16 Ağustos 2016

Annemin Öğretmediği Şarkılar' ı Annemden Çalmak

Hani şu yitirilen yarin arandığı, bağlarında dolanılan şirin Anadolu kasabasında bir bayram sabahıydı. Dört nesil bir masa başına toplanmış, feyz alınacak bir anılar demetini dinlemekteydik. Bir ara, sohbete kısa bir mola vermek için, çıktığım üst katta karşılaştık onunla. Annem için gelmişti aslında. Kısa bir bakışma sonrasında hemen kaynaştık. Onu annemden çalmam şart olmuştu. İsmine kulak doygunluğum olsa da kelimelerine dokunmayı denememiştim daha önce. 
Selçuk Altun Annemin öğretmediği şarkılar

O, bana "Annemin Öğretmediği Şarkılar" ı fısıldayarak, ona karşı ne denli acımasız davrandığımı kanıtladı.

Dünyama hoşgeldin Selçuk ALTUN ve beni dünyana davet ettiğin için de teşekkürler...

Selçuk ALTUN kimdir sorusunun cevabını internete kısa bir göz atma ile bulabilecek olan okuyucuya bu sefer kolaylık tanımayacağım. Lakin ben onu tek cümle ile özetlersem; insanda daha çok okumam gerek, bilmediğim ne çok şey var hissi uyandıran yazar, derim sanırım.

Annemin Öğretmediği Şarkılar kitabı aslında yazarın dördüncü kitabı. Ama merak etmeyin biri ile kucaklaştığınızda hemen diğerlerini toparlama kaygısına düşüyorsunuz. Yazar bu kitabında; modern zaman celladı bir kiralık katilin gün be gün bir filozofa dönüşümü ile aristokrat aileden gelen bunalımlı kahramanımızın dahi babasının katiline ulaşma çabasını harmanlıyor. Hikayeye İstanbul'un tarihi örgülerini mekan tutunca da yer yer bizi sarsıyor, adeta o sokaklara keşfe çağırıyor.

Bir polisiye olarak adlandıramayacak da olsak "Annemin Öğretmediği Şarkılar"; son sayfalara kadar sizi, cellat ile kahramanın karşılaşacağı ana hazırlıyor. Kiralık bir katilin iç hesaplaşmaları ile yoğrulmuş bir arayış öyküsünü Selçuk ALTUN bilgeliğine ve kültür birikimine bulayıp size sunuyor.

Yazarın bir kitabından diğerine her geçişinizde acaba siz de benim gibi;

"Bu adam kendini beğendirme kaygısını taşımadan, buyrun benden alabileceğinizi alın, lutfediyorum kibrini ne ustaca sergiliyor." diyecek misiniz?

Selçuk ALTUN 'un kelimelerine dokunurken parantezli kelime oyunları bakalım sizi de benim kadar etkileyecek mi?

Yakın zaman öyküleri olmalarına rağmen, yazarın günlük dilde gitgide daha az kullanılan kelimeleri seçmesi nedeni ile siz de benim gibi bir klasik okuyorum hissine kapılacak mısınız?

Ve bakalım siz de -yazarın dilimize kazandırdığı kelime ile- tüm variyetini kitaplara harcamak arzusunda bir "kitapçoksever" misiniz?

Devamını oku

7 Ağustos 2016

Uyuşturuculu Durumlar

Uyuşturucu

Hayatımda gerçek bir uyuşturucuyu ilk kez Polis Akademisi 4. Sınıfındaki “Kriminalistik” dersinde görmüştüm. Kriminalistik; bilimsel polis metotlarıyla, suçluların ardında bıraktığı izleri değerlendirerek suçluların bilimsel yöntemlerle tespitini ve işledikleri suçların aydınlatılmasını sağlar. Zaman zaman değil çoğu zaman “Kriminoloji” ile “Kriminalistik” kavramları birbiri ile karıştırılmaktadır. Her ikisinin de Latince “crime” kelimesinden türetilmiş olması bunun başlıca sebebidir. Kriminalistik bilim değil, suçu aydınlatmak için çeşitli bilimlerin desteğini alan bir tekniktir. Krimanalistiğe Türkçe karşılık olarak “İz Bilimi” denir.

kokain

Kriminoloji 

Kriminoloji ise “Suç Bilimi” anlamına gelir. Bu bilim suç eyleminden sonra ortaya çıkmış “suç, suçlu ve mağdurları” inceleyerek insanların neden suç işlediğini anlamaya çalışır. Böylece suç bilimi, “suç önleme ve denetleme stratejilerini” geliştirir. Toplumun maksimum seviyede suçtan korunması için gerekli önerilerde bulunur.

Devamını oku

30 Temmuz 2016

Bizi kimse tutamaz!

MÖ 670 yılında varlık gösteren Sakalar'ı öne sürse de kimileri, çoğu tarihçi; MÖ 220 yılında Büyük Hun Devleti'nin kuruluşu ile başladığını söyler bu şanlı tarihin. Milattan önce, sonuçta binlerce yıllık bir kültürden bahsediyoruz.

darbe girişimi ve demokrasi nöbeti

"Dört nala gelip Uzak Asya'dan,

Bu memleket bizim..." Tarihi at sırtında başlayan, kağnı ile yolculuk bile yapan, bir bisiklete 3-4 kişi binebilen bu milletin , bir tankın üzerine yirmi kişi çıkabilmesine ya da yüksekçe bir binadan jetin üzerine atlamayı düşünmesine mi şaşırdınız?

Genlerde var olmazı oldurma isteği. Dönüp bir bakın tarih sayfalarına,bitti bitiyor derken birileri kaç devlet kurmuşuz, her defasında küllerinden doğmayı iyi biliriz biz. Kas gücü, beden yapısını önemsemeyiniz. Ortalama 1.70 boylu bu milletin boyundan değil, kurulduğu boydan gelen bir kuvvet ve cesareti vardır.

Canımız tez, gözümüz pek bir karadır. Sonunu düşünmeyiz. Dükkanın önünde kavga olsa, tezgahın altında hazır kıta bekleyen sopamızı kapıp çıkarız biz. Ülke elden gidiyor denildiğinde atletle ya da pijamayla sokağa fırlayışımıza mı şarşırdınız?

Kırmızı ışıktan,sarıyı atlayarak direkt yeşil konumuna geçmezsek ardımızdan çalınan korna seslerini sabırsızlık sanıyordunuz ya, değil işte, hep tezcanlılıktan o. Yoksa hangi millette vardır iş makinelerini saatlerce seyredecek sabır...

En basit anlarda bile çok hızlı ittifak kurarız biz. Otobüsten inmeden, yerimizi kime vereceğimizi anında seçer, kaşla göz arasında yer değişimi için anlaşırız. Uzun yollarda, "Hızını düşür, çevirme var" demek için hiç tanımadığımız insanlara selektör yapar, sırf plakamızda aynı şehir kodu yazıyor diye sevindirik olur, kornaya asılıp selamlaşırız. O gece on dakikada kamyon kasasına mahalleliyi toplayan ablama mı şaşırdınız?

İlk devletlerimizde kadın erkek ayrımı yapılmadan herkes asker sayılırmış. Kurtuluş mücadelesinde 12 yaşında onbaşı rütbesi alan Nezahat Onbaşı'nın, soğukta kazağını taşıdığı mermilere örtüp donarak ölen Şerife Bacı'nın, savaşlara katılmak için yıllarca erkek kılığında gezen Halime Çavuş'un, Nene Hatun'un ve nicelerinin torunlarını evde tutabileceğini düşünüp de ayağında terlik, elinde sopa yollara düşen teyzeme mi şaşırdınız?

Biz ki park etmiş tozlu araca bile dayanamayıp "Beni yıka" yazarız. Bir milenyumu daha devirmişken, yanıbaşımızda ülkeler iç savaşlar,diktatörler ile uğraşırken, çocuk bedenleri bombardıman enkazları altında kalıp, sahillere vururken milyonlara kucak açıp bizim hiçbir şeye duyarsız kalamadığımızı yeterince anlatamadık mı? Tanklarınıza, jetlerinize, kalkışmanıza duyarsız kalırız mı sandınız da şaşırdınız?

Günlerdir meydanları bekleyen binlercesi sadece parti meselesi için mi ordalar? Söz konusu vatansa partiler de teferruattır. Biz sevdik mi tam severiz, sildik mi de bir kalemde. Taraftarlığımız bile ölümüneyken vatan sevgisinde, demokrasi mücadelesinde tek yürek olmamıza neden şaşırdınız?

Kabul, vardır bir saf yanımız. Diyorum ya, sevdik mi sevabıyla, günahıyla... O yüzden iyi niyetimizi kullanan da çok olur. Ancak buzdan jeton, ütüden ocak, plastik şişeden duş başlığı yapan bu millet, er geç uyanır da görür hakikati... Siz köprüyü kapattığınızda bu denli çabuk uyanılışına mı şaşırdınız?

Biten pili ısıran, şampuanın son demlerine su ile katkıda bulunan, tüpü yan yatırıp iki gün daha idare eden bu millet için de biz bitti demeden hiçbir şey bitmez, bitemez. Siz demokrasi günleri bitti dediğinizde karşı duruşumuza neden şaşırdınız?

A şaşkınlar, dönün önce şanlı tarihe bir bakın. O tarihin içinde isimli isimsiz yüzlerce kahramanımız, sizin tarihsizlikten ürettiğiniz sahte kahramanınız Rambo kadar tanınmıyor olabilir belki ama biz işte o gerçek kahramanların genlerini taşıyoruz. Er geç silkinip kendimize gelecektik elbet. Bu küllerden doğuşun daha başlangıcıdır. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kandadır. Yeter ki inanın ve çalışın, artık bizi kimse tutamaz...

FunDa Menekşe

Devamını oku

Banyomdaki Örümcek

Banyomdaki örūmcek...
Hayda dediğinizi duyar gibiyim... Yediğiniz, içtiğiniz derken banyonuzdaki örümceğe kadar paylaşmaya başladınız değil mi? Efendim bu dişi Örümceğin adı Asu... Yaklaşık 2 ay kadar önce banyoma, tam duşumun üzerine taşındı. Her akşam beraber duş alıyoruz. Benim çok fazla sıcak suyla duş almamdan hoşlanmıyor Asu, o nedenle artık hiç sevmediğim halde ılık suyla duş almaya alıştım... Su biraz ısınıp buharlar arttı mı Asu hemen rahatsız oluyor, pek hassas kendisi. Neyse gene bir akşam biz duş alırken, tongul tongul, aynı Asu gibi kocaman bir örümcek ki aynı cins olduğuna eminim banyomuzda bitti, resmen volta atarak banyoya girip Asu'ya yaklaştı. Adeta Asu ile sohbete gelmiş, onun nerede oturduğunu bilen eski bir arkadaşı gibi, e ben de toparlandım, havluma sarınıp onları yalnız bıraktım. İyi ki araknafobia yani örümcek korkum yok diye düşünürken.

örümcek lakaplı Asu

Artık o gece nolduysa, Asu'nun arkadaşı sabah erkenden gitmişti. Yaklaşık 2-3 hafta sonra bir akşam gene duş alacağım, şöyle Asu'ya bir selam vereyim dedim, a o da ne, Asu'nun tezgahı pek bir dolu, ufak ufak noktalar ağında Asu'nun. Söylemesi ayıp gözlerim keskindir şöyle bir de dikkatlice bakınca ne göreyim, bunlar resmen mini minnacık örümcekler, pıtır pıtır, e tabi haliyle yavrular huzursuzlanmasın diye iyice soğuk suyla duş almaya başladım tabi, burası da Türkiye değil ki hala kazak, ceketle geziniyoruz ve bazı akşamlar elimiz kalorifere gidiyor... Neyse... Yavrular gördüğünüz gibi 1 haftada epey ele avuca gelir oldular. Artık bunlar evin her yanını saracak diye endişe ediyorum ama ne yapalım artık iyice de alıştım... Ha bu arada adı neden mi Asu :) O üniversite yıllarında, Tevfik Fikret'in evinin bahçesinde yine bir akşam gizlice Votka partisi verdiğimiz bir geceye dair başka bir hikaye... Asu'nun bile o geceden sonra iki kişi arasında lakabının Örümcek olarak kaldığını bilmediğinden eminim....

29 Temmuz'da, Facebok'ta yazdığımız bu metin sonrasında Sevin Okyay evden taşınabileceğimi ancak yeni kiracıların Asu ve ailesini öldürmesinden endişelendiğini dile getirdi. Sevgili Canan bu hikayenin hangi yazarın banyosundan aman kitabından alıntı olduğunu merak etti. Funda ise bilinmez bir yolculukta olan karıncaların gizemini çözmeye çalıştığını anlatıyordu. Olay saatinde Filiz, sincabına Pakize adını çoktan vermişken, Tufan yavruları sahiplendirmem gerektiğine inanıyordu... ve ertesi sabah, Cumartesi sabahı 7.55...

Ah başım ağrıyor, migreni sevmiyorum. Nasıl bir şey bu, baş ağrısı ile yatıp baş ağrısı ile kalkmak. Ne! Saat 8 bile değil. Alarm mı çaldı, arabamı geçti? Neden kalktım cumartesi cumartesi bu saatte? Funda ile de akşam geç saate kadar fena lafa daldık... Yat uyu! Hayır, yüzünü yıka, kahve yap, sonra postaneye git, Genco'ya doğum günü hediyesi alınacak bu daha sabah...

Banyo kapısına uzandım. Günaydın Asu, kahvaltıda bu sabah ne var? Asu... A...
Asu yok, gitmiş! Yavrular duruyorlar ama kıpırdanmaya hatta hareketlenip dağılmaya başlamışlar bile. Ağları sağlam duruyor. Şöyle bir banyoya bakındım, hatta Asu'yu aradım yok! Öyle uzaktan yavruları seyredeyim ya da kuluçkada ayaklarım uyuştu biraz dolanayım değil, bildiğiniz Asu gitmiş, Terk edildim! Terk edildik! Yavrulara n'olacak!

araknafobia örümcek korkusu

Aynı, banyomuza peşrev çekerek girip sonra da kaybolan o erkek örümcek gibi, bu banyodan bir şekilde çekip gitmiş Asu, yavruları öylece bırakarak. Belki o herif giderken bir ip bırakmıştır, Asu da onun peşinden gitmiştir iplik gibi ağı takip ederek, bilmiyorum artık. Belki de bir içgüdüdür bu. Artık zamanı geldi, ben emekli olayım işin, tezgahın başına siz geçin gibi anaç ya da babaç bir içgüdü, kim bilir.

Belki de Asu bana kızmıştır Facebook'ta o muzur gecesini anlatıp, resmini çekip, yayınlayıp onun ipliğini pazara çıkardığım için. Oysa ki kameranın flaşını bile kullanmamıştım, rahatsız olmasın diye, onun da migrenin olabileceğini düşünmüştüm.

Evet, bazen şakalarım ya da espri anlayışım bir gariptir. Karşımdaki canlının eşref ya da eşek saatini de pek kestiremem. Köpek sevmeye kalkarım elimi ısırır, kediler tırmalar, arkadaşlarım arada bir anlamaz bazı şakalarımı parlarlar. Ama Asu ile anlaştığımızı sanıyordum. Yani banyo esnasında buharlar artıp, o söylenmeye, debelenmeye başlamadığı zamanlarda. Belki de bu zamanlarda ona "Ağsuuu öteye git az," diye seslenmelerime bozulmuştur da, yine de yumurtlayıncaya kadar beklemiştir.

 Yavrulardan dördü, banyonun dört bir köşesini kapmış bile. Aynı Asu'ya çekmişler hamaklarında sırt üstü yatmaya bayılıyorlar... Buhardan nefret ediyorlar...

Başım, başım ağrımaya başlıyor gene... Bir film iyi gelebilir... Siz siteye bakının mesela açın bir hikaye okuyun.  Ben bu arada Örümcek Kadının Öpücüğü'nü izlemeye başlıyorum.

Devamını oku

20 Temmuz 2016

Kisa Seyfi - Fuat Avni

Fuat Avni Twitter hesabı yakalandı. Polis Kısa Seyfi kim onu araştırıyor.

Fuat Avni Kısa Seyfi

Temmuz ayında gerçekleşen darbe girişimi ardından yaklaşık 55 bin devlet ve ordu görevlisi görevden alındı. Fetö terör örgütüne dair yapılan çalışmalarda bir internet fenomeni haline gelen Fuat Avni 'nin de yakalandığı ve bu Twitter hesabını kullanan birimin çökertildiği açıklandı.

Fuat Avni twitter hesabından ise bu duruma cevap olarak şu tweet gönderildi:

"Yine mi yakaladınız beni (!) Görevimin başındayım. Narsist ile hesabımı kapattığımda bu hesabı kendim kapatacağım."
Gelişmeleri halk olarak hep birlikte takip edeceğiz.
Devamını oku

18 Temmuz 2016

Darbe oldu mu?

Darbe oldu mu?


Temmuz ayında gerçekleşen darbe girişiminden sonra devlet kurumları ve orduda Fetö olarak tanımlanan terörist gruptan temizlenme çalışmaları başladı. Durum oldukça karmaşık ve tüm bu durum toplum adına travmatik bir süreç.

Bakalım bu yaşananları nasıl günler takip edecek ve tüm bu olaylar polisiye edebiyatımıza nasıl etki edecek. Birlikte takip edeceğiz.
Devamını oku

12 Temmuz 2016

Röportaj: Oğuzhan Aslan

Polisiye yazarları ile röportajlarımıza bu hafta Kıyamet günlüğü - Kayıp Hanedan kitabı ile dikkatleri üzerine çeken Oğuzhan Aslan ile devam ediyoruz. Keyifle okuduğumuz kitap ile ilgili bir değerlendirme yazısı yazmıştık. Yazarı bu röportaj aracılığı ile daha yakından tanıma imkanı bulduk, eminiz bu mülakatı siz de keyifle okuyacaksınız:


Öncelikle bize vakit ayırdığın için teşekkür ederiz Oğuzhan. Henüz çok genç olmana rağmen polisiye edebiyata gönül veren okurların dikkatini çekmeyi başardın. Kıyamet Günlüğü - Kayıp Hanedan romanın büyük ölçüde takdir topladı. Bize romanın gelişim sürecinden biraz bahseder misin?
Polisiye yazarı Oğuzhan Aslan

Röportaj için ben sizlere teşekkür ederim. Uzun zamandır kitabımla ilgili gelen her türlü yorumu dikkatle takip ettiğim için gelen olumlu ve olumsuz tepkilere cevap verme ihtiyacı doğmuştu. Hepsini doğru bir süzgeçten geçirmeden bu yorumlara cevap vermek istememiştim. Sanırım artık benim için de bu hususları cevaplandırma zamanı geldi. Kıyamet Günlüğü, benim ilk gençlik yıllarımdan beridir üzerinde durduğum bir çalışma idi. Fasiküller halinde yazdığım ve birbirinin devamı niteliğinde olan hikayelerim vardı. Kitap piyasaya girmeden 1 yıl kadar önce bu hikayeleri bir araya getirip tek bir öykü haline getirmek istedim. Bu sayede Kıyamet Günlüğü ortaya çıkmış oldu. En kısa şekilde böyle özetleyebilirim sanırım.
Devamını oku

9 Temmuz 2016

Seri Katiller - Ted Bundy 5

Ted’in gençlik dönemindeki en zor çabası, mükemmeliyetçi ve inandırıcı bir karaktere bürünmekti. Gerçek bir yetişkinin özelliklerini dışa vururken, içinde kopan o karmaşık fırtınayı zapt etmek zorlaşıyordu. 



Sahte bir kültürleşme değişimi geçiriyordu. Bunun için mimik ve vücut dili üzerinden ciddi çabalar gösteriyordu. En basit yetişkin ilişkilerini başarıyla tamamlamak içindeki çocukla nerdeyse imkânsızlaşıyordu. Ted konuyla alakalı şöyle bir tespit yaptı, “İlişkilerin nasıl yürüdüğünü bilmiyordum. İnsanları arkadaşlık kurmaya iten şey neydi bilmiyordum. Birbirilerinden hoşlanmanın nasıl oluştuğunu anlamıyordum. Sosyal etkileşimin ne olduğunu algılayamıyordum".

Ted en mutlu anını üniversite yıllarında 400$ a 1958 model vosvosu satın aldığı gün olarak anımsıyordu. O küçük araba Ted için özgürlüğü ifade ediyordu. İstediği zaman arabasını binip yaşantısından uzaklaşabiliyordu. Tıpkı çocuk yıllarında canı sıkıldığında köpeği ile birlikte ormanlık alanda kaçtığı gibi. Ted tam bir vosvos hayranıydı.

Ted üniversiteye başladığı sene evinde annesiyle birlikte yaşıyordu. Annesi o dönemi şu şekilde hatırlıyordu. "O sene notları gayet iyiydi. İlk sene not ortalaması oldukça üst seviyelerdeydi". Louise hiçbir zaman oğlunun sosyal ortama uyum sağlayamadığını algılamıyordu. Oysa Ted evden okula, okuldan eve giden bir öğrenciydi.

Ted’e göre o yıl ile ilgili hatırladığı yalnızlıktı. "…sosyal yaşantım kocaman bir sıfırdan ibaretti. Çoğu zamanı tek başıma geçiriyordum. Yalnız geçirdiğim bir dönemdi o yıl benim için. Üstelik mahalle arkadaşlarımda artık yanımda değildi". Üniversitelerde gelenek olan öğrenci birliklerine üye olmayı reddediyordu. Öğrenci birliklerine üye olanların yanında kendisini ne kadar yabancı hissettiğini anımsıyordu. Uzak durma sebeplerini aslında en güzel kendisi ifade ediyordu, "kendimi sosyal açıdan yetersiz buluyordum bu tür ortamlarda. İnsanlarla iletişim kurmakta zorlanıyordum. Kendimi son derece rahatsız hissediyordum".

Ted sadece kendisine soru sorulduğundan konuşuyordu. Yeni arkadaşlar bulma çabasında değildi. Herkes için sanki görünmez adamdı o yıl. Bundy içgüdüsel olarak kendisini sunma ve ifade etme platformunu sınıf odası olarak belirlemişti. Gerekli yerde konuşma yeteneğini geliştirerek daha entelektüel bir havaya bürünüyordu sanki. Ama diğer öğrenciler anonim kalmaktansa popülariteyi seçiyorlardı. Ted ise daha çok anonim sıfatına giriyordu. Çok hayal kırıklığı yaşıyordu.

Bir gün yeni bir fırsat yakaladığını gördü. Çince eğitimi almak onun için başka kişilerce saygı duyulmasını sağlayacağını keşfetti. İnsanlar ona zarar verme ihtimalleri olmadan yakınında duruyorlardı. Bunun zorluklarını ve ne kadar zaman alabileceğini düşünmüyordu bile. Ted Çinceyi kendisine sunulan yeni bir fırsat olarak görüyordu.

Sonbaharda Washington Üniversitesine bağlı olarak Çin eğitimi için Seattle a geçişini yaptırdı. Hala öğrenci birlikleri ile ilgili düşünceleri değişmediği için, yurtta kalmaya başladı. Ama yeni bir dünyadaydı sanki. Kalabalık nüfuslu bu Üniversitede çok daha rahat hissediyordu kendisini. Eğitiminde yükselen bir grafik çiziyordu. Bir Çin restoranını işletmeye başladı, Çin çubuklarını ustaca kullanmaya başladı ve birkaç yeni arkadaş edinmeye başladı.

Ted “halka açılıyordu” artık. Entelektüel, zeki, esprili, ciddi, sağlıklı ve yakışıklı bir Ted Bundy olmaya başladı. Soğukkanlı bir özgüven gelişmeye başladı. Bir bakışla kızların dikkatini çekiyordu. Ted kadınları karizmasıyla artık üzerine çekiyordu. Kadınlar arı misali arı kovanının etrafında dolanırcasına Ted’in çevresindeydi. İlk gerçek kız arkadaşıyla bu yetenek periyoda ara vermiş olacaktı.

O sene Ted’in ismi çeşitli soygun vakalarında, Polis kayıtlarında şüpheli olarak adı geçmiştir. Ancak hiç birinde ispatlanamamıştır. Bir sene sonra Washington Üniversitesine geçiş yaparak, öğrenimini orada devam ettirdi. Masraflarını karşılayabilmek için çeşitli küçük çaplı işlerde çalıştı, örneğin Otobüs muavinliği, Ayakkabı satıcılığı gibi. Ama hiçbir işyerinde uzun soluklu çalışamadı. İşverenler kendisini, sık sık işe geç kalan, güvenilir kişiliği olmayan biri olarak tanırlardı.


Devamını oku

2 Temmuz 2016

Jonathan Creek geri geliyor

Jonathan Creek BBC1'de yayınlanmak üzere bu yaz geri dönüyor!

Jonathan Creek sihirbaz bir dedektif ve aslında pekçok seveni var. Ne var ki Sherlock veya Poirot hatta Bayan Marple kadar büyük bir ün yakalayamamıştır ülkemizde.

Son bölümü 2014'de üç bölüm olarak yayınlanan bu polisiye dizinin sıkı takipçileriyiz. Ancak Jonathan Creek serisinin hem alt yazılarını hem de kaliteli çekimlerini bulmak oldukça bir sıkıntı. İlk bölümü 1997'de yayınlanan polisiye dizi Jonathan Creek, 90 dakikalık özel bir bölüm ile yakında ekranlarda yer alacak. Biz de bu özel çekimi sabırsızlıkla bekliyoruz.

polisiye dizi Jonathan Creek

Jonathan Creek genellikle sıradışı olaylarla ilgilenir. İlgilendiği konularda genelde bir gizem ve olağanüstülük yer alır. Sihirbazlıkla uğraşmasının verdiği anlayışla, çözmeye çalıştığı gizemli vakalardaki illüzyon oyunlarını kavrar. Jonathan Creek'i sevmemizin nedenlerinden biri, dizinin aksiyondan ziyade, olay örgüsüne, polisiye hikayeye ve gizeme önem vermesi ve gizemli olayın çözümlenmesine odaklanmasıdır.

Jonathan Creek genellikle diğer kişilerin problemlerine karışmaktan uzak duran bir karakteri vardır ancak maceralarında ona eşlik eden partneri tarafından bir anlamda olayların içerisine çekilir. Jonathan Creek'in sıradışı mesleği dolayısıyla o da Sherlock gibi daha önce başkaları tarafından çözülememiş davaları alması ile ünlüdür.

İlk bölümlerinden sonra polisiye dizi gizemden daha çok suç konusu üzerine eğimeye başlamış ve Jonathan Creek, kadın tacirleri, mafya babaları, emniyet güçlerindeki rüşvetçi memurlar ile psikopatlar ile karşı karşıya gelmiştir.

Jonathan Creek'in birkaç bölümünde kapalı oda gizemi vardır bu da dizinin gerçek bir polisiyeseverin kaleminden çıktığına adeta işaret eder.

Jonathan Creek gözünüzden kaçtıysa mutlaka internette eski bölümlerini bulup seyredin. Polisiye seviyorsanız mutlaka keyif alacaksınız.

Devamını oku

18 Haziran 2016

Polisiye Dizi: Trapped

Bu yazı dizinin hikayesine dair bir açık vermez. Diziyi izlemediyseniz de okuyabilirsiniz.

Yeni bir polisiye kitaba ya da polisiye diziye başladığınızda, aklınıza sorular geliyorsa ve özellikle "şimdi ne olacak?" diye soruyorsanız kendi kendinize bence o polisiye kitap ya da dizi kaliteli bir iştir. İzlanda yapımı polisiye dizi "Trapped", işte ilk bölümü ile bu soruyu getiriyor aklınıza: Şimdi ne olacak?.. 

Polisiye dizi Trapped


"Trapped" Türkçe olarak "kapana sıkışmış, tongaya düşmüş, köşeye sıkışmış" anlamına geliyor. İzlanda'nın uzak bir deniz kenarı kasabasında, kara kışın ortasında geçen harika bir polisiye - gizem dizisi. Dizi başlıyor ve bir motorsiklet üzerinde iki sevgili, İzlanda'nın kendine has coğrafyasında, kıvrılan giden bir yol üzerinde bir bilinmeyene doğru ilerliyorlar...

Devamını oku