Polisiye Kitap Eleştirisi: Dokuz Oda Cinayetleri

Polisiye Kitap Eleştirisi: Dokuz Oda Cinayetleri – Ayşe Erbulak

Ayşe Erbulak‘ın dördüncü romanı Dokuz Oda Cinayetleri, oldukça sürükleyici, gerilim dozu yüksek ve bir o kadar da eğlenceli bir polisiye. Okurken insana bir hayli keyif veriyor. Zaten, başladıktan sonra, bitirmeden kitabı kapatmanız imkansız. Bunun bir nedeni öykünün merak edilen sonu elbette. Ama Ayşe Erbulak’ın akıcı dilini de görmemezlikten gelemeyiz. Yer yer mizahi olan bu üslup romana çok şey katıyor.

Özellikle ilk bölümlerde kitaba hakim olan bu kara mizah duygusu sayfalar ilerledikçe azalsa da romanı bir kara polisiye olarak algılamamızı engellemiyor. Gerçekten de Dokuz Oda Cinayetleri, cinayetlerin sıradanlığı, kahramanların aleladeliği ve karamsar finaliyle tam anlamıyla bir kara polisiye. O kadar kara ki, klasik polisiyenin kim yaptı sorusunu bile es geçmiş.Malumunuz, Klasik Polisiye Romanın temel sorusu kim yaptı’dır. Yani cinayeti kim işledi? Örneğin Agatha Christie‘nin bütün eserlerinde bu sorunun cevabı aranır. Oysa, Ayşe Erbulak, romanında katili en baştan okuyucuya gösteriyor. Okuyucunun cevap aradığı soru, artık, cinayetleri kimin işlediği değil, neden işlediğidir. Bu da gerilimin sadece finale yığılmasını engelliyor ve tüm bir romana yayıyor.Öykü, haliyle  karmaşık.  Zaman içinde sık sık ileri geri geliş gidişler var. Bir ara elli yıl önceye bile gidiyor. Ancak, yazar bu karmaşıklığı son derece anlaşılır bir biçimde okuyucuya aktarıyor. Bunu yaparken Ayşe Erbulak’ın, gerçeği okuyucudan gizlemede de çok başarılı olduğunu görüyoruz. Gizlemede kullandığı yöntem genellikle eksik bırakma.

Öykünün karmaşıklığı, biraz da içinde yer alan karakterlerin sayısının fazlalığından kaynaklanıyor. Yazar, sanırım bu sorunu hafifletmek amacıyla, kitabın başına bütün karakterleri listelemiş. İyi de yapmış. Okurken bir kaç kez ben bile baktım.Kimin kimle bağlantısı olduğunu eğer unutmuşsanız, kolayca hatırlayabiliyorsunuz böylece. Sayfaları karıştırıp, bu adam daha önce nerede çıkmıştı diye aramanıza gerek kalmıyor.

Kitaptaki öykü İstanbul’un Anadolu yakasında geçiyor. Beykoz’da bir düğünde başlayıp Büyükada’da sona eren maceranın kahramanları İstanbul’un Avrupa yakası’na -Silivri’de geçen kısa bir bölümü saymazsak- neredeyse hiç uğramıyorlar. Oysa özellikle Beyoğlu ve çevresinin polisiye edebiyatımızda  her zaman haklı bir çekiciliği olmuştur. O nedenle, Erbulak’ın kahramanlarının Kadıköy civarında dolanmaları bana ilginç geldi ve Çetin Altan’ın Rıza Beyin Polisiye Öyküleri’ni anımsattı.

Roman, her ne kadar pedofili, ensest gibi sapkınlıkları motif olarak kullansa da temelde  kötülüğün insanın kendi içinde bulunduğu tezini işliyor. Ve sonuçta cinayetin bir alışkanlık olduğu yargısına ulaşıyor. Bu haliyle, romanın klasik polisiye ile kara polisiye arasında bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Müthiş ve bir o kadar umutsuz finaliyle de bu değerlendirmemizin doğrulandığını görüyoruz.

Ayşe Erbulak, iyi bir yazar. Hikayesini tatlı tatlı anlatmayı çok iyi biliyor. Ancak, özellikle son sayfalara doğru artan editoryal hataların mutlaka temizlenmesi gerek. Ciddi bir yeniden gözden geçirmenin kitabı kusursuz hale getireceğinden hiç kuşkum yok.

Erbulak, çıraklık döneminin bu romanla bittiğini söylese de ben aynı kanıda değilim. Dokuz Oda Cinayetleri’nin çok ustaca yazılmış bir roman olduğunu düşünüyorum. Polisiyeseverlere mutlaka okumalarını tavsiye ederim.

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum