Polisiye Sinema Nedir?

Polisiye Sinema Nedir?

Dar anlamıyla bir suçun soruşturulduğu bütün filmler Polisiye Sinema sayılabilir. Geniş anlamdaysa her türlü suç filmi bu kategoriye dahildir. Ancak gerçek anlamıyla Polisiye Sinema dendiğinde şu üç unsurun bir arada olması zorunludur. Bunlar suç, suçlu ve araştırmacıdır.

Suç yasaların men ettiği herhangi bir eylem olabilir. Genellikle cinayet ve hırsızlık öne çıksa da sahtekarlık, adam kaçırma ve casusluk gibi eylemler de sinemada ele alınan belli başlı suç türleridir. Bu bakımdan mafya, soygun ve teror filmleri geniş anlamda polisiye film olarak değerlendirilebilir.

Hangi polisiye filmleri izlemeli?

Suçun zaman ve mekanla ilgisi olması gerekmez. Arka planda hayatın kendisine ilişkin bir trajedi var olsa bile bu suç’un işleniş tarzı kadar önemli değildir. Önemli olan, kişinin neden o suçu işlemeye yöneldiğini makul ve inandırıcı bir biçimde açıklayabilmektir. Arka plandaki ayrıntılar, hangi maddi ve psikolojik koşulların suç işlemeyi zorunlu kıldığını açıklayabildikleri ölçüde perdeye yansırlar. Örneğin, Çifte Tazminat‘ta (Double Indemnity) sigortacı rolündeki Fred McMurray’in Tom Powers’ı öldürmeye kalkışmasının sebebi para hırsının yanı sıra karısı rolündeki Barbra Stanwyck’e karşı duyduğu ölesiye aşktır. Tam anlamıyla kötü ve kurnaz bir kadın olan Barbra, etkisi altına aldığı genç sigortacıyı bu cinayete adım adım hazırlar ve teşvik eder.

Polisiye sinemada işlenen suç teması genellikle cinayettir. Cinayet, bilindiği gibi hemen her toplumda ve dinde  en ağır suç olarak telakki edilir. Polisiye Sinema suçun toplumsal nedenleriyle ilgilenmez. Hatta bunu yok sayar. Suç işlendikten sonra ortaya çıkması muhtemel vicdan azabı da Polisiye Sinemada yer almaz. Eğer yer alıyorsa bu, hikayenin henüz tamamlanmamış olmasından kaynaklanır.

Suçlu, hemen hemen her zaman kötü biridir. İnsan hayatına değer vermeyen bir bencillikle donanmıştır. Çin Mahallesi’ndeki Noah Cross tam da böyle bir kişidir. Sınırsız bir güce erişmek için yapmayacağı şey yoktur. Çıkarları için kendi evladını bile yok etmeyi göze alacak kadar alçak bir insandır.

Polisiye Sinemadaki üçüncü unsur araştırmacı ise, suçun nasıl ve kim  tarafından işlendiğini bulacak olan kişidir. Bu bazan resmi bir kişi (polis, savcı, subay) olabilir bazan özel dedektif, bazan da herhangi bir meraklı.

12 Öfkeli Adam‘da cinayeti çözen kişi bir jüri üyesidir. Cinayeti, kendisini yalnızca bu işe adamış bir dedektif tarafından çözülmesi sinemada, kitaplardaki kadar sık rastlanan bir durum olmamakla birlikte, seyircilerin tercihinin genenllikle bu yönde olduğu bilinmektedir.

Romanlardan farklı olarak Polisiye Sinemada final tabusu yoktur. Yani, katilin kim olduğunun filmin başında, ya da ortalarında bir yerde belli olması mahzurlu değildir. Örneğin Vertigo’da filmin ortasını biraz geçince bütün düğüm çözülür. Frenzy’de ise katilin kimliği daha ilk cinayette ortaya çıkar. Dial M For Murder’da filmin başında cinayet planı yapılır. Katil ve onu azmettiren kişi filmin en başından itibaren bilinir. Örnekleri Alfred Hitchcock’tan vermem tesadüf değil elbette ki. Zira, üstadın filmografisinde işin içyüzünü filmin sonu gelmeden açık etme telaşında olmadığı bir tek filmi var, o da Sapık.

İyi polisiye filmlere örnekler

Bu kurgusal kırılmaya rağmen yukarda adını andığımız filmlerin hepsi birer Polisiye Sinema örneğidir. Amerikan sinemasının mafya filmlerini de arkasına alarak Polisiye Sinemada bir hayli önde olduğu söylenebilir. Özellikle 1930 ve 40’lı yıllar boyunca  bu türün en yetkin örnekleri Hollywood’ta üretilmiştir. Dönemin saygın polisiye roman yazarları Dashiel Hammet ve Raymond Chandler’in eserlerinden uyarlanan Malta Şahini, Büyük Uyku gibi filmler bugün artık birer klasik olarak kabul edilmektedirler.

Hollywood’un karalistesindeki sanatçılar

Amerikan polisiye filmleri yapıldıkları yıllarda eleştirmenler tarafından çoğu kez aşağı görülmekle birlikte, sonradan aynı dönemdeki pek çok filme göre daha üstün oldukları anlaşılmıştır. Karakter, kurgu ve senaryo açısından daha zengin bir anlatım söz konusudur bu filmlerde. Bunun nedeni, Amerikan Polisiye filmlerinin genellikle düşük bütçeli filmler olmasından kaynaklanır. Bu filmlerin yazarları, yönetmenleri, ekip elemanları, hatta bazı oyuncuları Hollywood’un kara listesindeki kişilerdir. Bu insanlar, büyük şirketler yerine küçük şirketlerle B-Film denen ucuz filmler yapmak zorunda kalmışlardır.Aralarında Orson Welles, Edward G. Robinson gibi büyük oyuncuların bile yer aldığı bu karar listedeki sanatçılar, Hollywood patronlarının koyduğu kurallara aldırmamışlar, büyük filmlerdeki kısıtlamalara yönelmemişler, kısacası kafalarına göre, özgürce ve istedikleri gibi film çekmişlerdir.

Bütçe kaygısı yüzünden dekorlara fazla para harcanmamış, set yerine şehirde, açık havada şekim yapmak yoluna gidilmiş, ışığı çarpıcı bir biçimde kullanarak rahatsız edici kamera açıları elde edilmeye çalışılmıştır. Bunun sonucunda ortaya çıkan, minimalist, insana güvensizlik duygusu veren, sinik bir atmosferin egemen olduğu, sofistike, karamsar ve kasvetli dramlar olmuştur.

Özellikle, geçmişi ve ilişkileri karanlık meşum bir kadın temasıyla sık sık karşımız çıkan Amerikan Polisiye sineması, bu özelliğiyle bütün diğer film türlerinden kesin bir çizgiyle ayrılır. Postacı Kapıyı İki Kere Çalar ve Çifte Tazminat, felakete yol açan kadın (femme fatale) tiplemesinin en görkemli biçimde ele alındığı filmlerdir.

Fransız Sineması, Amerikan Polisiyesindeki bu üstün yanları ortaya çıkararak kendi sentezini yaratmış, bu türde son derece yetkin eserler ortaya koymuştur. Bunlar arasında La Diabolique öncelikle zikredilmesi gereken bir filmdir. Bir lise müdürünün sevgilisi ve karısı tarafından öldürülmesini anlatan La Diabolique, unutulmaz gerilim sekanslarıyla sinema tarihinde eşsiz bir yere sahiptir.

Gene Küçük bütçeli Orson Welles filmleri Touch of Evil ve Yabancı filmleri klasik polisiyenin sinemadaki son örnekleri olarak kabul edilmekle birlikte, bu türe ait belirleyici temalar ve anlam yaratma teknikleri günümüz sinemasındaki bir çok farklı türdeki filmde de kullanılmaktadır.
Örneğin, baştan çıkaran kadın  (femme fatale) teması, Paul Verhoven’in 1992’de çevirdiği Temel İçgüdü (Basic Instinct) filmine tamamen egemendir.

Bryan Singer’in 1996 yapımı Olağan Şüpheliler‘i (Usual Suspects),  tamamen geri dönüşler üzerine kurulmuştur bir filmdir. David Lynch’in başyapıtı Kayıp Otoban ise (The Lost Highway), merkezinde hayli dramatik bir femme fatale temasına yer verir. Film, sık geriye dönüşler, kameranın etkinliği ve ışığın ters yönde kullanımıyla, elde etmeyi istediği, gergin, karamsar, sıkıcı, kasvetli atmosfere en fazla yaklaşan polisiye film olarak göz kamaştırır.

Yorum yaparken lütfen hikaye ya da filmlerin konusunu açık etmeyin ki her okuyan sizle aynı zevki alabilsin ;)

yorum