HİKAYE: KANLI EŞARP 2

HİKAYE: KANLI EŞARP

Anadolu’nun orta yerinde, gölü ile ünlü bu ilçeye gelen yabancı araç hemen dikkat çekmeyi başarmıştı. Meraklı gözler, İlçe Jandarma Komutanlığının misafirlerini çok izliyor havası vermeden takip ediyorlardı. Şehir merkezinden gelen her araç buradaki halkı, sanki evlerine destursuz gelen bir yabancı kadar rahatsız ediyordu. Oysa Anadolu insanı konukseverliği ile meşhurdu. Ama her eski gibi bu gelenek de tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştı. Artık insanların birbirine olan hoşgörüsü, cömertliği, yerini tahammülsüzlüğe bırakmış, kendi çıkarları uğruna geleneklerden vazgeçme eşiğine getirmişti. Her yerde olduğu gibi  herkes birbirine yabancı olmaya başlamış, çocukluk yıllarından hatırlanan komşulukların yerini taş binalar gibi soğuk ve ilgisiz gözler almıştı.

İlçeye iki kilometre uzaklıktaki köyden gelen Mustafa, başı önünde biraz titrek adımlarla kendine verilen selamlara hafif bir baş selamı ile karşılık vererek ilerliyordu. Asırlardır var olan bu sakin ve sessiz ilçe, birkaç gündür ülke genelinde adından bahsettirmeyi başarmıştı. Sebebi ise, öldürülen bir genç kızdı. Yegane ipucu ise, her ne kadar basında yer almasa da olay yerinde bulunan ve savcılık emri ile kimsenin bilmemesi gereken kanlı bir eşarptı.

Mustafa dalgın adımlarla İlçe Jandarma Komutanlığı binasına doğru ilerlerken, köylerinin muhtarı Ali emminin oğlu Murat ile karşılaştı.

“Oğlum bu ne dalgınlık. Üç kez adını söyledim duymadın. Hayırdır senin ne işin var burada? Hangi rüzgar savurdu seni?”

Mustafa  çocukluğunu beraber geçirdiği  köyün bu haylaz oğlanı ile ancak ilçeye alışveriş için geldiği zaman, o da eğer traktörle gelmişse, mazot almak için muhtar emminin sahibi olduğu benzin istasyonuna uğradığında karşılaşırdı. Aylardır mazota gelen zamlar nedeni ile ya at ile ya da yürüyerek geldiğinden onu görmeyeli bir kaç ay olmuştu. Murat ise sanki o köyde hiç yaşamamış gibi artık ziyarete bile gelmiyordu. Bahanesi ise hiç değişmiyordu. İşten güçten, çoluk çocuktan fırsatının olmadığını anlatıp duruyordu fakat tüm köy halkı onun gelmemesinin asıl sebebini biliyordu. Köylerine beş kilometre uzaklıktaki ağanın kızını kaçırıp evlenmiş, muhtar emmi ise oğlunu affetmemişti. Çünkü, gelini başka bir mezheptendi ve torunları olduğu halde kabul görmemişti. Mustafa ise Murat’la her karşılaşıp ayrıldığında onun adına üzülürdü. Ne de olsa bir çocuk anne ve babasının kanatları ile uçardı. Aradan o kadar sene geçmiş fakat aile meclisinde hem karısı hem de kendi af edilmemişti. Hele karısının babasının kapısında yaktığı ağıt herkesin yüreğini yakmıştı. Mustafa, Murat’ı görünce karısının beyti aklına düştü.

“Baba evi soğukta ocakmış. Ana aşı her derde ilaçmış. Ben cahildim yaptım bir hata. Örtseniz üzerimi sevginizle; tutsanız çocukluğumun elini. Sevdanın önünde hangi dağ yıkılmamış, hangi kar erimemiş. Gönül ateşi aşk ile yanınca, tüm sevgiler yalanmış,” diyerek ağlamış, saatlerce eşikte kucağında bebesi ile kalmış ama doğup büyüdüğü, sayısını bilmediği kadar girip çıktığı kapı açılmamış; söylediği sözler köyden köye dolanmış, Satı gelinin yakarışı olarak akıllara kazınmıştı.

Mustafa, Murat’ın sesi ile tekrar kara gözlerini ona çevirdi.

“Oğlum, bu ne hal? Seni gören de dünya yıkılmış da altında kalmışsın zanneder. Hele gel şu kahveye oturup birer çay içelim.”

“Dur hele Murat. Jandarma Komutanı beni bekliyor. Sonra içeriz çayı.”

“Hayırdır? Ne yapacakmış ki seni?”

Mustafa bu soru karşısında zorlukla yutkundu. “Biliyorsun, Fatma’nın cesedini tarlaya giderken ben buldum.” Gerisini getiremedi.

“Eee herkesin ifadesini almışlar. Burada herkes bunu konuşuyor. Seni niye geri çağırdılar ki?”

“Ben de bilmiyorum.”

“Oğlum, yoksa; tövbe tövbe dilimde varmıyor sormaya ama sana olan sevdasını, senin ona yangınını bilmeyen yok. Zorla İbrahim’e başlık parası karşılığı deyyus babasının verdiğini biliyoruz yoksa onu sen mi öldürdün? Ya benimsin ya toprağınsın mı dedin.”

Mustafa hiddetle Murat’ın yakasına yapıştı “Lan sen ne dediğinin farkında mısın? Ben sevdiğinin saçının teline kıyamayacak kadar değer veren, sırf nişanlandı diye sevdasını yüreğine gömen, onun mutluluğu için dua eden ben, onu nasıl öldürürüm! Sen aklını mı kaçırdın?” O kadar sinirlenmişti ki eli ayağı titremeye başladı. Gözü dönmüş, kendini zor zapt ediyordu.

Murat  bu ani çıkış karşısında, “Ben sadece herkesin düşündüğü ama dillendirmediği soruyu sordum,” dedi. “Bunda ne var? Hem seni çağırdıklarına göre bir bildikleri vardır yoksa neden nişanlısı olacak sümsüğü değilde seni çağırdı komutan? Hem bana kızmana gerek yok. Ben de herkes kadar senden şüphelendim. Neden tarlaya her zaman gittiğin yoldan değilde, Fatma’nın kefenine sebep olan deyyus babasının kızı karşılığı aldığı tarladan gittin? Çocukluğumuzdan gençlik yıllarına kadar hiç o yolu kullanmazdık uzak diye. O gün ne oldu da kendi tarlanıza gitmek için o yolu kullandın? Ben bile merak  ettim.”

Bu sözler üzerine Mustafa kendine daha fazla hakim olamadı; Murat’ın yüzüne sağ yumruğunu indirdi. Murat bu ani saldırı ile kaldırıma yığılınca çevre esnafı hemen yanlarına koştu.  Murat’ı düştüğü yerden kaldırıp oradan uzaklaştırdılar. İlçenin ileri gelenlerinden halıcı Hüseyin emmi ise Mustafa’yı kolundan tutup dükkanına götürdü.

Delikanlı, kendisini mahcup olmuş hissediyordu. O, civar köy ve kasabalarda yiğitliği, dürüstlüğü, yardımseverliği ve saygısı ile nam salmış biriydi. Büyüklerin evladı, küçüklerin abisi, yaşıtlarının kardeşiydi. Murat’a hak vermeden edemedi. Ne vardı da yıllardır kullanmadığı o kahrolası yolu kullanmıştı? İçine düşen sıkıntı ayaklarını oraya yönlendirdiğine kendini ikna edememiş iken, başkalarını nasıl ikna edecekti?  Dükkana girince, halıların kokusu onu içinde bulunduğu ana geri döndürdü. Duyguları iç içe geçmiş artık ne düşüneceğini bilmez bir hale gelmişti. Hüseyin emminin omzundaki elini hissedince gözleri doldu. Günlerdir içinde tuttuğu acı dışarı çıkmak için kanat çırpmaya başlamıştı. Kendini toparlamak istercesine yutkundu. Başı yine önündeydi. Anası ona büyükler konuşmadan başını yukarı kaldırmanın saygısızlık olduğunu öğretmişti.

“Eh be oğlum sen neden o densize uyuyorsun? Hem ne işin var burada? “ diye şefkatle konuştu Hüseyin emmi.

“Jandarmaya  gidiyordum,” dedi Mustafa. “Komutan beni istemiş. Muhtar emmi gelip söyledi. Onun için geldim.”

“İyi de oğul niye istemişler ki? Dur ben dükkanın anahtarını alayım birlikte gidelim.”

Camla kapalı ofise girip hızla geri geldi. Mustafa’nın bir şey söylemesine fırsat vermeden onu  sürüklercesine dükkandan çıkardı, birlikte jandarma ilçe binasına girdiler. Onları kapıda karşılayan asker nereye gidecekleri hakkında bilgi verdikten sonra tuttuğu nöbete geri döndü. Mustafa kalbini sakinleştiremiyordu. Sanki biri o küçücük et parçasını avuçlarına almış eziyordu.

Uzun koridorun sondan bir önceki kapısının önüne geldiklerinde Hüseyin emmi ona güç vermek istercesine, “Evladım sakin ol biraz,” diye mırıldandı. “Seni tutmasam bacaklarının titremesinden yere yıkılacaksın. Hem gerçekleri söylediğin sürece korkacak bir şey yok.”

Mustafa ona minnetle baktı. Kapıyı tıkladıktan sonra, davet eden sese uyarak  içeri girdiler.

Komutan Yusuf, Hüseyin emmiyi görünce hemen ayağa kalkıp buyur etti.

“Sizi beklemiyorduk, Hüseyin amca.” diyerek ona yer gösterdi. Mustafa’yı görmemiş gibi yaparak masanın arka tarafında duran iki kişiyi tanıttı. “ Jandarma Yüzbaşı Başkomiser Onur ve Jandarma Üsteğmen Komiser Sacit’i tanıştırayım. İlden geldiler.”

Savcılık emri ile bu davayı onlar tekrar soruşturacaklardı. Her ikisi de sadece başları ile selam verdikten sonra, önlerinde duran dosyaya döndüler.

Hüseyin emmi açıklama gereği duyduğu için, “Mustafa’yı çağırmışsın. Ben de ona eşlik edip bir selam vereyim diye geldim,” dedi.

Dosya ile ilgilenen iki subay başlarını kaldırıp Mustafa’ya baktılar.

“Demek Mustafa sensin?” dedi Yüzbaşı olan. Gözleri soğuk iki buz parçası gibiydi.

Mustafa, “Evet, Yüzbaşım” diye cevap verdi.

Adam masanın arkasından çıkıp Yusuf’a, Mustafa ile yalnız görüşeceklerini söyledi.  Yardımcısıyla birlikte Mustafa’yı  alıp odadan çıktı. Koridorun karşı tarafındaki başka bir odanın kapısını açarak içeri girdi. Mustafa ve Sacit de girince kapıyı kapattı.

“Geç otur bakalım şu sandalyeye delikanlı.”

Mustafa buranın sorgu odası olduğunu izlediği filmlerden bilse de dört duvarın yaz günü kendisini bu kadar üşütebileceğini bilmiyordu. Sandalyeye oturup ellerini kucağında birleştirdi. Başı sanki masanın üzerinde kimsenin görmediği bir nesne varmış ve  sadece kendi görüyormuş gibi sabit duruyordu.

Yüzbaşı, “Burada bulunma sebebimizi biliyorsun değil mi? Şimdi bize olayı hiç bir şey atlamadan en başından tekrar anlatmanı istiyorum,” diyerek insana güven veren ses tonu ile Mustafa’yı yüreklendirmeye çalıştı.

Mustafa başını kaldırıp kucağında tuttuğu ellerini masanın üzerine koydu. Derin bir nefes aldı.

“Ben… Ben o gün tarlaya gidiyordum, akşam ezanı okunmuştu. Anamın öğlen yemek gönderdiği bakracı ağacın altında unutmuştum. Yola koyuldum. Hava güzeldi, ben de her zaman gittiğim yoldan değil bizim tarlaya biraz daha uzak olan yolu kullanmıştım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Belki yürürsem açılırım diye yolu uzattım. Tarlalara varmadan önce küçük ormanın son ağaçları olan yere gelince, ağacın dalındaki eşarbı gördüm. Kimin olduğunu biliyordum. Çünkü, ağaçların dibinde başlayan tarla, Kemal emminindi. Bu eşarp ise kızı  Fatma’ya aitti. Önce alıp, almamakta kararsız kaldım.”

Sesi titremişti. Durakladı. Biri ona cesaret versin diye bekledi fakat kimseden ses çıkmayınca sözlerine devam etti.

“Önce sağıma soluma baktım. Nede olsa nişanlı bir kızdı. Bizim buralarda böyle şeyler hoş karşılanmaz. Kimseyi görmeyince eşarba uzanıp aldım. Tam yüzüme doğru kaldıracaktım ki üzerindeki kanı gördüm. O an eşarp elimden kayarak yere düştü. Bir müddet ne düşündüm bilmiyorum ama içimdeki sıkıntının arttığını, gözlerimin karardığını hatırlıyorum. Kendimi toparlamaya çalışarak eşarbı tekrar elime aldım. Fatma’nın buralarda olabileceğini, yaralanmış olabileceğini düşünerek çevreyi kolaçan etmeye başladım. Fakat ortalarda kimse yoktu. Ben de eşarbı cebime koyup, yatsı namazından önce çeşmeden su dolduracağını bildiğim için, ona vereceğimi kendime söyleyerek bizim tarlaya doğru yürüdüm. Bizim tarla ormanın diğer tarafında. Öğlen yemek yediğim ağacın oraya gidip, bakracı aldım. Her zaman gittiğim yola doğru iki adım attım sonra vazgeçip geldiğim yerden dönmeye karar verdim. Tekrar yola koyuldum. Bu sefer biraz daha içten yürümeye başladım. İçime bir kurt düşmüştü. Fatma yaralı da olsa eşarbını niye burada bıraksın ki diye düşünerek adımlarımı hızlandırdım. Eşarbı bulduğum yere geldiğimde ormanın içine doğru ilerledim. Ormanın sığ ağaçlarının arasında bir şey gözüme çarptı. Yanına gidene kadar anlamadım.”

Durdu. Nefes alamıyor midesi bulanıyordu. Boğazını yakan safrayı zorlukla yuttu. Devam edemeyeceğini düşündüyse de kelimeler ağzından kendiliğinden dökülmeye başladı. Gözleri biber dökülmüş gibi yanıyordu. Gözyaşları akmak için olanca gücü ile uğraşıyordu. Kendi sesi kulaklarına yabancı geliyordu ama anlatmaya devam etti.

“Gördüğüm şeye yaklaşmaya başladım. Ağaçlar görüş alanımı kesiyordu ama ben orada yatanın Fatma olduğunu biliyordum. Artık koşmaya başladım. Yanına geldiğimde ise bacaklarım beni taşımadığı için yere çöktüm. O bakmaya kıyamadığım, Fatma yerde cansız bir şekilde yatıyordu. Gözleri donmuş gibiydi. Üzerindeki kıyafetler parçalanmıştı. Ben… Ben gömleğimi çıkarıp üzerine örttüm. Bacaklarından kan sızıyordu. Göğsünün altındaki diş izi etini koparırcasına kan oturtmuştu.”

Artık ağlıyordu. Hıçkırığı arasında Yüzbaşının su getirilmesini emrettiğini zar zor duydu. Oysa şimdi duramazdı. Bu zehri dışarı akıtmalıydı yoksa ölünceye kadar bir daha anlatamaz bu yara da onu öldürürdü.

“Onun saçlarına elimi uzattıysam da dokunamadım. Ben ölü haline bile kıyamazken hangi cani ona kıymıştı? Beynim yanıyordu. Düşünemiyordum. Gözlerini kapatmaya yeltenince gerçeklik beni esir aldı. Başında bir hayvan gibi böğürmeye, ulumaya başladım. Ne yaptığımı bilmiyordum. Sonra cebimden eşarbı çıkarıp yüzünü örttüm. Ağıt yakıp hem onun genç yaşına hem kendi sevdama ağladım. Hava kararmaya başlamıştı ama ben farkında değildim. Kustum. Sanki  bu dünyada ne kadar kötülük varsa hepsi içime dolmuştu. Ne kadar süre orada kaldım bilmiyorum. Bir el omzuma dokununca yerimden fırladım. Fatma’nın kayınpederi İsmail emminin bakışları ile karşılaştım. Adam bana bağırmamı duyduğunu söyleyip duruyordu.Yüzüme vurduğu sille ile tekrar olduğum yere çöktüm. O ise elindeki telefon ile birilerini aramaya başlamıştı.”

Sözünü bitirip gözyaşlarını elinin tersi ile silerek “Bana onu kimin öldürdüğünü söyleyeceksiniz değil mi Yüzbaşım?” diye sordu.

“Belki de onu sen öldürmüşsündür,” dedi Yüzbaşı. “Ne de olsa ona aşıkmışsın. Başlık parası karşılığında sevdiğin kızı başkasına vermişler sen de kıskanıp onu öldürmüşsündür.”

“Sen ne diyorsun Yüzbaşım? İnsan hiç sevdiğini öldürür mü? Eğer birini öldürecek olsaydım yüreğimdeki sevda yüzünden, bilin ki  kendi canımı alırdım. Bunun da büyük günah olduğunu bildiğim için anamın dediği gibi sabredecektim. Hiçbir sevda zamanın elinden kurtulamazmış. Herkes bir gün unutulur, yüreğe aniden düştüğü gibi çıkıp gidermiş. Hiç bir misafir bulunduğu yerde sonsuza kadar kalamazmış. O yüzden ben onu gönlümde misafir etmeye devam edecektim.”

Odanın kapısı vurulunca, Üsteğmen Sacit kapıyı açıtı, eline tutuşturulan dosya ile Yüzbaşının yanına gitti. Mustafa dosyanın üzerinde yazan Adli Tıp yazısına odaklanmıştı. Bir insan öldürüldüğünde bu küçücük dosyaya sığıyor demek ki diye geçirdi içinden. İki adam ise onun varlığını unutmuş gibi fısıltı halinde konuşuyorlardı.

Yüzbaşı Onur, “Mustafa, rica etsem gömleğini çıkarır mısın?” dedi.

Mustafa, şaşırarak “Anlamadım,” diye kekeledi.

Yüzbaşı açıkladı. “Bak elimizde tuttuğumuz dosyadaki bir bulguyu teyit etmem lazım. Hem bu senin masumiyetin için de önemli.”

Mustafa bunun ne için gerekli olduğunu anlamasa da kendisinden istenileni yaptı. Yüzbaşı Onur  onun kol bölgesine baktıktan sonra giyinebileceğini söyledi.

“Fatma’nın tırnağının içinde deri kalıntısına rastlanmış o yüzden gömleğini çıkarttırdım. Ellerinde ve kollarında çizik yok. Elde edilen bu veri jandarma ve  emniyette bulunan suçlu veri tabanında kimse ile uyuşmamış. Artık gidebilirsin. Eğer aklına bir şey gelirse biz katili yakalayana kadar burada olacağız bize mutlaka bilgi ver.. Ha bir de sigara kullanıyor musun?”

“Ara sıra içiyorum.”

“Hangi markayı içiyorsun?”

“Ben öyle paket almam Yüzbaşım. Biri uzatırsa içerim, yoksa içmem.”

“O gün oraya giderken veya dönerken hiç kimseyi gördün mü?”

“Köyün çıkışında Kemal emmiyi gördüm, biraz telaşlıydı.  Fatma’nın babası o. Gündüz gözü sarhoş gibiydi. Zaten köyde de herkes ondan uzak durur. Hele kızını başlık parası adı altında bir tarlaya verdikten sonra  kimse onun yoluna çıkmamaya çalışır oldu. Köy yeri küçük Yüzbaşım, sevdamız kulağına mı gitti bilmiyorum ama artık onun beni, benim de onu sevmediğimi ikimiz de biliyorduk. Ona bir şey sormadan yoluma devam ettim. Başka da kimseyi görmedim.”

“İyi düşün. Sen Fatma’yı bulduğundan üç dört saat önce öldürülmüş. O gün köyde hiç mi dikkatini çeken bir şey olmadı mı?”

“Olmadı. Zaten ben ikindi vaktine kadar tarladaydım.”

“Tamam işte. Senin söylediğine göre Fatma sen tarladan eve giderken öldürülmüş. Çünkü ikindi ve akşam namaz vakti arası neredeyse dört saatten fazla. İyi düşün. Hiç ses filan duymadın mı?”

“Keşke duysaydım Yüzbaşım keşke. Belki o zaman Fatma hala yaşıyor olurdu.”

Geldiği andan şu ana kadar sanki asırlar geçmiş gibi yılgındı.

Yüzbaşı ona bakınca içi acıyarak “Tamam, şimdi gidebilirsin,” dedi. “Dediğim gibi aklına ne gelirse gelsin biz buradayız.”

Mustafa oturduğu yerden kalkıp Hüseyin emmisini beklemeden dışarı çıktı. Köye dönmek için geldiği yoldan ilerlemeye başladı. Birkaç adım atmıştı ki, Fatma’nın nişanlısı İbrahim’in hızlı adımlarla kendine doğru geldiğini gördü, duraksadı. İsmail emmi de onun koluna girmiş cesede dönen oğluna güç vermeye çalışıyordu, fakat İbrahim, Mustafa ile göz göze gelince kafesinden kurtulmuş bir aslan gibi koşarak Mustafa’nın yakasından tuttu ve birkaç yumruk attı. Neye uğradığını şaşıran Mustafa yerde karnına yediği tekmelerden kendini korumaya çalışıyor ama kıpırdayamıyordu. İsmail, oğluna yetişmiş, onu zapt etmeye çalışıyor ama başaramıyordu.

İbrahim, “Seni ırz düşmanı! Seni ellerimle geberteceğim! Bu dünya artık ikimize dar anlıyor musun? Ölümün benim elimde! Bundan sonra kıçını kolla! Seni bilmem neyttiğimin çocuğu! Öldün sen oğlum öldün!” diye bağırıyordu.

Nöbetçi askerler ve İlçe Jandarma Komutanlığı’nda bulunan herkes dışarı koşmuştu kavgayı ayırmak için. Yüzbaşı Onur, İbrahim’in kolundan tutarak geri çekti. Üsteğmen Sacit ise Mustafa’yı yerden kaldırdı. Teğmen Yusuf da İsmail ile ilgileniyordu. Yüzbaşı Onur herkesi içeri almalarını nöbetci askerlere emrettikten sonra zorlukla ayakta durmaya çalışan, ağzı yüzü kan içinde kalmış olan Mustafa’nın hastaneye götürülmesini Üsteğmen Sacit’e söyleyip içeri girdi.

Ortalık karışıyordu. Yüzbaşı, Mustafa’nın masum olduğunu biliyordu. Adli Tıp raporuna göre Fatma’ya üç kişi tecavüz etmişti.  Boğazındaki izler, küçük elleri olan bir katili işaret ediyordu. Tırnak içinde bulunan deri ve beyaz kıllar önemli bir ipucuydu. Kanlı eşarptaki örnek ise Fatma’yla değil, tırnak içindeki doku ile uyuşmuştu. Yine rapora göre üç farklı renkte kıl kurbanın kıyafetleri ve vücudunun özellikle cinsel bölgesinde tespit edilmişti. Yüzbaşı okuduğu rapora göre katillerin birinin kır saçlı olduğuna artık adı kadar emindi. Şimdi tüm köy halkını sorguya alıp gençliğinin baharında hunharca katledilen kızın katilini adalete teslim edecekti. Her gün bir kadın veya çocuğun öldürülmesi gönlüne ağır geliyordu. İnsanlara ne olmuştu da bu kadar kötülüğü  içlerinde barındırıyorlardı. Barındırmakla kalmıyor, dışarı taşırıp, masumların canını yakıyorlardı. Oysa tarihimiz boyunca kadın, Türk töresinin en kutsal varlığıydı. Anneydi, kardeşti, eşti, evlattı! Her yerde söz sahibi iken nasıl olup da şimdi bu kadar değersiz kılınmıştı? Bunu düşünmekten artık yorulmuştu. Gücü kullanan kendi cinsi olduğu için artık kadınların gözlerinde defalarca gördüğü korku ile baş etmekte zorlanıyordu. Elinden gelse, şiddete maruz kalan her çocuk ve kadın için eylemi gerçekleştirenlere şeytanın bile aklına gelmeyecek işkenceler yapardı ama adaleti sağlamakla görevliydi. Her ne kadar gördüğü olayları içselleştirmemeye çalışsa da başarılı olamıyordu. Binanın merdivenlerini çıkarken destek almayı kendine tekrar hatırlattı.

İçeri girdiğinde İbrahim ve İsmail’i Komutan Yusuf’un odasında buldu. Önce İbrahim’i sorgu odasına aldı. Delikanlı  nişanlısını Mustafa’nın kıskançlık yüzünden öldürdüğünü söyleyip duruyordu. Yüzbaşı Onur, karşısındaki gencin başlık parası vererek bir eşya gibi kurbanın kendisine babası tarafından satıldığını göremeyecek kadar kibirli yüzünü dağıtıp parçalara ayırmak isteğini bastırdı. Olay günü otobüsle babasının verdiği banka işlerini yapmak için şehre inmiş, bunu da hem banka çalışanları hem otobüs firmasının şoförü teyit etmiş, ilk ifadesine de eklenmişti. Yüzbaşının tüm sorularına aynı yanıtı veriyordu. Mustafa’yı çoktan suçlu ilan etmişti.

Yüzbaşı onun Mustafa’ya bir zarar vermemesi için, “Nişanlının Mustafa öldürmedi,” dedi.  “Elimizde olan deliller onun masumiyetini kanıtlıyor; o yüzden bir daha ona dokunursan hakkında işlem yapar seni savcılığa sevk ederim.”

İbrahim  ne diyeceğini şaşırarak kekeledi.

“Fatma’yı o buldu. Hem ne deliliymiş bu? Belki sahte delil bırakmıştır. O Fatma’yı seviyordu. Sırf Fatma beni seçti ona yüz vermedi diye öldürdü. Bunu nasıl görmüyorsun? Katil o!”

“O zaman şunu dinle. Fatma’nın üzerinde bulunan saç teli onun saç rengi ile uymuyor. Senin saman rengi saçlarınla uyumlu görünüyor. Belki de sen Mustafa’yı sevdiğini bildiğin için onu öldürdün.”

İbrahim’in beti benzi attı. Gözleri büyüdü.

“O benimle evlenecekti! Benimle evlenecek bir kıza niye tecavüz edeyim ki?”

“Ona tecavüz edildiğini nereden çıkardın?”

“Babam tarlaya giderken, Mustafa’nın bağırtısını duyunca onun yanına gitmiş. Mustafa gömleğini çıkarmış, Fatma’nın üzerine örtmüş ama babam eteğinin yırtık, baldırlarının çıplak olduğunu söyledi.”

“Her çıplak olan tecavüze mi uğruyor? Bu nasıl bir mantık? Anasını satayım, kadınları, kızları çıplak görünce aklınıza başka bir şey gelmiyor. Belki göle düştü, boğuldu, kıyafeti yırtıldı ya da katilinden kaçarken ormanda ağaçlara takıldı. Sizin aklınız bel altı dışında bir şey düşünmez mi? Şimdi bırak zırvalamayı ayağa kalk!”

Yüzbaşı sadece onun kibrini kırmak için, şahitleri olsa da gömleğini çıkarttırıp  kollarını kontrol etti. Bunun yasal olmadığını biliyordu. DNA örnekleri alıp Adli Tıp’a gönderecek olsalar da sonuçlar çıkmadan katili yakalamak niyetindeydi.

İbrahim’in suratındaki kibir kırılmış, yerini korkuya bırakmıştı. Zorlukla, “Ben yapmadım. Şahitlerim var,” dedi.

Yüzbaşı omzunu silkti. “Belki şahitlerin yalan söylüyordur. Ne de olsa baban sana parasına güvenerek her şeyi satın alıyor.”

Sorgu bitmiş, İbrahim’in yüreğine korku salınmıştı. Yüzbaşı, Yusuf’un bulunduğu odaya gitti, babayı da sorgu odasına çağırdığını söyledi.

İsmail şaşkınlıkla, “Ben gördüklerimi anlattım zaten başka da bir şey bilmiyorum. Gelinimi Mustafa öldürdü.” diyerek kendini savunmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Alnında biriken ter damlalarını elinin tersi ile sildikten sonra, “Aha her bir şeyi Komutan Yusuf’a anlattım. Daha ne anlatacağım?”

Yüzbaşı odanın kapısını açmış, çıkması için İsmail’i bekliyordu. İsmail Yüzbaşının yüzüne bakınca şakasının olmadığını anladı, onu takip etti.  O sırada Üsteğmen Sacit gelerek  Mustafa’nın iyi olduğu haberini verdi. Sonra hep birlikte sorgu odasına yöneldiler.

İçeri girer girmez Yüzbaşı, “Şimdi anlat bakalım, o gün gördüklerini,” dedi. “Ama önce Mustafa’nın bulunduğu yerde ne işin vardı ondan başla. Senin gibi toprak zengini biri herhalde tarla sulamaya gitmemiştir.”

Adam şaşkınlığını gizleme gereği duymadan anlatmaya başladı. Mustafa’nın ifadesi ile İsmail’in anlattıkları örtüşüyordu. Biraz önceki tedirginliği anlattıkça kayboldu. Gömleğinin katlı kollarının altında sağ dış kolunda en fazla birkaç günlük olan derin çizik Yüzbaşının gözünden kaçmamıştı ama bu soruyu biraz sonra soracaktı.

“Yine söylüyorum ben öylesine dolaşmaya çıkmıştım. Hem ne var bunda? Burası benim köyüm, gezmek için izin mi alacaktım? Hem soruları sorma şeklin hoşuma gitmedi Yüzbaşı.”

“Öyle mi? Şu kolundaki çizik nasıl oldu? Allah bilir o da o gün dolanırken olmuştur. Ne de olsa köyün etrafı orman.”

“Efendi, sen ne sorduğunun farkında mısın? Fatma’yı ve Mustafa’yı görünce nasıl hızla koşturduysam o zaman olmuş herhalde. O gün hiç fark etmemiştim bile. Evde hatun söyleyince gördüm.”

“Dediğin gibi olsun. Şimdi köye dön ve köylüyü topla birazdan oraya geleceğiz. Muhtara söyle köy konağını açsın. Yaşlı genç kim varsa toplansın. Adli Tıp’ın istediği verileri almak için yanımızda bir hemşire olacak. Sen de orada olsan iyi edersin.”

Adam canhıraş ayağa kalktı. “Ben hemen ilgileneceğim. Veri neyse ben hemen vereyim.” Kapıya gelince dönüp Yüzbaşıya baktı. “Yüzbaşı, katili hemen bul ve o her kimse dua etsin de biz köy ahalisi onu senden önce bulmayalım. Eğer bulursak tutukladığın bir ceset olacak.”

Sacit, geldiğinden beri sadece dinlemişti. İsmail çıkar çıkmaz, “Yüzbaşım bu adam yalan söylüyor,” dedi. “Sen kolunu sorunca önce eli ile kapatıp sonra terlemesine rağmen gömleğin katlı bölümünü indirip kapattı. Sanki bir şeyler saklıyor.”

“Doğru söylüyorsun fakat DNA için örnek vermeye razı oldu. Belki sakladığı başka bir şey vardır. Dur bakalım, karar vermek için acele etme. Şimdi çıkıp önce bir şeyler yiyelim sonra köye gidip soruşturmaya devam edelim.”

Odadan çıktılar. Yusuf’a uğrayıp, onu da yemeğe davet ettilerse de odasında bulunan hırpani kılıklı misafiri bahane ederek onlarla çıkmadı. Yüzbaşı ona yarım saat sonra köyde olmasını tembih ederek oradan ayrıldılar.

Köye geldiklerinde İsmail denileni yapmış kendilerini bekliyordu. Köy Konağı açılmış, önünde sayıları otuzu geçmeyen genç, yaşlı köy erkekleri aralarında konuşmaya dalmışlardı. Yüzbaşının arabadan inip sert adımlarla Köy Konağı’na doğru yürüdüğünü görünce hepsi birden sustu. Ortalıktaki sessizliği sadece karşı tarafta akan çeşmenin şırıltısı bozuyordu. Köy çocukları bile susmuş sanki Fatma’nın yasını tutuyorlardı. Komutan Yusuf ise ortalarda görünmüyordu. Yüzbaşı ve Üsteğmen yanlarında gelen hemşire ile konağa girdiklerinde onları muhtar Ali ve İsmail karşıladı.

Yüzbaşı, “Önce kızın babasını göreceğim,” dedi. “Dışarıda mı? Eğer değilse onunla sonra konuşuruz.”

Muhtar, “Değil,” diye konuştu.  “İlçeye inmiş. Zöhre Hatun yani karısı öyle dedi.”

“Tamam, o gelince biz ziyaret ederiz. Şimdi önce dışarıda bulunan beyaz saçlı adamları  sorgulayacağız. Siz kapıda durun. Ben seslenince bakarsınız.”

Üsteğmen Sacit şaşırarak sordu. “Komutanım neden önce onlar?”

“Çünkü, Adli Tıp raporuna göre kurbanın tırnak içinde bulunan beyaz saç teli, yapılan araştırmaya göre boğuşma esnasında koparılmış. Saç tellerinin kökü, saç kılıfı verilen ince bir hücre katmanı ile kaplıdır. Eğer saç dökülerek düşmüşse bu hücre geride kalır ama çekilerek koparılmışsa hücre kılıfı saç ile beraber düşer. Kurbanın tırnak arasında bulunan saç teli boğuşmaya işaret ediyor diğer kıl ise hücresi gereği  kol veya bacak kılı. Çünkü bu kıllar dipten uca kadar sivridirler. Mustafa’nın gömleğini çıkarttırma sebebim de buydu. Her ne kadar adli rapora göre tırnak içindeki iki beyaz kıldan biri saç teline diğeri ise deri içinde olduğu için kol bölgesine ait olsa da diğer iki farklı renkteki vücut kılı da kurbana ait değil ve alınan sperm örnekleri kurbanı üç kişinin öldürdüğünü, en azından tecavüz ettiğini kanıtlıyor. Biz de bu üç kişiden birini sorguda sıkıştırırsak, daha az ceza almak için  diğerlerini ele verecektir. Şimdi sorgulayacağımız herkesi iyice gözlemlemeni istiyorum.”

Sorguya başladılar. Bir kaç saat sorguladıkları kişilerden bir şey çıkmadı. O gün hiç kimse Fatma’yı doğru düzgün görmemişti. Köyün gençleri ise göle yüzmeye gittiklerini, bir arada olduklarını anlattılar. Hepsi üzgündü. Ne de olsa Fatma onların ilkokul arkadaşıydı ve köylerinde ilk kez böyle bir olay meydana gelmişti. Artık bacılarını, büyükler ise kızlarını yalnız bir yere gönderemediklerini anlatıp duruyordu. Yüzbaşı biraz soluklanıp Sacit ile istişare yapmaya başladı.

“Neredeyse tüm köy halkı ile konuştuk. Bu insanlar köy kahvesinde oturup nasıl hiç bir şeyden haberleri olmuyor? Dikkat ettin mi üç kişi Fatma’yı gördükleri saat dilimini farklı söyledi. Onların söylemine göre kız öldükten sonra bile köyde görülmüş.”

“Küçücük yer ben hep köyde yaşayan insanların birbirinin attığı adım sayısını bile bileceklerini düşünürdüm. Hiç mi bir Allah’ın kulunun dikkatini çekmez ortalıkta görünmeyen bir insan. Anlamadım ki?”

“Biz, muhtarı da sorgulayıp köy kadınları ile görüşelim. Tarla işlerine daha çok kadınlar bakıyormuş. Mevsim nadas zamanı olduğu için neredeyse tarlaya giden kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Gidenler de ot veya kışlık odun toplamak için gidiyorlarmış. Bu çocuk kaçırılırken hiç mi bağırmadı, hiç mi sesi çıkmadı? Gerçek olan şu ki bu kız katillerini tanıyor hatta güveniyordu. Taş uzaktan gelmiyor şimdi tüm dikkatimizi en yakınlarına yönlendireceğiz. Sor bakalım muhtara kızın babası ve Yusuf gelmiş mi?”

“Başüstüne,” diyerek Sacit dışarı çıktı. Onur ise konağın penceresinden bir müddet dışarıyı izledi. Tam pencereden ayrılacaktı ki, yemenisi ile gözyaşlarını silen bir kız çocuğu dikkatini çekti. Kız kalabalığın arkasında köy çeşmesinin hemen arkasında duruyordu. O kadar korkmuş görünüyordu ki Yüzbaşı elini uzatsa korkudan bayılırdı. Bir kaç saniye kadar göz göze geldiler. Kız, Yüzbaşı gözlerini kaçırmadan başını öne eğip, çeşmenin arka tarafına doğru koşar adım uzaklaşınca, o da hemen dışarı çıkmak için kapıyı yöneldi. Tam açacakken Sacit kapıyı açtı. Yüzbaşının telaşlı halini görünce o da onun peşinden dışarı koşturdu. Kız toprak yoldan koşarak uzaklaşıyordu. Yanlarında biten muhtar Ali’ye kızı işaret ederek  sordular. Muhtar kendi kızı Elif’i görünce onun Fatma’nın en yakın arkadaşı olduğunu söyledi. Yüzbaşı derhal kız ile görüşmek istedi. Muhtar Ali kızına seslenince çocuğun koşan adımları önce durdu. Sonra gözlerini babasına doğru kaldırdı. Bu gözlerde öyle derin bir korku vardı ki, görmek için bakmaya bile gerek yoktu. Metrelerce öteden hissediliyordu. Kız, muhtar tekrar seslenince ağır adımlarla konağa doğru yürümeye başladı. O kadar yorgun yürüyordu ki Yüzbaşı onun düşeceğini sanarak iki adım öne doğru çıktı. Babası Muhtar Ali ise onun koluna girip konağın önüne getirdi.

“Yavrucak perişan oldu Yüzbaşım. Ona soracağınız ne varsa ben cevaplarım, o eve gitsin.”

Kızın korku dolu gözleri daha da büyüdü. Babasının kolunu sıkması, ne Onur’un ne de Sacit’in gözünden kaçtı.

Yüzbaşı, “Muhtar, kızınla konuştuktan sonra seninle de konuşacağım merak etme,” dedi.  Sonra Elif’in gözlerine baktı. “Bizden korkma kızım.Sana birkaç soru soracağız,” diyerek onun geçmesi için yol verdi.

Muhtar hâlâ Elif’in kolunu tutuyordu. O sıra konağa yaklaşan arabanın sesi ile herkes o tarafa döndü. Gelen Komutan Yusuf ve hırpani kılıklı adamdı. Kızın merdivene doğru attığı adım, gelenleri görünce havada asılı kaldı. Muhtar Ali ise telaşla, “Aha Komutan Yusuf’ta geldi. Elif ona bildiklerini anlatmıştı. Değil mi kızım?” diyerek tekrar kızının kolunu tuttu.

Arabadan inen Yusuf , Yüzbaşı’nın yanına yaklaştı. “Yüzbaşım, Elif ile ben görüşmüştüm. İfadesi dosyada var. Kızcağız çok etkilendi. Ona tekrar aynı acıları yaşatmasak.”

“Bakıyorum hepiniz aslan kesildiniz Komutan! Bu köydeki herkesin ifadesini zaten sen aldın. Niye diğer insanları değil de özellikle Elif’in üzerine bu kadar geliyorsunuz? Sizi gören de bir şey sakladığınızı sanacak. Şimdi çekilin ayağımın altından! Bu bir emirdir!”

Yüzbaşı tekrar Elif’e döndü.  “Gel kızım, içeri geçelim.”

Muhtar da Elif ile yürüyünce Yüzbaşı onu durdurdu. Sacit’e  “Buradaki hiç kimseyi içeri alma. Gerekirse zor kullan. Bütün sorumluluk bana ait,”  dedikten sonra, Elif ile içeri girdi.

Odanın orta yerinde duran Elif,  “Ben korkuyorum, Komutanım,” diye fısıldadı.

Yüzbaşı gülümsedi. “Korkma kızım, sana hiç kimse bir şey yapamaz. Buna asla izin vermem.”

Elif kısa boylu, zayıf ve çocuksu yüzlüydü. Yaşını tahmin etmek zordu. Yemenisinin altından görünen belekleri kahverenginin en güzel tonuydu. Gözleri ise biraz önce döktüğü yaşlardan daha siyah ve buğulu görünüyordu. Yüzbaşıya altı aydır görmediği minik Zehra’sını hatırlatmıştı.

Kırılgan ve ürkek görünen kıza, kaç yaşında olduğunu sordu. Amacı onun korkusunu biraz atıp rahatlamasını sağlamaktı.

Elif bu soru karşısında başını yukarı kaldırarak, “On yedi, ama yakında on sekiz olacağım.” diye kısık sesle cevap verdi. Oysa  on beşinde ancak gösteriyordu.

“Sen Fatma’nın en yakın arkadaşıymışsın. O seninle her şeyi konuşur muydu?”

“Konuşurdu.”

“Sana hiç birilerinden korktuğunu veya nişanlısından, Mustafa’dan bahseder miydi?”

“Evet.”

Kız başını pencereden dışarı çevirdi. Gözleri köyün dışında tüm heybetiyle duran başı karlı dağa kilitlenmişti.

“O İbrahim’i hiç istemedi. Mustafa’ya yanıktı. Babası tarla karşılığı verdi onu. Günlerce dayak yedi. Anası, Zöhre ana babasına o kadar dil döktü, yalvardılar ama adam Nuh dedi peygamber demedi. Tarlanın dışında süt parası, analık hakkı istedi. İsmail emmi hepsini verdi. Çünkü İbrahim, Fatma’yı seviyordu. Araya büyüklerimiz girdi. Bizim buralarda büyüklere karşı gelinmez. Köyde bulunan herkes, Fatma’ya babasının içkisinden, kumarından kurtulacağını söyleyip İsmail emminin oğlundan daha mı iyisini bulacaksın diye nasihat verdi. Fatma çok güzeldi. Biraz da yaşı büyümeden el kapısına gitsin, köy delikanlıları da ondan uzak dursun diye kızın başını yaktılar. Nişan için davul vurulduğunda Fatma tavan arasında kendini asmaya çalışırken ben vazgeçirdim.”

Durdu. Tekrar başını dışarı çevirdi. Yüzbaşı onun acısını yaşaması için soru sormadan bekledi.

“Keşke onu o gün bıraksaydım da kendi canına kıysaydı. Şimdi bu olanlar olmazdı. Ama bize ninelerimiz, imam dedemiz insanın canına kıymasının çok günah olduğunu, ruhun hep cehennemde kalacağını anlatmışlardı. İyi de Komutan, şimdi onun canına kıyanlar nerede kalacaklar? Cehennem, bunca kötülük yapanlar için yeterli bir yer mi? De hele bana yeterli mi? Günlerdir bunu düşünüyorum. Aş yiyemiyorum, uyku gözüme girmiyor. Cehennem ateşi bu kadar pisliği yakabilir mi?”

Ağlıyordu. Yüzbaşı ona yaklaşıp, kolundan tutarak sedire götürüp oturttu. Ortada duran sehpanın üzerindeki sürahiden bir bardak su doldurup uzattı. Elif başını sallayarak içmeyeceğini belirtti. Yine ellerini eteğine sürtmeye başlamıştı. Vicdanının sesi onu yargılayıp infaz ediyordu. Bildikleri vardı.

Yüzbaşı ayakta durarak, “Elif, senin  Fatma’yı çok sevdiğin belli kızım. Şimdi bana bildiklerini hiç korkmadan anlat. Anlat ki içinde kıvrandığın acın ve korkun dinsin. Söz veriyorum. Sana hiçbir şey olmayacak. Sana el uzatan olursa o eli kırmasını bilirim,” diyerek onu yüreklendirdi.

Elif ona minnetle baktı. “Bu acıdan kurtulamam ben Komutanım. Ölene kadar kara bir yazı gibi benimle nefes alacak. Sana diyeceklerime inanmakta zorlanacaksın. Eğer aklımı atıp meczup olmazsam iyidir. Olaydan bir gün önce Fatma’nın babası bize gelmişti. Köyde onu seven azdır. Babam da aslında onu sevmez küfür eder dururdu. Son zamanlarda ise anam da ben de onların sık sık bir araya gelmesinden işkilleniyorduk ama kimseye de bir şey diyemiyorduk. O gün onlara ayran götürdüğümde babamın Kemal emmiye para verdiğini gördüm. Babam ona kumar borcu namus borcudur, hem eni sonu yarın olacakların, yaşanacağını ha bir ha üç ne farkeder ki gibi bir şey söylüyordu. Kemal emmi ise parayı alıp almamakta kararsız duruyordu. Ben ayranı önce babama verdim ona doğru döndüğümde ise parayı koynuna koyuyordu. Ayranı almadı. Koşar adım çıkıp, gitti. Babam da arkasında deyyus diye söylenerek ayranın diğerini de alıp içti. Fatma’yı ziyarete gittim. Ona yarın ne olursa olsun bensiz bir yere gitmemesini söyledim. O da bana elinde tuttuğu pusulayı gösterek, Mustafa yazmış, yarın beni tarlada bekleyecekmiş. Hem Komutan Yusuf da gelecekmiş. Bize iyilik yapacakmış. Eğer Mustafa kaçalım derse bize yardım edecekmiş diyerek bana sarılıp sarılıp durdu. Ben de bir an ona inandım. Belki de babam Kemal emmiye o parayı Mustafa ve Fatma bir araya gelsinler diye verdiğini düşündüm. Kendi şeytanlığıma kızarak eve döndüm.”

Durdu, biraz önce içmediği suya uzandı, elleri titriyordu. Bardağı zorlukla ağzına götürüp bir yudum almaya çalıştı ama titremesi o kadar yoğundu ki içemeden geri bıraktı.

Yüzbaşı Onur, ilk kez kendini çaresiz hissetti. Yok olmak isteyen bu çocuğa soru sormaya çekiniyordu. Olayın faillerinin üç kişi olduğunu kimse bilmiyordu. Demek ki, Muhtar Ali, Yusuf ve Fatma’nın babası bu işin içindeydiler. İyi de bir baba kızına bunu nasıl yapardı?  Şimdi titreme sırası ona gelmişti.  Elif ‘in sesi ile daldığı düşüncelerden sıyrıldı.

“Ona kötülüğü, babası, babam ve Komutan Yusuf yaptı. Fatma’ya gelen pusuladan Mustafa’nın haberi yoktu. Dün Mustafa’yı görüp sordum. O kadar şaşırdı ki ben de Fatma’nın bana söylediklerini ona anlatamadım.”

Yaşadığı utançtan kurtulmak istercesine elleriyle yüzünü kapattı. Yüzbaşı ona, “Elif, babası derken ne demek istedin?” diye sordu.

“Kemal emmi onun öz babası değil ki. Fatma Zöhre annenin şehit olan ilk kocasının kızıydı.”

Onur kapıyı açıp Sacit’e seslendi. Muhtar Ali’yi, Kemal’i bir de Komutan Yusuf’u içeri almadan önce Elif’i konağın diğer odasına götüreceğini söyledi. Dışarıdan bir çocuk bulup Elif’in annesini çağırması için göndermesini, hem Yusuf’un arabasını, hem de kendisini getiren askerleri de içeri almasını emrettikten sonra, Elif’e yaklaştı.

“Hadi kalk kızım,” dedi. “Birazdan burası karışacak. Seni diğer odaya alacağım. Ben yanına gelene kadar orada kal olur mu?”

Elif  sadece başını sallayarak cevap vermekle yetindi. Yüzbaşının kolundan tutarak güç almaya çalıştı. Bacakları kendisini taşımıyordu.

“Komutanım, ben de onlar kadar cehennemliğim değil mi? İçimdeki bu ateşi acaba cehennem ateşi söndürür mü?” diye hıçkırdıktan sonra sözlerine devam etti. “Daha önce kime anlatacağımı bilemedim. Komutan Yusuf’tan korkuyordum. Ona sana anlattıklarımı söylediğimde Fatma’nın kendi adını yanlışlıkla söylemiş olduğunu, Mustafa ile hiç görüşmediğini, eğer bunları birine anlatacak olursam benim sonumun Fatma’dan daha kötü olacağını unutmamamı söyledi. Keşke daha önce gelseydin Komutan keşke. Belki o zaman Fatma’da yaşıyor olurdu.”

Ağlayarak oturduğu yerde iyice büzüldü. Bir kadın koşar adım içeri girdiğinde, Yüzbaşı onlara son kez baktı. Hiç bir kucak ana kucağı kadar şefkat dolu olamazdı. Yaraları ancak anne sevgisinin  iyileştirebileceğini düşünerek kapıyı kapattı. Diğer odaya girdiğinde  üç ahlaksız katili birbirleriyle  tartışırken buldu.

Yusuf, “Sana kızını sustur demiştim. Bak, başını yaktı,” diyerek Muhtarın üzerine yürürken; Kemal denen alçak,  sedire oturmuş, sanki bu olanlarla hiç ilgisi yokmuş gibi onları izliyordu.

Sacit, Yusuf’un silahını aldı. Diğer iki jandarma ise hazırolda emir bekliyorlardı.

Yüzbaşı Onur, “Götürün bunları İlçe Komutanlığı’na! İfadelerini alıp savcılığa sevk edeceğiz,” diye kükredi.

Arkasından, kendisine hakim olamadı ve Kemal’in yakasına yapışarak “Sen nasıl bir onun bunun çocuğusun lan! İnsan kızının ırzına geçer mi, onu üç kuruşa peşkeş çeker mi?” diye bağırdı. Arkasından da öfkeyle adamın çenesine okkalı bir yumruk indirdi.

Yusuf ise suçsuz olduğunu, Muhtar Ali’nin kızın gönüllü olduğunu söylediğini haykırıp duruyordu…

Nurhan Işkın

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum