yok etmek için gönderilmiş bir cadı olduğunu, iblisle işbirliği yaptığını öne sürüyorlarmış. Anne Boleyn’in erekek evlat doğuramaması, sadece bir tek kız doğurabilmesi, Kral’ı ondan uzaklaştırmış. Çünkü Kral, hata yaptığını, bu yüzden bir lanete yakalandığını düşünüyormuş. Bir spor yarışması esnasında ayağını kırması ve akabinde Kraliçe’nin karnındaki çocuğunu düşürmesi onu iyice çığırından çıkartmış. Papa’nın kendisine yakın adamlarının teşvikiyle karısının kendisine ihanet ettiği iddiasını kabul etmiş. Anne Boleyn, zina, ensest ilişki ve Krallığa ihanet suçlarından tutuklanarak kuleye hapsedilmiş. İlişkisi olduğu öne sürülen beş kişiden biri kendi öz erkek kardeşiymiş. İşkence altında suçlarını itiraf eden (!) bu beş kişi düzmece bir yargılamanın sonunda idam edilmişler. Anne Boleyn de suçsuzluğu bilinmesine rağmen 3 gün sonraki bir mahkemede suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırılmış.

Kraliçe,celladından hızlı davranmasını ve dikkatinin dağıldığı bir anda baltayı indirmesini istemiş. Adam da istenileni harfiyen uygulamış. Öyle ki, Anne Boleyn ölürken gözleri hala açıkmış ve dudakları dua okumaya devam ediyormuş. Başta Kral olmak üzere infazı izlemeye gelen herkes bu sahne karşısında dehşete düşerek oradan kaçmışlar. Ama Anne Boleyn’in huzursuz ruhu Kralı ömrü boyunca rahatsız etmeye devam etmiş. Söylenenlere bakılırsa, elinde kesik başıyla masum kraliçenin hayaleti Windsor’un karanlık koridorlarında, tozlu mazgallarında, gizli geçitlerinde hala dolaşırmış

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum