Polisiye kitap: Monogram Cinayetleri

Polisiye kitap: Monogram Cinayetleri

Sonunda Monogram Cinayetleri polisiye kitabına vasıl olabildik. Agatha Christie‘nin torunu ve tek mirasçısı (mirasyedisi mi desek acaba) Mathew Prichard’ın aklına hangi keskin zekalı sokmuşsa sokmuş bu projeyi. Hercule Poirot’lu bir polisiye romanı, profesyonel bir yazara yazdırma fikri, yeni bir kazanç kapısı aralayacağından, Bay Prichard’a pek cazip gelmiş olmalı. Şair ve yazar Sophie Hannah’ın kaleme aldığı eser, Agatha Christie Vakfı tarafından onaylanınca, basılmaması için ortada hiç bir sebep kalmamış.

“Sophie Hannah’nın büyükannemin eserlerine duyduğu büyük hayranlık öylesine güçlü ki, kurguladığı bu eseri okuyunca, yeni bir Christie doğması gerektiğine karar verdik,” diyor, torun Mathew Prichard. Kitabı okuyan Gillian Flynn ise, “Hercule Poirot‘nun böylesine yetenekli bir elde yeniden can bulması harika, ” diyerek son noktayı koymuş.

Monogram Cinayetleri kitabı ile yeni bir Agatha Christie‘nin doğduğunu söylemek biraz zor.
Hercule Poirot’nun yeniden hayat bulduğunu söylemek ise tamamen imkansız.
Bizi hayal kırıklığına uğratan kakao yerine kahve içen bir Poirot değil elbette. (Kuşkusuz bu da önemli)

Ağzında sürekli laf eveleyip geveleyen bir Poirot’ya polisiye roman boyunca katlanmak asıl büyük  sorun. Poirot bir açıklama yapıyor, ama o açıklama ayrıca açıklanmaya muhtaç. Ve bu kısır döngü asla bitmiyor. Bu kadar dolambaçlı konuşan, sözlerinin anlaşılmaması için neredeyse bin takla atan bir Poirot’ya Agatha Christie’nin hiçbir kitabında rastlamadım.

Karşımızda etten kemikten oluşan, insani bir Poirot yok gibi. Gibi, diyorum, çünkü yazarın hakkını yememek lazım. Zaman zaman parlak bir aksiyon içinde dedektifi gördüğümüz oluyor. Ama genellikle, konuşuyor Poirot, konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor. O kadar çok konuşuyor ki, sonunda onun sadece bir sesten ibaret olduğuna hükmedeceğiniz geliyor. Şaşırtıcı davranışlar, beklenmedik hereketler, gizemli sözler, bunların hiçbiri yok Poirot’da. Dedektifin partneri, Scotland Yard’dan genç bir müfettiş. İkisi de aynı pansiyonda kalıyorlar. Böylece Mösyö Poirot’nun 1929 yılında bir pansiyonda kaldığını öğreniyoruz. Edward adındaki bu müfettiş bir anlamda Japp ile Hastings’in yerini almış. Zaten olayları da o anlatıyor. Edward, sanki Japp ile Hastings’in bir karışımı. Ancak belirgin bir şekilde onlardan daha anlayışı kıt biri. Bu da Poirot’ya Edward’la (aynı zamanda okuyucuyla) dilediği gibi oynama imkanı veriyor. Poirot işi o kadar ileri götürüyor ki, sonunda koskoca Scotland Yard müfettişi ile dalga geçmeye başlıyor. Poirot’nun romanda bir biblo gibi durması, kuşkusuz, öykünün kendisinden kaynaklanıyor. Bir defa, anlatılan olay inandırıcı olmaktan çok uzak. Daha kötüsü, cinayetin (daha doğrusu cinayetlerin) nedeni olarak gösterilen gerekçe tam anlamıyla bir fiyasko. Öykü, belirgin bir muammadan yoksun. Var olan gizemler, eksik konuşmalardan kaynaklanan, bir yapbozun basit parçalarından ibaret. Yazar konuyu karıştırmak için elinden geleni yapmış. Sonuçta karışan okuyucunun kafası oluyor ne yazık ki.

Basit bir saat meselesi sayfalarca tartışılıyor. Bu sayfalarda bıkkınlık had safhaya ulaşıyor. Romanı okumak neredeyse imkansız hale geliyor. Ama Poirot kendisini öyle bir kaptırmış ki, tek bir cümlede söyleyeceği tahmin için 180 cümle kuruyor. Roman gereksiz yere uzun. 150 sayfada anlatılacak bir öykü, neredeyse 400 sayfaya yayılmış. Kitabın yarısını silip atsanız, değişen hiçbir şey olmayacak.

Kahramanların davranışlarında da gemi azıya almış bir irrasyonellik var. İnsanların neden öyle değil de böyle davrandıkları konusunda ciddi ve inandırıcı bir  arka plan yok. Son bölümde Poirot’nun artık herşeyi itiraf etmek üzere olan katili durdurup,önce ben bildiklerimi açıklayayım demesi ise tek kelimeyle yakışıksız. Koskoca Poirot’nun böyle çocukça bir tavırla katili susturması komik. Yazar bunu , Poirot’nun kendini beğenmişliğini anlatmak için yapmış kuşkusuz. Övünmek için nasıl yanıp tutuştuğunu göstermek istemiş. Ama ortaya çıkan gülünç bir tablo olmuş.

Polisiye romanda, Agatha Christie romanlarına özgü hava yok. Olay,adeta, bir paket gibi okuyucunun önüne geliyor ve açılıyor. İşin içinde bir iş olduğunu düşünüyorsunuz hep. Diyorsunuz ki sürekli kendi kendinize, “Mutlaka sonunda beklenmedik bir şey olacak.” Hayır olmuyor. Görünen olayların arkasında muazzam bir komplo filan yok. Herşey beklendiği gibi. Ufak tefek farklılıklar var tabii. Ama ayrıntıların en ufak bir belirleyiciliği yok bu öyküde, kafa karıştırmak ve okuyanın canını sıkmak dışında.

Sophia Hannah, kötü bir polisiye roman mı yazmış? Bu kesinlikle söylenemez. Ancak sıkıcı bir roman yazdığı doğru. Gerilimin neredeyse en alt düzeyde gezindiği, konunun, karakterlerin ve olay örgüsünün inandırıcı olmadığı bir polisiye Monogram Cinayetleri. Bay Prichard’ın büyükannesinin kitaplarını doğru dürüst okumadığı çok belli. Agatha Christie’nin o milimetrik, kısa ve   net cümleleri ne karşılık, Hannah’nın insanı yoran, dikkatini dağıtan uzun ve bulanık cümlelerini görememiş olması başka nasıl açılanabilir?

Sevimsiz bir Poirot, Hastings’den daha saf bir polis ve itici diğer karakterleriyle bence kitap tam anlamıyla bir fiyasko. Özellikle son üçte birlik bölümünü okumak için insanda epey bir dayanma gücü olmalı. Agatha Christie‘nin devamı olmak gibi iddaları bir yana bırakırsak, Monogram Cinayetleri, vasat bir detektif romanı .  Kesinlikle daha fazlası değil.

Kitabı, sadece Hercule Poirot’yu gerçekten çok özleyenlere tavsiye ediyorum.

Gencoy Sumer    

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum